Hipertansiyon erişkinlerin en sık karşılaştığı kronik hastalıkların başında geliyor. Dünyada yaklaşık olarak 1,5 milyar kişi bu rahatsızlıkla baş ederken, ülkemizde ise hipertansiyonu olan hasta sayısı neredeyse 15 milyonu buluyor. Ülkemizde ne yazık ki hipertansiyonu olan her 2 hastadan biri hastalığının farkında değil. Hipertansiyonun farkında olup ilaç kullanan hastaların da yaklaşık yarısının kan basıncı kontrol altında değil. Halbu ki günümüzde hipertansiyon tedavi edilebilir bir hastalıktır. Tansiyon aletlerinin yaygınlaşması sonucu evde kan basıncı ölçümünün artması ve ilaçların yan etkilerinin azalması nedeni ile günümüzde hipertansiyon tedavisi geçmişe kıyasla oldukça kolaylaşmıştır.
Hipertansiyon hastası kendi kendinin doktoru olmalı
Aslında hipertansiyon hastaları, hastalıkları hakkında yeterli ve doğru bilgi sahibi olduğu takdirde kan basıncının kontrol altına alınmasına engel olan durumlar hızla düzeltilebilir. Kan basıncı kontrolünde hedef sağlık merkezi ölçümlerinde 140/90 mmHg’nın altı ve ev ölçümlerinde 135/85 mmHg’nın altıdır. Kan basıncının 2 mmHg bile düşmesi hasta için bir kazançtır. Hipertansiyon tedavisinde hastaya özel çözümler üreterek kan basıncı kontrolünde bir haftada gibi kısa bir sürede iyileşmeler sağlanabilir.
Hipertansiyon kontrolünün olmazsa olmazları:
Kan basıncı düzenleyici ilacı düzenli olarak kullanın Eğer ilacın yan etkileri varsa, mutlaka doktorla paylaşın Kan basıncı kontrol altına alınınca, acaba ilaç gerekli mi diyerek ilaç almayı kesmeyin Tansiyon ölçüm aletinizin kalibrasyonundan emin olun Doğru bir şekilde tansiyon ölçmeyi bilin Bitkisel ilaç kullanımını konusunda mutlaka bir uzmana danışın Hekiminize danışmadan ilaç sayısını veya dozunu azaltmayın Hipertansiyonun neden kaynaklandığının araştırılması Başka bir hastalık nedeni ile kullanılan ilacın, kan basıncına olan etkisinin araştırılması Fazla ekmek yemeyin Farkında olmadan aşırı tuz almayın Tansiyonun yüksek kalmasını kabullenmeyin Bünyem yüksek tansiyona alışmış diye düşünmeyin
İnsanı eşsiz yapan algılayabilmesi, anlamlandırması, akıl yürütmesi ve hissetmesidir. Sadece insanoğluna bahşedilen bu özellikler başka hiçbir canlı da yoktur. Peki, bir günde zihnimizden 60.000 ila 90.000 düşünce geçmekte olduğunu biliyor muydunuz? Kaç tanesini fark edebiliyoruz? Çoğunlukla düşüncelerimizi fark etmiyoruz çünkü duygularımız düşüncelerimizin önüne geçiyor. İnsan zihni bir sıralamaya göre çalışır; önce karşılaştığı durumu algılar, sonra yorumlar ve anlamlandırır, sonra da duyguyu hisseder. Fakat Türk toplumu öncelikle duygularını fark eder sonra düşüncelerini.
Düşüncelerimiz ikiye ayrılıyor olumlu ve olumsuzlar. Olumsuz düşüncelerimiz “annem beni anlamıyor”, “kimse beni sevmiyor”, “bu sınavdan kalacağım”gibidir. Olumlu düşüncelerimiz“ mutlu bir insanım”, “hayat çok güzel”, “ben önemliyim”. Şimdilerde herkesin söylediği dillere pelesenk olmuş bir söz var “Olumlu düşün ve olumsuz düşünceleri aklından çıkart.” Ama kimse olumsuzların nasıl olumluya dönüşeceğini anlatmıyor, bir sihirli değnek belki değiştirir.
Psikolojik rahatsızlıkların temelinde olumsuz, gerçeğe uzak ve işlevsel olmayan düşünceler vardır. Her psikolojik rahatsızlığın ise farklı bilişsel özelliği vardır. Yani depresyonu olan “ Ben değersiz bir insanım” diye düşünebilir. Anksiyetesi olan “ Telefon çaldığında kesin kötü bir haber alacağım” diye düşünebilir. Anksiyete bozukluğunda bilişlerimiz olması çok düşük olan ihtimalleri yüzde yüz olacak gibi algılamamızla ortaya çıkar. Anksiyetesi olan insanların temel bilişsel özellikleri vardır.
Anksiyete bozukluklarında görülen ortak temel bilişsel özellikler:
1) Anksiyete bozukluğunda, belirli uyaranlar gerçekte olduğundan daha tehlikeli algılanır (panik bozukluğunda masum olan kalp çarpıntısının kalp krizi gibi algılanması).
2) Anksiyete hastaları korktukları olumsuz sonuçların olma ihtimalini gerçekte olduğundan daha abartılı algılarlar( sosyal fobisi olan bir bireyin sosyal bir ortamda ellerinin titreyeceği ve yüzlerinin kızaracağına kesin olarak inanması gibi).
3) Anksiyete bozukluğunda korkulan sonucun oluşması bir felaket olarak algılanır. (Panik atak geçirdiğinde kişinin çıldıracağına inanması gibi).
4) Anksiyete hastaları korktukları sonucun olmaması için bir dizi bilişsel ve davranışsal kaçınmalarda bulunurlar (ilgiyi dağıtma, düşünmemeye çalışma, yanında ilaç taşıma, kolay çıkamayacağı kalabalık yerlere gitmeme veya çıkışa yakın yerlere oturma).
5) Anksiyete bozukluğunda bedensel belirtiler korkulan şeyin gerçek olduğu yargısını arttırır yani anksiyete arttıkça bedensel belirtiler artar bedensel belirtiler arttıkça anksiyete artar bir kısır döngüye dönüşür.
6) Anksiyete bozukluğu olan hastalarda tehlikeyi çok büyük ve baş edilemeyecek bir durum olarak algılarlar, kendi baş etme becerilerini de çok düşük veya yok olarak algılarlar. Örneğin sınıfta arkadaşı tarafından dalgaya alınan öğrenci yaşadığı durumu felaket olarak görürken kendini de baş edemeyecek kadar zayıf görmesi gibi).
Düşünce sisteminizin farkında olmak hangi düşüncenin sizi olumsuz etkilediğini ve hasta ettiğini görmenize yardımcı olur.
Vücudumuzdaki bütün organ ve sistemler büyük bir uyum içerisinde çalışmaktadır. Doğuştan veya sonradan kazanılmış bir bedensel ya da psikolojik bir hastalık hali olmadığı sürece herhangi bir şikayet söz konusu değildir. Ancak bir hastalık hali olduğunda bazı belirtiler ortaya çıkmaktadır. Ağrı, ateş, kilo değişimi, çarpıntı, nefes darlığı, yorgunluk, baş dönmesi, bulantı, kusma, bilinç değişikliği, kuvvetsizlik, duyu bozuklukları, iştahsızlık, öksürük, ciltte ve vücut sıvılarında renk değişiklikleri, kaşıntı, yumruların belirmesi gibi belirtilerin hepsinin bir veya birkaç anlamı vardır, bunlar beden dilidir, bireyin kendisi için ve doktorlar için birşeyler söylemektedir. Bazısı subjektif, bazısı objektif olan bu belirtileri doktor analiz eder, birlikte olan başka belirtileri de değerlendirir, değişik muayene metodlarını kullanarak daha objektif hale getirir, gerekirse laboratuar ve görüntüleme tekniklerini kullanarak doğru teşhise ulaşmaya çalışır. Objektif kanıtlar ile doğru tanıyı koyduğunda ilaçlı ve/veya ilaçsız tedavi yöntemlerini uygulayarak hastasının yaşam kalitesini hatta hayatını tehdit eden hastalık halini mümkünse tamamen tedavi etmeye değilse kontrol altına almaya çalışır.
Ancak bu sürecin sağlıklı işleyebilmesi için öncelikle bireyin, vücudunda ortaya çıkan bir belirtinin farkında olması, şikayeti önemsemesi ve zamanında bir doktora şikayetini söylemesi ve muayene olması gerekir. Aksi halde doktorun ‘teşhis koyma’ sürecine kendiliğinden müdahil olması mümkün değildir. Şüphesiz her şikayette hemen en kötü hastalık akla getirilip buna parelel en detaylı testler ile hem hastanın hem sağlık çalışanlarının zamanı ve devletin olanakları gereksiz yere harcanmaz. Hangi şikayetin hangi anlama geldiğini en iyi doktor bilir ve başka belirtiler ile birlikte değerlendirip hangi incelemeleri yapacağına karar verir. Ancak şunu da biliyoruz ki bazı hastalıklar var ki ileri aşamaya gelene kadar önemli bir belirti vermeyebilir. Örneğin karaciğer veya böbrek yetmezliği ileri evreye gelene kadar , belkide birçok bireyin önemsemeyebileceği sadece hafif yorgunluk şikayetine yol açabilir. Bu şikayeti dinleyen, ek bulgular ile değerlendiren doktor karaciğer ve böbrek tahlili yapmak süretiyle teşhisini kesinleştirebilir. Bir baş dönmesi yakınması hafif bir tansiyon değişikliğine bağlı da olabilir, beyin tümörünün belirtisi de olabilir. Uzun süren kabızlık yakınması sinirsel kolit gibi basit bir nedene de bağlı olabilir barsak kanserinin belirtisi de olabilir. Bunun ayırımını yapacak olan doktordur. Doktor hastayı gördüğünde belki aynı zamanda kansızlığını fark edecek, tetkik ile demir eksikliği kansızlığı olduğunu görecek, hastasına kolonoskopi yaptıracak ve erken dönemde barsak tümörünü yakalayabilecektir. Ya da başka biç bir bulgu saptamayıp fonksiyonel barsak hastalığı tanısı koyacak semptomları iyileştirmek için tedavi verecektir. Bu örnekleri bir kitap oluşturacak kadar çoğaltmak mümkündür. Amacımız korku oluşturmak ve hastaları hastane hastane dolaşmaya sevk etmek, hastanelerde zatan fazla olan işyükünü arttırmak değildir. Ancak yeni ortaya çıkan bir şikayetin yakınınızda bulunan bir doktor tarafından değerlendirilmesine teşvik etmektir. Bunun için ilk adım ve en kolayı aile hekiminize bu şikayetinizi söylemeniz ve muayene olmanızdır. Doktorunuza güveniniz o sizin için gerekli olanı yapacaktır. Gerekli görürse kendisi tetkik edecek yada uygun bir sağlık merkezine size yönlendirecektir. Yada şikayetinizin bu haliyle bir hastalığa işaret etmediğine size ikna edecektir. Kafanız rahat olacak ve başka hangi belirtiler olursa tekrar doktora başvurmanız gerektiğini öğreneceksiniz. Doktorunuzdan bu bilgileri konuşmanın akışı içerisinde alamadıysanız bunları öğrenmeyi istemek sizin hakkınızdır.
Bireyin kendisinin şikayetlerinin teşhis olarak karşılığını internette araması durumunda genellikle en kötü teşhise ulaşıldığını ve büyük bir panik yaşandığını görüyoruz. Daha sonra bu düşünceden kurtulmak için bir sağlık kurumuna gitmenin de yeterli olmadığını ve değişik sağlık kurumlarına başvuruların olduğunu görüyoruz. Doğru olan yaklaşım tarzı bir şikayetin doktor ile erken dönemde paylaşılması ve çözümün doktorda aranmasıdır.
Toplumumuzdaki bireylerde vücudunda yeni ortaya çıkan ve hastalık hali ile ilişkili olabilecek herhangi bir belirti, şikayet durumunda çok değişik davranış şekillerinin olduğunu görüyoruz. Yanlış olan davranış şekillerinin şunlar olduğunu söyleyebiliriz:
1-Bana birşey olmaz, bunlar küçük şeyler, bu yaşta zaten herkeste buna benzer şikayetler var
2-Bunun altından önemli bir şey çıkmasından korkuyorum en iyisi devam edebildiğim kadar böyle devam etmek
3-Kollarımda kaşıntı ve kızarıklık oldu doktora gittim, beni dinledi muayene etti allerjik reaksiyon olduğunu söyledi, ilaç verdi. Bunun başka şeyden kaynaklanabileceğini düşündüm başka hastaneye gittim, doktor muayene etti, bir test yaptı ve o da ilk doktorun söylediğini söyledi. Yeterinde araştırmadığını düşündüm ve Üniversite Hastanesine gittim. Çok sayıda tetkik , radyolojik inceleme ve konsültasyon yaptılar, 4-5 gün hastaneye gittim geldim. Onlar da ilk doktorun söylediğini söylediler aynı ilacı kullanmaya devam etmemi söylediler. Hala aynı allerji ilacını kullanıyorum, şikayetlerin yok denecek kadar azaldı.
Bu davranışların üçü de yanlıştır. Birincisi hafife alma, önemsememe, bir anlamda “Donkişotluktur”. İkincisi gereksiz bir korku reaksiyonudur, geriye dönüşü olmayan sonuçlar doğurabilir. Zaten doktora gitmese de kaygısından kurtulamayacaktır. Doktora gittiğinde büyük olasılıkla kötü bir hastalık çıkmayacaktır. Diğer hastalıklar ise kolaylıkla tedavi edilebilir, şikayetinden ve kaygısından kurtulabilir. Zor hastalık ise en azından kontrol altına alınabilir, durdurulabilir, yol açtığı şikayetler hafifletilebilir, kaygıları en azından azalmış olur. Üçüncü davranışta yanlıştır; hem kişinin kendisinin bu yaklaşım tarzıyla rahat olması mümkün değildir hemde büyük bir iş yükü olan sağlık çalışanlarının bu şekilde gereksiz yere meşkul edilmesi doğru değildir.
Ülkemizde artık doktor ve sağlık kurumlarına ulaşmanın önceki yıllara göre daha kolay olduğunu söyleyebiliriz. Bunun şüphesiz sağlık hizmeti sunumunun kalitesinin artmasında önemli rolü vardır. Ancak bu rahatlığı fırsata dönüştürmek gerekir. Kolaylıkla çözümlenebilecek sağlık sorunlarının aile hekimi, sağlık ocakları, ana-çocuk sağlığı gibi birinci basamak sağlık hizmetleriyle tanı ve tedavisinin yapılması daha uygundur. Böylelikle araştırma hastaneleri ve üniversite hastaneleri daha karmaşık sağlık sorunlarının çözümüne daha çok vakit ayırabilir. Bu yaklaşım hem sağlık hizmeti alanlar hem de sunanlar bakımından daha verimlidir. Ülkemizde yerleştirilmeye çalışılan aile hekimlerine başvuru oranı %20 düzeyindedir. Bu oran çok düşüktür ve büyük bir güvensizliği göstermektedir. Altı yıl tıp eğitimi almış ve sahada çalışmaları ile buna deneyimlerini de katmış aile hekimleri bu güvensizliği haketmemektedir. Bu kadar eğitim almış bir doktor hangi belirtinin hangi hastalıklar ile ilşkili olduğunu bilir, imkan dahilinde ise kendisi tedavi eder, değil ise hastası için riskli bir davranış yapmaz ve onu doğru yere yönlendirir. Böylece hastaya daha kısa zamanda teşhis konmuş olur. Ancak bu yolun izlenmesine rağmen hasta sonuç alınmadığı kanaatini taşıyorsa daha kapsamlı bir sağlık merkezine başvurmalıdır.
Toplumumuzda doktora gitme korkusu gözardı edilmeyecek kadar çoktur. Çocukluk döneminden itibaren “bak doktora söylerim sana iğne yapar” argümanının yanlış olarak çok kullanılmasının bunda rolü olduğu gibi olası bir kötü hastalık ile yüzleşme, hastaneye yatma iğne, ameliyat, diyet korkuları da buna eklenebilir. “Ben şimdiye kadar hiç doktora gitmedim” tılsımının ve yalancı özgüvenin bozulma kaygısının da bunda payı olabilir.
Şunu bilmek gerekir ki doktora gitmemek bireyi sağlıklı kılmaz bunun aksine,bir hastalık varsa doktora gitmemek durumunda birey geçici veya kalıcı olarak sağlığını, hatta hayatını kaybedebilir.
* Doktorlar açısından tüm belirtilerin önemi olsa da en fazla ciddiye alınması ve hiç zaman geçirmeden uzmana başvurulması gerekir diyebileceğimiz yakınmalar.
-İsteğe bağlı olmaksızın ayda 3 kg veya 3 ayda 5 kg üzerinde olan kilo kaybı veya kilo alımı
-Vücuttan atılan katı /sıvı atıklarda ( dışkı, idrar, tükrük, balgam vb) kan görülmesi
– İstirihatte ve /veya az bir efor ile oluşan göğüs ağrıları
– İstirihatte ve /veya az bir efor ile oluşan nefes darlığı
– Şiddet, yerleşim,süre, eşlik eden başka belirtilerin olması bakımından alışılmışın dışında başağrısının olması
– Bir günden uzun süre idrar, 3 günden uzun süre dışkı yapamama
– Karın ağrısı birlikte ateş, bulantı, kusma,iştahsızlık, halsizlik gibi belirtilerden bir veya daha fazlasının olması
– Ellerde ve / veya ayaklarda kuvvet kaybı, duyu kaybı olması
– Baş dönmesi;Tek başına veya çarpıntı, terleme, bilinç değişikliği ile birlikte
-Tekrarlayan ateş ve beraberinde bulantı, kusma, karın ağrısı, nefes darlığı , çarpıntı gibi şikayetlerin bir veya birkaçının olması
– Ciltte sararma, morarma gibi renk değişikliklerinin olması
-Vücudun herhangi bir yerinde gelişen ağrılı ya da ağrısız şişlikler
-İstirihat etmekle de geçmeyen yorgunluk
BELİRTİLER
* Başın ön bölgesinde basınç hissi
Genellikle sinusiti akla getirir. Ancak göz tansiyonu, kafa içinde ön kısımda yer işgal eden lezyon, bazı migren çeşitlerinde de bu his olabilir.
* Ensede ağrı ve basınç
Öncelikle tansiyon yüksekliği, sonra boyun omurgalarında kireçlenme, sinir basıları, kas spazmları gibi patolojileri düşündürür.
* Şakaklarda ağrı ve basınç duygusu
Gerilim tipi başağrıları, çene ekleminde kireçlenme olması, kulak önündeki tükrük bezinin hastalıkları, şakak bölgesindeki damarın mikropsuz iltihaplanması en sık rastlanılan sebeplerdir.
* Başta basınç hissiyle beraber görmede bulanıklık
Göz tansiyonu, gözün arka tabakalarında kanama, yırtılma olması
* Görmede bulanıklık
Katarakt, gözün optik sisteminde bozukluk (miyop, hipermetrop, astigma) olması, şeker ve tansiyon hastalığına bağlı göz damarlarında hasarlanma olması, göz sinirinin hastalıkları, gözün saydam tabakasının ( kornea) hastalıkları, kafa içinde görme merkezinin hastalığı durumlarındaki yakınmadır.
* Göz kararması
Tansiyon düşmesi veya yükselmesi, kan şekerinin düşmesi veya yükselmesi, tuz dengesinin bozulması
* Cisimleri bir perdenin ardında görüyormuş hissi
Katarakt, miyop, hipermetrop, astigma gibi optik sistem ile ilgili hastalıklar.
* Görüntüye odaklanamama
Mercek sisteminde olan bozukluklar, görme sinirinin hastalıkları
* Baş dönmesi
Tansiyon yükselmesi veya düşmesi, iç kulaktaki denge organının hastalıkları, sıvı noksanlığı, kansızlık, tuz dengesi bozuklukları, vitamin noksanlıkları, kafa içinde basınç artışı olması, görme bozuklukları, beyin sapının hastalıkları gibi durumlarda olur.
* Burun kanaması
Pıhtılaşma sistemi hastalıkları, kandaki pulcukların (trombosit) sayısının ve fonksiyonunun az olması, tansiyon yüksekliği, kan sulandırıcı ilaçların yan etkisi, burun içinde kılcal damar yumağının olması, ileri dönem karaciğer ve böbrek hastalığı olması, burun içinde infeksiyon olması
* Burun tıkanıklığı
Gripal infeksiyonlar, burun allerjisi olması, burunda deviasyon, polip olması
* Baş dönmesiyle beraber görülen burun kanaması
İlk akla gelmesi gereken tansiyon yüksekliğidir.
* Ani işitme kaybı
Kulak zarında travma ya da infeksiyona bağlı delinme olması, işitme sinirine toksik etkisi olan ilaçların kullanılması (aminoglikozit grubu antibiyotikler, aspirinin yüksek dozda kullanılması), yüksek desibelde sese maruz kalma ( ses travması) , multipl skleroz (MS) denilen hastalığın işitme sinirine zarar vermesi, işitme sinirinin tümör yada başka nedenlere bağlı basıya maruz kalması gibi durumlar düşünülmelidir.
* Kulak çınlaması
İç kulakta bulunan kemikçiklerin kireçlenmesi, kalbin hızlı veya düzensiz çalışması, tansiyon yüksekliği, menier hastalığı durumlarında olabilir. Bazen de bütün araştırmalara rağmen nedeni ortaya konamayabilir.
* Diş eti kanaması
Ağız hijyeninin kötü olması, dişeti infeksiyonları, diş taşları, vitamin noksanlıkları (özellikle C ve K vitamini), pıhtılaşma sistemi hastalıkları, pıhtılaşma hücrelerinin sayısının veya fonksiyonunun az olması, karaciğer ve böbrek hastalıkları, nadiren kan kanserine bağlı pıhtılaşma sisteminin bozulması, kan sulandırıcı ilaçların yan etkisi
* Ağız içinde aft
Ağız içi infeksiyonlar, dişlerde bakteri plaklarının olması, vitamin noksanlığı, demir noksanlığı, mantar infeksiyonları, lupus hastalığı gibi bağışıklık sistemi hastalıkları akla gelir. Göz ,cilt damar iltihabı da eşlik ediyorsa Behçet hastalığı olabilir.
* Yutkunma zorluğu
Farenjit, tonsillit gibi ağız içi infeksiyonları, dil hareketlerini sağlayan sinirin hastalıkları ( kafa içinde yutma sinirini etkileyen damar kanaması, tıkanması, tümör) Ağız arka kısmında tümör olması, bademciklerin fazla büyük olması, yemek borusunun üst kısmını içten veya dıştan daraltan ur olması, iç guatr olması, yemek borusunda cep- divertikül olması
* Bademciklerde ağrı
Tonsillit denilen bademcik iltihaplanması. Virus yada bakteri infeksiyonları ile olabilir. Lenf sisteminin hastalığına bağlı olarak bademciğin büyümesi
* Ses kısıklığı (Gecici ve sürekli)
Larenjit denilen boğaz infeksiyonuna veya allerjiye bağlı ses tellerinde ödem olması, ses tellerinde nodül, ses tellerini yöneten sinirin felci ( vokal kord paralizisi), guatra bağlı olarak ses telleri sinirinin basıya maruz kalması, ses tellerinin aşırı kullanımı, guatr ameliyatlarında ses telleri sinirinin zarar görmesi, özellikle fazla sigara içenlerde larenks kanseri
* Boyun ağrısı
Boynun ön tarafının ağrılarında lenf bezi hastalıkları, tiroid bezinin mikroplu yada mikropsuz hastalıkları, boğaz infeksiyonları, tükrük bezi hastalıkları akla gelir. Boynun arka kısmının hastalıklarında kireçlenme, tansiyon yüksekliği, boyun fıtığı, gerilim tipi baş ağrıları, kemik erimesi öncelikle akla gelmelidir.
* Boynu sağa ve sola doğru çevirirken zorlanma duygusu
Boyun omurgalarında kireçlenme olması, tortikolis denilen boyun kaslarında spazm olması, boyun kaslarını yönetin sinirlerin hastalıkları, doğuştan ya da sonradan olan boyun kası hastalıkları
* Eklem ağrıları
Hareket etme ile artan eklem ağrıları genellikle kireçlenme, kıkırdak hasarı, eklem bağlarında hasar gibi mekanik nedenlere bağlıdır. İstirihatte eklem ağrıları oluyorsa ve buna şişme, ısı artışı, kızarıklık eşlik ediyorsa mikroplu ya da mikrosuz iltihaba bağlı olan ağrılardır. Mikroplu olana septik artrit denir. Mirkopsuz olanlar; romatoid artrit, gut, lupus, akdeniz ateşi artriti, infeksiyon sonrasında olan reaktif artrit, sedef hastalığı artriti, iltihaplı barsak hastalığı artriti gibi hastalıklara bağlı gelişir.
* Kaslarda meydana gelen ani çekilmeler
Bunlar çok küçük kas liflerini içeren hafif seyirmeler tarzında olabildiği gibi kasın tamamını ilgilendiren kasılmalar tarzında da olabilir ve kol yada bacağın istem dışı hareketine yol açabilir. Beyinden kaynaklanan istem dışı uyarılara bağlı olabileceği gibi eletrolit bozukluklarına, karaciğer ve börek fonksiyonlarında bozulmaya bağlı da olabilir.
* El ve bacaklarda hissizlik ve uyuşma
Sinir dokusunu ilgilendiren mekanik ya da metabolik nedenlere bağlı ortaya çıkan bir yakınmadır. Bir kol veya bacakta bu yakınma varsa ve genellikle ağrı, kuvvet azalması gibi yakınmalar eşlik ediyorsa öncelikle sinir dokusunun omurilikten çıktığı yerden itibaren geçtiği yerlerde basıya maruz kalmış olabileceği düşünülür. Ancak kollar ve bacaklarda yaygın olarak varsa heryeri etkileyen şeker hastalığı, üre yüksekliği, vitamin noksanlıkları, sodyum, potasyum, magnezyum, kalsiyum gibi elektrolitlerin eksiklik yada fazlalık halleri akla gelmelidir. Daha nadir olarak beyin içinde tümör ya da sinir dokusunun ilgilendiren bağışıklık sistemi hastalıkları olabileceği akla getirilmelidir.
Romatoid artrit denilen iltihaplı romatizmanın en önemli belirtilerindendir. İstirihat ağrısı olması ve birkaç saat sonra ellerin hareket etmesi ile birlikte hareket kısıtlılığı ve ağrının azalması önemli bir belirtitir. Romatoid artrit gibi başka bazı romatolojik hastalıklarda da benzer yakınmalar olabilir.
* Dizlerde gıcırdama
Dizde kireçlenmenin en önemli bulgularındandır. Genellikle 50 li yaşlarda olması beklenir. Dizlerin hareket etmesi ile birlikte hem ağrı oluşur hem de kulağımızı yaklaştırıp dinlediğimizde sanki kar üzerine bastığımızda çıkan sese benzeyen bir ses duyulur.
* Bacak ve ayaklarda ve karıncalanma hissi
Bu yakınma hem sinir dokusuna zarar veren fıtık, sıkışma gibi durumlarda hem de yukarıda söylediğimiz metabolik medenlere bağlı olabilir. Karıncalanma yakınması ayrıca özellikle toplardamarları ilgilendiren iç ya da dış varis durumlarında olabilir. Kan dolaşımını zorlaştıran , kan koyulaşmasına neden olan ( sıvı noksanlığı, kanda hücre sayısının fazla olması şekerin ve kan yağlarının çok yüksek olması) durumlarda, vitamin noksanlıklarında da olabilir.
* Bacaklarda ağrı
Kas, damar, kemik ve sinir dokusu kaynaklı olabilir. Tedavi yaklaşımları farklı olduğu için bunun ayırımını yapmak gerekir. Kas ağrıları iltihaplanma, kası ilgilendiren yumuşak doku romatizmasında, bazı ilaçların kaslara zarar vermesi, enerji üretim sistemlerinde yetersizlik olması durumlarında olur. Kemik ağrıları özellikle D vitamini yetersizliğinde, kemik erimesinde ve kemik tümörlerinde olur. Damar ağrıları özellikle atardamarlarda tıkanma olması durumda olur. Yol yürüyünce ağrı nedeniyle durup dinlenme ihtiyacı olur. Bacaklar soğuk ve soluktur.
* Soğuk havada eller ve ayaklarda morarma ve ağrı olması
Reyno hastalığında olur. Damarların duvarında bulunan ve çevre ısısına göre damarların daralması ve genişlemesini yöneten sinirlerin çalışma düzeninin bozulması söz konusudur. Bu sinirlerin doğrudan kendilerinin hasta olmasına bağlı olabileceği gibi kol ve bacaklardaki romatizma hastalıklarına da bağlı olabilir.
* Kürek kemiğine yansıyan tutulma ve ağrılar
Safra kesesi, mide, pancreas gibi sindirim sistemi hastalıklarında kürek kemiği bölgesine yansıyan ağrılar olur. Bu durumda genellikle karın ağrısı, bulantı gibi yakınmalar da eşlik eder. Omurganın sırt bölgesini tutan hastalıklarda (kemik erimesi, kireçlenme, metastaz, omurga arasındaki disk iltihabı, disk fıtığı, omurga romatizması), bazen akciğer hastalıklarında ve kalp kastalıklarında kürek bölgesine yansıyan ağrılar olabilir.
* Sabahları mide bulantısı ve öğürme hissi
Mide barsak sistemindeki iltihaplar, safra kesesi hatalıkları ( taş, safra çamuru, safra kesesi iltibabı) reflü hastalığı, karaciğer ve böbrek yoluyla vücuttan uzaklaştırıla toksik maddelerin atılamaması ( üre, kreatinin, amonyak) , kafa içinde basınç artışı yapan ( tümör, iltihap ) durumlar , bazen de organik bir sebep olmaksızın psikolojik nedenler bulantı ve öğürma yapabilir. Hamileliğin ilk dönemlerini de hatırda tutmak gerekir.
* Mide yanması ve ağrısı
Gastrit, ülser gibi hastalıklarda olur. Mide asidinin fazla olması ve mide duvarına zarar vermesi ile oluşur. Bazı ilaçların mide duvarında erozyon oluşturması durumunda normal asit miktarında da ağrı ve yanma olabilir. Helikobakter pylori denilen mide mikrobunun mide duvarınının korunma sistemlerini bozması nedeni ile de bu yakınmalar olabilir. Yemeğin hızlı ve fazla yenmesi halinde sindirim yükü artacağından dolayı mide ağrıları olabilir. Bazı gıdalara karşı sindirim sistemi enzimlerinde doğuştan yetersizllik olabilir. Bu gıdaların yenmesi durumnda mide ağrıları olabilir (Laktoz intoleransı).
* Ağza acı su gelmesi
Yemek borusu ile mide arasındaki sibop sisteminin gevşek olması nedeniyle gelişen reflü hastalığında olur. Normalde mideden yemek borusuna geçmeyen asit, yemek borusuna geçer, ağza kadar gelebilir ve yanma hissine yol açar. Göğüs orta bölgesinde de yanma olabilir. Daha ziyade yemekten sonra ve yattıktan sonra olur.
* Yorgun uyanma
En önemli nedeni gece sağlıklı uyku uyumamaktır. Değişik nedenler ile vücudun biyolojik ritminin bozulmasıdır, yani geceyi gece, gündüzü gündüz gibi yaşamamaktır. Uykuda kısa süreli solunum durması (uyku apnesi) , huzursuz bacak sendromu olması, gece yatmadan önce yemek, yatma saatine yakın fazla çay kahve içmek, kronik hastalıkların uygun tedavi edilmemesi nedeniyle oluşan bedensel rahatsızlıkların uyku kalitesini bozması
* Gün boyu halsiz ve bitkin hissetme
Akut ve kronik infeksiyonlar, kansızlık, tiroid hastalıkları, uygun tedavi edilmeyen şeker hastalığı, böbrek üstü bezi yetersizlikleri, vitamin eksiklikleri, bağışıklık sistemi hastalıkları kasları ilgilendiren nörolojik hastalıklar, kas romatizması gibi durumlarda olur. Ancak bu tip yorgunlukların, tükenmişlik hissinin %50 nedeni duygu durum bozuklukları, aşikar ya da maskeli depresyondur.
* Aşırı terleme
Devamlı terleme varsa tiroidin hızlı çalışması akla gelir. Ayrıca brusella, tuberküloz, böbrek iltihabı, safra yolları iltihabı, abse , sepsis gibi infeksiyon hastalıklarında, lenfoma , böbrek üstü bezinin orta kısmının fazla adrenalin salgılaması, kan şekerinin düşmesi, ter bezlerinin başka bir hastalık olmaksızın hızlı çalışması , menapoz da terlemeye yol açar.
* Hiç terlememe
Bölgesel ya da yaygın olarak ter bezlerinin çalışmaması ya da doğuştan ter bezlerinin olmamasıdır. Genellikle cildin doğuştan yada kazanılmış bazı hastalıklarında olur. Bu kişiler kolaylıkla sıcak çarpmasına maruz kalabilir.
* Çarpıntı
Gerçekte kalbin dakika atım sayısı artmaksızın çarpıntı hissi olması genellikle duygu durum bozukluklarına (panik atak , stress, endişe, kaygı) bağlıdır. Kalp hızının düzensiz olarak arttığı çarpıntı halleri kalbin ritim iletim sistemi ile ilgili hastalıklarında olur. Kalp hızının düzenli arttığı çarpıntı , kalp kastalıkları, tiroidin hızlı çalışması, kan şekeri düşmesi, adrenalin salınımı fazla olması, kansızlık, ateş, değişik nedenlere bağlı tansiyon düşmesi, aşırı kahve, nikotin, alkol tüketimi, oksijen yetersizliği
* Nefes almada zorluk
Hava yollarını dışarıdan ya da içeriden daraltan patolojilerin olması , beyinden solunum dürtüsünün yetersiz olması, göğüs kafesi ve kaslarının hastalığına bağlı olarak göğsün soluk alıp verme işini (pompa ) yeterince yapamaması, hava keseciklerinin iltihap, ödem ile dolu olması (pnömoni, kalp yetmezliği) , akciğer damarlarında tıkanıklık olması ( akciğer embolisi), kansızlık
* Günlük rutin hareketleri yaparken zorlanma (merdiven çıkma, işe yürüme vb)
Kansızlık, kas hastalıkları, eklem hastalıkları (romatizma, kireçlenme), kalp yetmezliği, solunum yetmezliği, ileri derece demans, beslenme yetersizliği, ileri evre böbrek ve karaciğer hastalığı , kaslara çalışma emrini götüren sinir sisteminin hastalıkları (felçler), periferik sinir sistemi hastalıkları
* Bayılma
Kol ve bacaklarda kasılma ile birlikte olan bayılmalar sara hastalığında (epilepsi) olmaktadır. Yığılıp kalma şeklinde olan bayılmalar genellikle tansiyon düşmesine bağlı olur. Bunların dışında ileri derece kansızlık, kan şekeri düşmesi, beyin tümörleri, oksijensizlik, vücutta karbondioksit gazının birikmesi, beyinde dolaşım yetersizliği, beyin damarlarında tıkanma, beyin kanaması, tuz dengesi bozuklukları, kalpte ritim bozukluğu , beyin infeksiyonu, kan dolaşımı infeksiyonu, ileri derecede ateş, sıcak çarpması
* Kabızlık
Haftada 3 defa ya da daha az dışkılama olmasıdır. Karın ağrısı, şişkinlik ile birlikte olup, kilo kaybı , ateş, kanama , kansızlık gibi belirtilerin olmaması ve kolonoskopinin normal olması durumunda barsak sinirlerinin düzenli çalışmaması sorumlu tutulmaktadır. Barsakların içten ya da dıştan tıkanması ya da daralması ( tümör, polip, yapışıklık, barsak dönmesi) uzun barsak, tiroid tembelliği, potasyum eksiklikleri, barsak sinirlerinin felç olması, omurilik yaralanmaları, hareketsizlik, yetersiz sıvı ve lif alınması, bazı ilaçların yan etkisi (idrar söktürücüler, sakinleştirici ilaçlar, allerji ilaçları )
* İshal
Günde üç defa veya daha fazla sulu dışkılama olması ishal olarak tanımlanır. Barsak sinirlerinin düzensiz çalışması sonucunda huzursuz barsak sendromunun bir komponenti olabilir. Ateş, karın ağrısı, bulantı kusma ile birlikte oluyorsa genellikle barsak infeksiyonları, gıda zehirlenmeleri akla gelmelidir. Tiroid bezinin hızlı çalışması, barsaklardan bazı hormonların fazla salgılanması, barsakların mikropsuz iltihabi hastalıkları, fazla antibiyotik kullanımına bağlı barsak florasının bozulması,
* Dışkının çok koyu renk olması
Eğer birey demir ilacı kullanmıyorsa mide kanaması akla gelmelidir.Midedeki kan proteinlerinin asit ile sindirilmesi ile bu renk oluşmaktadır, katrana benzer ve pis kokuludur. Hemen kan sayımı ve dışkıda kan testi yapılıp doğrulanmalıdır.
* Çok yememeye rağmen aşırı gaz ve şişkinlik
Genellikle barsak bakteri florasının bozulması sonucunda bu bakterilerin barsak içeriği ile temasa geçmesi ile metan gazının oluşmasıdır. Sindirim enzimlerinin yetersiz olması, barsak kasılmalarının az ve kuvvetsiz olması ile ilerletme fonksiyonunun yavaş olması, anüste dışkılama kontrolü yatan kasların aşırı spazmı
* Çok susama
Yetersiz sıvı alımı, kontrolsuz şeker hastalığına bağlı çok idrara çıkma sonucu sıvı açığı olması, böbreklerde suyu tutan ADH hormonunun yetersiz ya da etkisiz olması sonucu çok idrara çıkma sıvı açığı olması (şekersiz şeker hastalığı), beyindeki susama merkezinin dengesinin bozulması, uzun süren ateşli hastalık, tükrük bezlerinin az çalışması ile ağız kuruluğu olması
* Çok idrara çıkma
Günde 3 litrenin üzerinde idrar çıkarılması durumudur. İdrar yolu infeksiyonları, kontrolsuz şeker hastalığı, şekersiz şeker hastalığı,böbrek tüplerinin hastalıkları, prostat büyümesi, kalp yetmezliği, idrar kesesinin düzenli çalışmaması, idrar kontrolü yapan kasların düzenli çalışmaması, idrar söktürücü ilaçların kullanılması, kalsiyum seviyesinin yüksekliği
* Çok acıkma
Özellikle karbonhidrat içeriği fazla olan yemekler yendikten sonra normalden fazla insulin salgılanması olur dolayısıyla yarım saat , bir saat sonra fazla salınan insulin bağlı kan şekeri düşmesi olur ve tekrar erken açlık hissi oluşur. Birey hemen tatlı yeme ihtiyacı hisseder bu kısır döngü bu şekilde devem eder. Kan şekeri düzeyinde tepeler ve vadiler olması çok acıkmanın en sık nedenidir.
* Ani kilo kaybı (Yeme düzeninde değişiklik olmamasına rağmen)
İştah normal ise kontrolsüz şeker hastalığı ve tiroidin hızlı çalışması, barsaklarda emilim bozukluğu düşünülmelidir. İştahsızlıkda varsa infeksiyonlar, kanser, romatizmal ve bağışıklık sistemi hastalıklarının alevlenmesidir.
* Yenmemesine ve diyet yapılmasına rağmen kilo verememe hali
Tiroid tembelliği metabolizmayı yavaşlatarak kilo vermeyi zorlaştırmaktadır. Ayrıca aşırı kalori kısıtlaması insulin, leptin grelin gibi hormonların işleyişini bozmakta, iştahı arttırmakta ve metabolizmayı yavaşlatmaktadır.
* Tuvalet alışkanlığında ani değişiklikler
Huzursuz barsak sendromu denilen fonksiyonel barsak hastalığı, tuz dengesinde bozukluklar, tiroidin yavaş ya da hızlı çalışması, hemoroid olması, barsak içinde mikroplu ya da mikropsuz iltihap olması, barsakta tümör olması en sık görülen nedenlerdir.
* Dışkılama sırasında kanama
Anüste çatlak olması, iç ya da dış hemoroid, kılcal damar çatlaması, pıhtılaşma sistemindeki bozukluklar, barsak içinde ülserler olması, barsak tümörleri en sık görülen sebeplerdir.
* 2 haftayı geçen öksürük
Reflü hastalığı kronik bronşit, akciğer kanserleri, tüberküloz, geniz akıntıları, ilaca bağlı öksürükler, boğaz allerjisi, arkaya doğru büyüyen nodiler guatr,
* Kuru öksürük
Allerjik astım, reflü hastalığı, bazı tansiyon ilaçlarının yan etkisi, akciğer kanserleri, sarkoidoz, ileri dönem kalp yetmezliği
* Geceleri artan öksürük
Reflü, geniz akıntıları, kalp yetmezliği
* Balgamlı öksürük
Akut ve kronik bronşit, pnomöni, bronşektazi, amfizem hastalıklarında, akut ve kronik sinüsitte
Son zamanlar da doktora giden birçok hasta için anksiyete bozukluğu teşhisi konuluyor. Sadece anksiyetenin belirtileri hakkında bilgilendirilen hastaların sormadığı çok önemli bir soru var “Anksiyete bozukluğu neden olur?” Her hastalığın ortaya çıkış sebepleri vardır, bu sebeplere göre tedavisi belirlenir. Örneğin grip hastalığının sebebi, mikrop ve grip virüslerinin insan vücuduna girmesidir. Bu sebepler iyileşmede kullanılacak tedavinin içeriğinin belirlenmesinde kilit olmaktadır. Anksiyete bozukluğunun nedenleri de araştırılıp bulunduğunda doğru tedavi yöntemi ile iyi iyileşme süreci gerçekleşecektir.
Biyolojik nedenler: Anksiyete bozukluğunun diğer rahatsızlıklar gibi biyolojik sebepleri vardır. Bu sebepler biraz karışık olabilir, kısaca bahsedecek olursak anksiyete bozukluğunun oluşumunda nörotransmiterların etkili olduğu birçok araştırmada gösterilmiştir. Nörotransmitterlar ise beynimizde bulunan nöronların (hücrelerin) haberleşmesini sağlayan kimyasallardır. Bu kimyasalların isimleri norepinefrin, seratonin ve γ-aminobutyric asit (GABA) dır. Yapılan araştırmalar bu kimyasallar sisteminde anormalliklerin oluşmasının anksiyetenin oluşumunda rol oynadığını göstermektedir. Bunun yanı sıra kaygı ve korkunun beynimizin bazı bölgelerinde oluşmaktadır. Birçok hayvan deneyinde kaygı ve korkunun beynimizin noradrenerjik sistemin ana hücreleri ponstaki locusceruleus bölgesinde oluştuğunu göstermiş ve bu bölgenin uyarılmasıyla korku ve kaygının oluştuğu bulunmuş. Bu bölgenin çıkarılmasıyla hayvanlarda korku ve kaygının oluşmadığı ortaya çıkmıştır. Genel olarak anksiyetenin beynimizin bazı bölgelerinde üretildiğini ve yukarda bahsettiğimiz kimyasalların salınımındaki anormallik sonucu oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu alanda yapılan araştırmalar çok yeni olup yeterli değildir.
Psikolojik nedenler: Kaygı, oluşabilecek tehditlere karşı bir uyarı niteliğindedir. Anksiyete bozukluğu ise yaşanan kaygının yoğunluğun da ve sıklığının da çok artış olmasıdır. Kişilerin günlük işlerini dahi yapamaz hale gelmesine sebep olur. Davranışçı kuramlar olumsuz anne baba tutumlarının anksiyete oluşumunda tamamen olmasa da önemli ölçüde etkili olduğunu söylüyor. Bu olumsuz anne baba tutumları çocukların model alma ile öğrendikleri davranışlardır. Bu tarz ebeveynler dünyanın olumsuzluk ve tehlikelerle dolu olduğunu güven vermediğini çocuklarına aşılıyorlar. Anne ve babalar, çocuklarının dünyayı tanıma ve kontrol etmeleri konusunda kaygılı davranışlar gösterip, engelleyici tutumlar sergilemektedirler. Bu tutum ve davranışlar ilerde anksiyete bozukluğu olma ihtimali olan çocuklar yetiştirmelerine sebep olabilir.
Sosyal nedenler: Stres oluşturan yaşam olayları hayatı daha olumsuz ve tehlikeli görmemize sebep olabiliyor. Nedir bu yaşam olayları? Bir yakının kaybı, boşanma, ayrılık, evlilik, taşınma, işten çıkarılma ve iş hayatında karşılaşılan zorluklar olabilir. Örneğin, bir yakınınızı trafik kazasında kaybettiniz. Sonrasında trafiğin tehlikeli olduğunu düşündünüz ve trafiğe çıkarsanız sizin de aynı felaketle karşılaşacağınız hissine kapıldınız. Bu olay sonrasında trafiğe çıkmak istemeyebilirsiniz. Arabaya binmek ve seyahat etmek kaygı duymanıza sebep olabilir. Karşılaştığınız stres verici olayların her zaman olacağını ve sizin baş etmede çaresiz kalacağınızı düşünmeniz bu rahatsızlığa yakalanmanıza neden olabilir.
Doğurganlık dönemindeki kadınlarda tiroid bezi hastalıkları erkeklere oranla çok daha sık görülür. Bu nedenle hamilelik süresi içinde tiroid ile ilgili bir problemle karşı karşıya kalma olasılığı oldukça yüksektir. Fetus gebeliğin 24. haftasına kadar, annenin tiroid hormon düzeyine bağımlıdır. Özellikle ilk 10 haftalık süre çok daha önemlidir. Çünkü bebeğin organ gelişimi bu dönemde tamamlanmaktadır.
Ayrıca gebelik bazal metabolizma hızını artıran bir durum olduğu için tiroid hormonlarının üretimi artar. Bu durum bazı kadınlarda tiroid bezinin büyümesine ve daha belirgin hale gelmesine neden olabilir. Gebelik süresince iyot metabolizmasında, immün sistemde, tiroid bezinde ve tiroid fonksiyonlarında bazı değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Hastayı izleyen hekim tarafından gebelik sırasında oluşan bu fizyolojik değişikliklerin iyi bilinmesi hem anne hem de fetüs için son derece önemlidir.
Gebelikte Guatr Sıklığı Artıyor mu? Gebelik genel olarak tiroid hormonu ve iyot gereksiniminin arttığı fizyolojik bir süreçtir. Tiroid bezi gebelik döneminde büyüme (guatr) gösterdiği gibi, gebe kalmadan önce guatrı olan kadınlarda da tiroid bezinin daha fazla büyümesine neden olabilir. İyot eksikliği olan kadınlarda bu durum daha belirgindir. İyot kaybının gebelikte artması ve bebeğin iyot kullanması nedeniyle annenin iyot ihtiyacı artar. Bu nedenle gebelik döneminde annenin günlük iyot alımı (200-220 mikrogram) artırılmalıdır. Annede tiroid hormon eksikliği varsa tiroid hormon ilaçları kullanılarak mutlaka tedavisi yapılmalıdır.
Gebelikte Tiroid Hastalığı Gelişme Riski Kimlerde Daha Fazladır? Ailesinde tiroid hastalığı, şeker hastalığı ve guatr olan kadınlarda tiroid hastalığı riski daha fazladır. 30 yaşın üzerinde, gebelik öncesi tip 1 diyabet (şeker hastalığı), diğer otoimmun hastalığı olan veya kanında anti-TPO antikoru yüksek ya da daha önce tiroid hastalığı geçiren ve infertilitesi (kısırlık) bulunan kadınlarda da bu risk çok yüksektir. Daha önceden tiroid bezi hastalığına bağlı olarak düşük yapmış kadınlarda tiroid hormon tetkikleri gebelik süresince sık aralıklarla kontrol edilip izlenmelidir.
Doğurganlık Çağındaki Bayanlar için Önemli Uyarılar
1)Gebelik öncesi fark edilemeyen tiroid hormonu yetmezliği (hipotiroidi) doğacak çocuğun zekâsında geriliğe neden olabilmektedir. Bu nedenle annenin hamile kalmadan önce tiroit fonksiyon testlerini “serum TSH, Serbest T3, Serbest T4, TSH, anti-TPO ve anti-tiroglobulin antikoru” yaptırmasında yarar vardır. Gerekirse söz konusu testlerin gebelik saptandığında tekrarlanması gerekir.
2)Gebelik öncesi Hashimoto tiroiditi teşhisi almış olan bayanlar gebe kalmayı düşündüklerinde doktorlarına mutlaka ilaç konusunda danışmaları gerekir. Çünkü gebe kalmadan önce kullandıkları tiroid hormon ilaçlarının dozunun yeterli olup olmadığı mutlaka değerlendirilmelidir. Gebe kalınca da tiroid hormon tedavisine devam edilmelidir. Kullanılan tiroid hormon tedavisinin çocuğa zararı yoktur. Aksine tiroid ilacı kullanılmazsa düşük riski artar.
Gebelikte anti-TPO Antikorunun Yüksek Bulunması Önemsenmeli mi?
Gebelikte tiroid hormonları normal olduğu halde sadece anti-TPO antikorunun yüksek bulunması risklidir. Çünkü anti-TPO antikoru yüksek olan kadınlarda erken doğum, doğum sonrası depresyon ve tiroid hormonu yetersizliğinin (hipotiroidi) gelişme riski artmıştır. Bu nedenle sık aralarla serum TSH hormon ölçümü yapılmalı ve bu kontrollerin doğum sonrası da devam etmesi gerekir. Hastanın “endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanı” tarafından izlenmesinde yarar vardır.
Gebelikte Tiroid Hormon Yetmezliği (Hipotirodi) Önemsenmeli mi? Evet, hem de çok önemsenmelidir.
Neden Önemsenmeli?
Çünkü hipotiroidinin ilk trimesterden (gebeliğin ilk üç ayından) sonra teşhisinin konulduğu gebe kadınlarda, bebeğin (fetusun) entelektüel ve algılama (kognitif) fonksiyonları önemli oranda olumsuz etkilenir.
Bu nedenle hamile kaldığı öğrenilir öğrenilmez kanda TSH, serbest T4 ve T4 hormonlarına bakılmalıdır. Eğer tiroid hormonu yetmezliği varsa gebe annenin mutlaka tiroid hormonu kullanması gerekir. Tiroid hormon tedavisine doğumdan sonra da emzirme döneminde de devam edilmelidir. Tiroid hormonu ilaçlarının gebelikte ve emzirme döneminde kullanılmasının bebeğe zararı yoktur, aksine kullanılmaması sakıncalıdır.
Gebelik Öncesi Tiroid Hormonu Eksik Çalışan (Hipotiroidili) Hastalar için Öneriler.
Gebelikte hipotiroidiye daha sık rastlanmaktadır. Gebelik öncesi Hashimoto tiroiditi teşhisi almış olan bayanlar gebe kalmayı düşündüklerinde mutlaka ilaç konusunda doktorlarına danışmaları gerekir.
Gebe kalmadan önce tiroid hormonlarına bakılarak kullandıkları tiroid hormon ilaçlarının dozunun yeterli olup olmadığı mutlaka değerlendirilmelidir. Gebe kaldıklarında ise tiroid hormonu tedavisine aksatmadan devam etmeleri hatta gebeliğin ilerleyen dönemlerinde tiroid hormonu ihtiyacı fazlalaşacağı için ilacın dozunda (%40-50 oranında) artış yapılması gerekir. Bu nedenle gebelik boyunca yapılacak olan aylık kontroller ile verilen tiroid ilacının dozunun yeterli olup olmadığı değerlendirilmelidir. Kısacası gebelik süresinde hipotiroidinin tedavisi için kullanılan tiroid hormonu ilaçlarının bebeğe zararı yoktur. Aksine tiroid hormon tedavisi kesilirse erken doğum, doğacak bebekte zekâ geriliği gelişebilir.
Diğer taraftan gebelik sonlandıktan sonra da annenin tiroid fonksiyon testlerinin bakılması gerekir. Çünkü hamilelik sonrası annenin tiroid hormon gereksinimi azalmış olacak ve doğal olarak da kullandığı tiroid hormon ilacının dozunun azaltılması gerekecektir.
Gebelikte Tiroid Hormonu Kullanırken Nelere Dikkat Edilmeli?
Bu hapların (levotiron, tefor, euthyrox), sabahları kahvaltıdan 20–30 dakika önce aç karnına alınması önerilir.
Demir hapları, kalsiyum, mide asidini gidermek için kullanılan antiasit gibi ilaçlar, tiroid hormon ilaçlarının emilimini etkileyebilir. Bu yüzden demir, kalsiyum veya antiasid grubu ilaçların en az 3–4 saat sonra alınmasında yarar vardır.
Tiroid hormon ilaçlarının sabah kahvaltıdan önce alınması unutulursa öğlen yemeğinden 20–30 dakika önce su ile alınması uygundur. İlaç ezilmeden içilmelidir.
Gebelikte Zehirli Guatr (Hipertiroidi)
Halk arasındaki deyimi ile zehirli guatr veya iç guatr tıpta ki ismi ile hipertiroidi (tiroid bezinin fazla çalışma) hastalığı her 100 gebeden birisinde ortaya çıkar, yani nadir olarak görülür.
Gebe kalmadan önce hipertiroidi hastalığı geçiren kadınlarda veya gebelik sırasında hipertiroidi saptanan bayanlarda gebeliğin 10 ile12. haftaları arasında TSH–Reseptör antikoruna (TRAb) bakılması gerekir.
Çünkü TRAb yüksek olursa anne karnındaki bebekte tiroid bezi fazla çalışabilir, ayrıca bebek doğduktan sonra da bebeğin tiroid bezinin fazla çalışma olasılığı vardır. Gebelikte oluşan Graves hastalığı tedavi edilmezse erken doğuma veya bebeğin büyümesinde gecikmeye de neden olabilir. TRAb antikorları gebeliğin 4 ve 6. ayları arasında anne kanında çok yükselirse bebekte hastalık olup olmadığı ultrason ile değerlendirilmelidir. Bu sayede bebek kalp atım hızının artıp artmadığı, guatr gelişip gelişmediği veya büyümesinin normal olup olmadığı değerlendirilir.
Gebelikte Hipertiroidi Tedavi Edilmeli mi?
Evet, tedavi edilmelidir. Çünkü gebelik döneminde hipertiroidi hastalığı olan kadınlarda erken doğum, tiroid fırtınası, kalp yetmezliği, düşük, doğacak olan bebekte ise iç guatr veya ölü doğum riski artmaktadır.
Nasıl Tedavi Edelim?
Hafif hipertiroidizm, anne ve bebek iyi durumda ise ilaç verilmeden takip edilebilir. Hipertiroidizm şiddeti ilaç tedavisi gerektirdiğinde saptanıldığında tiroit hormon üretimini engelleyen ilaçlar (anti-tiroid ilaçlar) kullanılmalıdır. Tedavide amaç en düşük ilaç dozu ile annenin serbest T4 ve serbest T3 seviyelerini yüksek-normal sınırlarda tutabilmektir.
Gebeliğin ilk üç ayında propycill (propiltiourasil) ilacı düşük dozda (50–150 mg/gün = günde 2–3 tablet) verilerek tedavi yapılır.
Gebelikte hipertiroidiye yönelik olarak yapılan tedavinin etkinliği sıkı bir şekilde izlenmelidir. Bu da aylık tiroid fonksiyon testlerinin yapılması ile olur.
Hamilelik döneminde hipertiroidinin radyoaktif iyot ( RAI=atom) ile tedavisi bebekte sakatlık yapması nedeniyle sakıncalıdır. Hatta gebe kalmazdan önce hipertiroidi nedeniyle RAI ile tedavi gören kadınların atom tedavisi uygulandıktan sonra en az 6 – 12 ay süreyle hamile kalmamaları gerekir.
Emzirme Döneminde Hipertiroidi Tedavisi.
Doğum sonrası emzirme döneminde hipertiroidi devam ederse veya yeniden ortaya çıkarsa emziren kadınlara en fazla 250–400 mg/gün kadar dozda Propiltiourasil tablet veya 25–40 mg/gün Metimazol tablet verilebilir. Bu dozlarda emzirmeyi kesmeye gerek yoktur. Eğer daha yüksek dozlar kullanmak gerekirse o zaman bebeğin tiroid hormonlarını takip etmek gerekir; çünkü bu ilaçlar süt ile çocuğa geçerek onun tiroid bezinin çalışmasını azaltabilir.
Sonuç olarak; Gebelik döneminde tiroid bezi hastalıkları hem anne hem de fetus için önemli sorunları beraberinde getirmektedir. Bu nedenle hamilelik öncesi tiroid bezi hastalığı saptanan kadınlarda hamile kalmadan önce tiroid fonksiyon testlerine bakılması gerekir. Hamilelik süresinde tiroid bezinin tembel veya fazla çalışması yakından izlenilmeli ve mutlaka tedavi edilmelidir.
Kaygı her insanın hissettiği normal bir duygudur diyor, psikoloji bilimi. Peki, kaygı ne zaman normal ne zaman hastalık oluyor? İnsanoğluna bahşedilmiş ve hayatta kalmayı sağlayan bir duygu değil midir? Örneğin karşınıza vahşi ve çok zehirli bir yılan çıktı ve size bakıyor onun size zarar vereceğine ve hayatınızı sonlandıracağına dair kaygınız olmadığında kaçma eğiliminde olur musunuz? Ya da ertesi gün çok önemli bir sınavınız var o sınavda, başarısız olmak ve sınıfta kalmakla ilgili kaygınız olmasa çalışır mısınız? Cevap:HAYIR.
Hayatımızın birçok bölümünde kaygı hareketi, çabayı ve başarıyı doğuran bir duygu durumken ne zaman hastalık oluyor? Hayatta her şeyin bir dengesi var ise kaygının da aşırısı dengeyi bozmaktadır. Bu bozulan denge hem vücudu hem de zihinsel faaliyetleri etkilemektedir. Kaygı birçok bedensel faaliyeti etkilediği için çoğu kaygı bozukluğu olan insanlar soluğu hastanede alıyorlar.
İştekaygının bedensel işaretleri:
Baş ağrısı
Kaygı bozukluğu olan kişilerde beden de duyumsanan ağrılar ön plandadır, bu ağrılardan en çok rastlanılanı ise baş ağrısıdır. Peki, kaygıya bağlı baş ağrısı diğer rahatsızlıkların neden olduğu baş ağrısından nasıl ayrılıyor? Hiçbir sebep yokken ortaya çıkan ve her türlü ışık, ses ve diğer etkenlerden izole edilmiş ortamlarda da devam etmesi ile ayrılıyor.
Mide bulantısı
Uzun yıllardan beri stres ve ülser arasında bir ilişkinin varlığı savunulmuştur. Hatta İkinci Dünya savaşı sırasında fazla duygusal gerilim yaşayan havacılarda ülser rahatsızlığının olduğu belirlenmiştir. Mide günlük yaşamdan en çok etkilen organlardan bir tanesidir dolayısıyla kaygılı kişilerin birçoğunda da mide rahatsızlıklarına rastlanabilmektedir. Özellikle mide bulantısı ve mide de şişkinlik yaşanmaktadır. Kaygılı olunca yemek yiyememe veya aşırı yeme gibi davranışların da mide rahatsızlıklarına sebep olacağı düşünülmektedir.
Kalp çarpıntısı
Kardiyoloji polikliniklerine başvuran hastaların %57’sinin kaygı bozukluğu olan hastalar olduğunu biliyor muydunuz? Yoğun kaygı yaşayan kişilerde kalp çarpıntısı şikâyeti kalp krizi geçiriyor olmaya yönelik düşünceyi arttırmakta ve insanlar kendilerini hastanede bulmaktadır.
Nefes darlığı
Nefes almakta güçlük mü çekiyorsunuz? Sanki birisi sizin boğazınızı mı sıkıyor? Ağır bir şey göğsünüzün üzerine oturuyor gibi mi geliyor? Bu şikâyetler sık sık hastanelerin acil servisine gitmenize sebep oluyor ve doktorlar hiçbir problem yok mu diyor? İşte kaygı bozukluğunda görülen bedensel şikâyetlerden biri de herhangi biyolojik sebep yokken nefes darlığı ve boğulma hissidir.
Baş dönmesi ve Sersemlik
Kaygılar yoğunlaştığında baş etme gücünü bulabilmek için nefes alış verişimizde hızlanma olmaya başlar bu hızlanma beynimize olması gerekenden fazla oksijenin gitmesine sebep olur. Beynimize giden fazla oksijen baş dönmesini ve sersemlik hissini tetiklediği için kaygı bozukluklarında baş dönmesi ve sersemlik hissi gibi şikâyetler ortaya çıkar.
Bağırsak hareketleri
Mide kadar, yoğun yaşanan kaygıdan etkilenen diğer bir organ ise bağırsaktır. Kaygı bozukluğu olan bir kişi karın ağrıları, sık tuvalet ihtiyacı, isal ve kabızlık gibi problemlerle karşılaşabilir. Mesela bir öğrenci sınavla ilgili yoğun kaygı yaşıyorsa sınav ortasında sık tuvalete gitme ihtiyacı duyabilir.
Titreme
Kaygı bozukluğu olan birçok insanda titreme şikâyeti gözlenebilir örneğin kaygıyı tetikleyen bir uyaranla karşı karşıya kalmışsa özellikle ellerde titreme görülebilir. Titreme ve sarsılma uzun bir süre devam ediyorsa ve kontrol edemiyorsanız bu kaygı bozukluğunun işareti olabilir.
Terleme
Bir spor salonunda spor yaparken terlemeniz gayet normaldir ama diyelim ki sosyal ortamda olmakla ilgili kaygılarınız var ve birçok insan önünde sunum yapmanız gerekiyor sunum öncesinde terlemeye başlamanız ve bu kaygı durumundan uzaklaşana kadar devam etmesi sizin kaygı seviyenizin çok yüksek olduğunu gösteriyor.
Kas Ağrıları
Üzüntüler, kaygılar ve korkular gibi birçok duygunun çok fazla ifade edilmediği toplumlarda bu duygular çoğunlukla kronik ağrılarla ortaya çıkarlar. Örneğin Japonya da duyguların çok ifade edilmediği ve Japonların psikolojik sorunlarını somatik şikâyetlerle ortaya koydukları bulunmuş. Depresyon hastası olan Japon ve Amerikalılarla yapılan bir araştırmada duygusal problemleri ifade etme yöntemi araştırılmıştır. Japon depresyon hastalarının Amerikalı depresyon hastalarına göre daha çok rahatsızlıklarına ait semptomları fiziksel ağrılar olarak (baş ve boyun ağrıları) ifade ettikleri ve psikolojik sorunlarından da söz etmedikleri ortaya çıkmıştır. Türk toplumunda da durum çok benzerdir örneğin duyguların ifade edilmesi çok kabul görmez, depresyon ve kaygı gibi rahatsızlıklar zayıflık olarak nitelendirildiği için daha çok karşılaşılan fiziksel ağrılar dikkate alınmakta ve kabul görmektedir. Kaygı bozukluğu yaşayan insanların en çok şikâyet ettikleri kas ağrıları ise boyun ve sırt bölgesinde olan kas ağrılarıdır.
Halsizlik
Kaygı durumunda yorucu aktivitelerin olmamasına rağmen halsizlik duyulması vücudumuzun kaygıyla beraber çok fazla kasılmasının etkisidir. Uzun süreli ve gereğinden fazla kasılan vücudumuzda yorgunluk ve halsizlik hissi gayet doğaldır.
Çok yoğun ve uzun süreli yaşanan kaygı duygusu vücudumuzda gerilimin artmasına sebep oluyor ve bu belirtilerin hepsi veya birçoğu ortaya çıkabiliyor. İnsan vücudu muntazam bir mekanizmaya sahiptir dolayısıyla kaygıya sebep olan uyaranla karşılaşılıp baş edilemediği takdirde vücudumuz bir binanın yangın alarmı gibi sinyal vermeye başlıyor. Eğer sizin vücudunuzda da bu sinyaller varsa savaşmanız ve baş etmeniz gereken bir problem var demektir.
İmmunoterapi bağışıklık sisteminin tedavi edilmesi demektir.
Bağışıklık sistemi hangi hallerde bozulmuştur?
Basit bir gripal enfeksiyondan tutun da ağır kanser kastalıkları, romatizmal hastalıklar, sık çıkan oral aftlar uçuklar gibi durumların tümünde bağışıklık sistemi bozulmuştur.
Hemen tüm hastalıkların zemininde bağışıklık sistemi temelde etkilendiği ve aktive olduğu için immunoterapinin etkin kullanımı aslında bir çok hastalığın sağaltımında kullanılabilmektedir.
Kanser hastalarında immunoterapi gerekli mi? Yararları neler? Nasıl Uygulanır? Herkes uygun mudur?
Kanser hastalarında immunoterapi çok önemlidir. Mutlaka uygulanmalıdır. Hastanın yaşam kalitesini %100 arttırır. Bağışıklığını düzeltmeye yönelik tek tedavi seçeneği olduğu için, bağışıklığı bozulduğundan dolayı hastalanmış olan bu grup hastada sonuç almamak diye bir şey söz konusu değildir. Sadece hastalık terminal dönemde ise yanıt çok az olabilmektedir. Ancak bugün biliyoruz ki terminal dönemde olduğu zannedilip immünoterapi başlanmış hastalarda da çok iyi yanıtlar alınmıştır.
Bilindiği üzere günümüzde son 100 yıldır kanser tedavisinde daima bağışıklığı öldüren tedaviler tek seçenek olmuştur. Zaten bağışıklığı çökkün olan bu hastalar kemoterapi ve radyoterapi denilen tedavileri alarak bağışıklık sistemlerine daha büyük darbe almaktadırlar ve kanserle mücadele edebilecek hiç güçleri kalmamaktadır. Kanserle mücadele etmesi gereken akyuvarlar dediğimiz hücrelerimiz yani lökositlerimiz ve bunların en iyi bilinenleri dentritik hücreler , doğal öldürücü hücreler (natural killer hücre) ve diğerleri bu darbeleyici ve seçici olmayan tedaviler ile yok edilmekte olup kanserle başetmesi gereken ana hücreler hastalarda baştan öldürülmektedir. Tam tersi olarak da kanser kök hücreleri kemoterapi ve radyoterapinin etkisi ile gidrek güçlenmekte ve hastalık daha agresif olarak artıp çoğalıp , daha yayılımcı (metastaz) bir seyir arz etmektedir. Hastanın bağışıklığı tüm bu etkenler altında tabii ki daha da çökmektedir ve dönüşü olmayan bir yola doğru sürüklenmektedir. Maalesef kemoterapi ve radyoterapinin keşfi ile beraber yaklaşık 80 yıldır hep aynı hatalar tekrarlanarak hastalar ölmeye devam etmektedir.
Yapmamız gerekenler artık değişmelidir. Olay bağışıklık sisteminin çökmesi ile gelişiyor ise çözüm de bağışıklığın düzeltilmesi ve güçlendirilmesi olmalıdır. Bu konuda tek çüzüm immunoterapidir. Gen terapileridir. Bu tedavilerin önü açılmalıdır. Daha çok çalışma yapılmalıdır.
İMMUNOTERAPİK TEDAVİDE NELER YAPILMAKTADIR?
Bu tedavi anlaşıldığı üzere her tip kanser hastasına uygundur.. Kanser hastalığında immunoterapik tedavi alacak iseniz hastalığınızın tipi önemli değildir. Hastalık zaten sistemiktir. Sistem çözüme ulaştırılacaktır. Sistemde var olan arızalarınız bulunup düzeltilecektir.
Örneğin barsak flora analiziniz çok önemlidir. Barsağınızın nasıl çalıştığı çok ince detayına kadar araştırılıp kötü yönleri tedavi edilecektir. Ölüm Barsakta Gizlidir !!! Size özel bir diet başlanacaktır. Bu diet çok önemlidir ve tüm bağışıklık sistem problemi olan hastalarda uygulanmaktadır.
Bağışıklığın bozulma derecesini analiz eden basit kan testleri önemkidir.
Fizik muayene ve dikkatli anamnez( hastanın öyküsü) hekimi yönlendiren en önemli belirteçlerdir. Bu bulgular toparlandıktan sonra tedavi şemasını belirlemek kolaylaşır. Tedavi herzaman kişiye özel olmak zorundadır.
İMMUNOTERAPİ KİMLER İÇİN FAYDALIDIR?
İmmunoterapi temelinde bağışıklık sistem bozukluğu olan tüm hastalıklarda kullanılabilecek bir tedavi seçeneğidir.
Örneğin, tüm iltihaplı romatizmalar ( romatoid artrit, Sistemik lupus , skleroderma , dermatomyozit , behçet, sedef hastalığı vs tüm otoimmün hastalıklar… )
Tüm kanserler , lenfoma ve lösemiler …..
İmmün yetmezlik sendromları edinsel (AİDS) veya konjenital ,
Hashimato tiroidit
Hepatitler HBV , HCV , HBV+HDV vs
Kronik veya akut ağır enfeksiyonlar , tüberküloz vs
Yukarıda görüldüğü üzere immünoterapi bağışıklığımızın zayıf düştüğü tüm durumlarda yardımcıdır ve başvurulmalıdır. Hayat kurtarıcı olabilir.
Toplumda korku ve kaygı iç içe geçmiş iki farklı terimdir. Hatta insanlar bu terimleri birbirinin yerine kullanarak yaşadıkları durumu anlatmaktadır. Aslında, her korkunun içinde biraz kaygı, her kaygının içinde de korku vardır ama aynı değildirler. Neden bu duyguları birbirinden ayrıştırmak gerekir? Duyguların farkında olmak ve doğru tanımlamak bu duygulara sebep olan uyaranları bulmaya yardım eder. Dolayısıyla, farkındalık bu duygulardan kaynaklanan problemlere doğru çözümler getirmeye katkı sağlayacaktır.
Korku (fear) Almancadan gelen bir terimdir. Bu dilde, köken aldığı kelime beklemek, pusuda yatmak veya saldırmak anlamına gelmektedir. Korku, dış dünyada karşı karşıya geldiğimiz kişi, olay ve olgu gibi tehditlere verdiğimiz duygusal tepkidir. Örneğin, ormanlık bir alanda piknik yapıyorsunuz ve üzerinize büyük bir örümceğin tırmandığını görüyorsunuz vereceğiniz duygusal tepki korku olacaktır. Korktuğunuz zaman vücudunuzda tepki verecektir. Daha hızlı nefes almaya başlayacaksınız kalbiniz daha hızlı çarpacak, titreyeceksiniz, bütün kaslarınız kasılacaktır.
Kaygı(anxiety), Latince “tıkanma”, “boğulma” anlamına gelen “angere” kökünden türetilmiştir. Kaygı, korkuda olduğu gibi bir tehdit algısına cevaptır ama kaynağı belli değildir içten gelen belirsiz tehditler durumunda ortaya çıkan bir duygudur. Yani kaygı genellikle fiziksel bir tehdittin olmadığı durumlarda kötü bir şey olacakmış hissi olarak tanımlanabilir. Bir öğrenciyi ele alalım, matematik dersi sırasında öğretmen tahtaya bir problem yazıyor ve bu öğrenciden tahtada bu problemi çözmesini istiyor. Öğrenci zihninde, tahtaya çıkıp soruyu yapamaması durumunda arkadaşlarının ona güleceği dalga geçeceği ve onu dışlayacağı ile ilgili düşünceler oluşuyorsa öğrencinin yaşayacağı duygu kaygıdır. Kaygıda da yaşanacak fiziksel belirtiler korkuda bahsettiğimizle benzer olacaktır.
Kaygı ve korku arasındaki diğer farklar ise kaygı daha kroniktir, korku akuttur. Yani kaygı çok yoğun olmamakla beraber süreğen bir duygudur, korku ise ani olup çok şiddetli yaşanan bir duygudur. Kaygının aşırısı anksiyete veya kaygı bozukluğu olarak adlandırılırken, korkunun fazlası fobi olarak adlandırılır.
Kaygı ile korkuyu birbirinden ayırmak için daha açık bir örnekle gidelim. Bangi-Jamping kursuna gidiyorsunuz. Grup olarak çok yüksek olan Yeni Zelanda’daki Kawarau Köprüsünden kendinizi esnek bir ip aracılığı ile aşağıya atacaksınız. Grup arkadaşlarınız sırası ile kendilerini aşağı atarken ve sıra size yaklaşırken kalp atışlarınız hızlanıyor nefes alış verişiniz artıyor ve titremeye terlemeye başlıyorsunuz. Eğer köprüden atlarken ipin kopacağını ve sizin aşağıya düşüp öleceğinizi düşünüyorsanız bu korkudur. Eğer düşüp ölmekle ilgili korkunuz yok ama kendinizi aşağı atarken atacağınız çığlıktan dolayı rezil olacağınızı ve arkadaşlarınızın sizi beğenmeyeceğini düşünüyorsanız bu kaygıdır.
Kaygı ve korku gibi duygular insanın hayatında hep var olacaktır. Doğamızda var olan bu duyguları fark etmek ve tanımak kendimizi tanımanın başlangıcı olacaktır. Bu duyguları yaşamaktan korkmak yerine anlamak ve olması gerektiği kadar hayatımıza katmak mutlu, başarılı ve huzurlu bir yaşam döngüsü sağlayacaktır.
Ben buna inanmayan hekimlerden olduğum için sürekli arayışım ve araştırmalarım bu yönde devam etmiştir.
Sonuç olarak ulaştığım gerçekler inançlarımı destekler nitelektedir. Uzun yıllar yapmış olduğum bir çok genetik hastalık üzerindeki araştırmaları ve ulaşmış olduğum başarılı sonuçları siz değerli hastalarımla paylaşmak amacı ile bu makaleyi kaleme almış bulunmaktayım.
Genetik hastalıklardan örnekler ile bahsedecek olursak ,
KANSER :
Genetik olarak ailede kanser olması bizim de kanser olacağımız anlamına gelmeyebilir.. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kanser hastalığına yakalanma riski hızla artmaktadır. Bunun nedeni ile ilgili bir çok teori öne sürülmüştür. En önemli sorun bağışıklığımızın giderek çökmesidir. Kanser hastalığının temelinde bağışıklığın çalışmaması yatar. Bağışıklığımız çalışırsa hergün vücudumuzda halihazırda üretilen kanser hücrelerini zaten tanır ve yokedebiliriz. Tam tersi olursa kanser giderek yayılır ve bizi yener. Eğer bağışıklığımızı baştan itibaren yüksek tutar ve kanser yapan ana etkenlerden uzak kalırsak ne kadar yüksek risk yaşarsak yaşayalım kanser olmadan da bu hayatı doğru düzgün yaşayabiliriz. İmmunoterapi bu nedenle kanserin tüm tiplerinde asıl tedavidir. İmmünoterapi bağışıklık sistemini güçlendirme , yanlış çalışan yönlerini tespit edip düzeltme tedavisidir.
HASHİMATO TİROİDİT
Ailede olan ve Türkiye’de de yaygın olarak bulunan genetik hastalıklardandır ancak biz bağışıklık sistemimizi tedavi ederek bu hastalığı atlatabilir veya tamamen kontrol altına alabiliriz. Kalıcı hipotiroididen kurtarabiliriz. İmmunoterapiye çok iyi yanıt verir.
AİLESEL POLİKİSTİK BÖBREK HASTALIĞI
Adı üstünde ailesel yani genetik geçişi en iyi bilinen otozomal dominant geçişli bir genetik hastalıktır. Hastalığın gidişatını hem durdurabilir ilerlemesini engelleyebilir dializ hastası olmaktan eğer hastayı doğru evrede yakaladıysak engelleyebiliriz….
FMF yani AİLEVİ AKDENİZ ATEŞİ
En bilinen genetik hastalıklardan biridir ve engellenebilir, kontrol altına rahatlıkla alınabilir, komplikasyonlardan korunulanabilinir. Ancak bu konuda hala böyle olabadığına dair eksik bilgi ve inanışlar sağlık çalışanlarında bile mevcuttur. Halbuki immunoterapiye en iyi yanıt veren hastalıkların başında gelir.
BEHÇET HASTALIĞI
Genetik yatkınlığı ve geçişi bilinen hastalıklardandır. İmmunoterapiye çok iyi yanıt verir ve kontrolü , gidişatı kolaylaşır.
FAP (Familial adenomatöz polip hastalığı)
Sindirim kanalında özellikle kolonda yani kalınbarsakta bir çok sayıda kötü huyluya dönüşme potansiyeli taşıyan polipler mevcuttur. Adından da anlaşılacağı üzere ailesel yani genetik bir hastalıktır ve hayatın belli bir döneminde bu polipler kanserleşir. Bu nedenle bu hastalarda genelde uygulanan tek yöntem kalın barsağın tümüyle operasyonla alınmasıdır ancak hastanın tüm sindirim kanalında yani midesinde yemek borusunda ince barsağında polipler olabilir ve onlar da kanserleşebilir. Yani bu ameliyatlar bir çözünm değildir. Sistemi düzeltmek ve kanserleşmeyi sağlayan bağışıklığı düzeltmek gerekmektedir.
SEDEF HASTALIĞI
Tüm romatizmal hastalıklar gibi genetik yatkınlık mevcuttur ve immünoterapiye çok iyi yanıt alınır.
VİTİLİGO
Otoimmün bir hastalıktır. Genetik hastalıklar (hashimato tiroidit) ile ilişkilidir. İmmünoterapiye çok iyi yanıt vermektedir.
ESANSİYEL HİPERTANSİYON
Genetik yatkınlıkla oluştuğu düşünülmesi günümüzdeki en büyük yanılgıdır. En rahat çözümlenebilecek ve kurtulabilinecek hastalıkların başında gelir. Ailemizde yüksek tansiyon varsa ve biz risk altında isek tansiyonlarımız yenbi yeni çıkmaya başladı ise hiç ilaç başlanmadan bu hastalıktan ömür boyu kurtulabiliriz veya ilaç başlandı ise bile hastalığın gidişatını durdurabiliriz..
DİABETES MELLİTUS TİP 2
Ailemizde yaygın şeker hastalığının bulunması bizim de gelecekte bu riski taşıdığımız anlamına gelmektedir. Hele de Türkiye’de iki kişiden birinin bu riski taşıdığını biliyorsak zaten şeker hastalığına yakalanmanın çok uzağında olmadığımızı da biliriz. Bu nedenle çok erken yaşlarda önlemler alınmalıdır. D vitamin düzeyi yıllık olarak ölçümlenmeli, sağlıklı beslenme alışkanlığı ve spor hayata sokulmalı gizli şeker veya insülin direnci başlar başlamaz tedavi edilip bu hastalıktan ömür boyu kurtulunmalıdır. Ailemizin kaderindeki gibi bekleyip şeker hastası olmanın bir anlamı günümüzde yoktur.
AİLESEL KALP (KORONER ARTER ) HASTALIKLARI ; İNME , BEYİN KANAMALARI GİBİ DAMAR SORUNLARI
Bu hasta veya risk grubunda ailede erken yaşya kalp krizi , inme , beyin kanması geçirme veya ani ölüm mevcuttur. Bu grup hasta tüm dünyada azımsanmayacak kadar çoktur. LpA (lipoprotein A ) , homosistein gibi değerleri yüksektir. Her ne kadar olay genetik gibi görülse de bu grupta immünoterapi tedavisi çok işe yaramakta olup hem hasta olanları diğer ataklardan korumakta , hem de henüz atak geçirmemiş olanları ömür boyu koruyabilmektedir.
Tüm bu hastalarda %100 gizli şeker ve/veya şeker ve/veya insülin direnci mevcuttur. Aslında bu üç tanı da aynı kapıya çıkar. Bu hastaları bu açıdan çok iyi bir şekilde irdelemek gereklidir. Barsak floraları ileri düzeyde bozuktur ve barsak mantarı (candida) geliştirme riski artmıştır. Şiddetli gıda intoleransları vardır (laktoz ve gluten) Bağışıklıkları bir çok tehtid altındadır. Tüm bu tehtidlerin tektek tanımlanarak tedavileinin bir immünoterapist tarafından itina ile yapılması halinde genetik hastalıkları yüzde yüz şifa ile sonuçlanabilir.
Bu hastalıkların isimleri saymakla bitmez çünkü bir çok hastalığın zemininde genetiğimiz ve bağışıklığımız yatmaktadır. Araştırmalarım sürmektedir.
Eğitim hayatınız boyunca birçok sınava tabi tutulursunuz. Bu sınavların bazıları geleceğinize önemli ölçüde yön veren sınavlardır. Aylarca hatta yıllarca bu sınavlar için hazırlık yaparsınız. En iyi kursları, öğretmenleri ve kaynakları araştırırsınız. Günlük yaşantınızda, evdeki yaşantınızda hatta aile hayatınızda da önemli değişiklikler yaparsınız. En iyi şekilde motive olup sınava hazırlanmak istersiniz. Fakat “sınav kaygısı” ile de karşı karşıya kalırsınız.
Kaygı kısaca endişe, tedirginlik, sıkıntı olarak tanımlanan duygudur. Yüksek kaygı dikkat ve öğrenmeyi önemli ölçüde olumsuz etkilemektedir. Normal düzeydeki kaygı kişiye zarar vermez. Aksine yapılan işe isteği arttırır, enerji üretir ve daha iyi motive eder. Öyleyse amaç kaygıyı ortadan kaldırmak değil, yaşanılan kaygıyı belli bir düzeyde tutarak yararımıza çevirmek.
Sınav kaygısı, sınav öncesinde öğrenilen bilginin etkili bir biçimde kullanılmasına engel olur ve başarının düşmesine sebep olur.
Kişiler kaygı yaratan durumdan kaçma ya da bu durumla savaşma tepkisi gösterir. Kaçma davranışı rahatlamayı sağlar, rahatlama da kaçma davranışını pekiştirir ve işte bu döngü kaygıyı daha da arttırır.
Sınav kaygısı ile savaşmadan önce onu iyice tanımamız gerekir. Kaygıya neden olan durumları ve engellerimizi iyi anlamak ilk adımımız olmalı.
Sınav kaygısına neden olan durumlar;
Sınava ilişkin düşünce, inanç ve beklentiler
Ders çalışma alışkanlığı
Yüksek beklenti düzeyi
Mükemmeliyetçi yaklaşım
Erteleme davranışı
Başarısız olma korkusu
Bu durumları saptadıktan sonra eylem planınızı harekete geçiriniz.
Sınava ilişkin olumsuz düşünce ve inançlarınızı değiştirip kendinizi rahatlatacağınız senaryoları zihninizde canlandırabilirsiniz. Örneğin: Sınav anında ya elim ayağım birbirine dolanırsa yerine sınavda bildiğiniz soruları ne kadar rahatça çözdüğünüzü düşünün.
Ders çalışma yönteminizi değiştirerek daha verimli ve etkili bir çalışma yöntemi kaygınızı azaltacaktır.
Hedef belirlerken çıtayı çok yüksek tutmak yerine daha ulaşılabilir hedefler koyabilirsiniz.
Görev ve sorumluluklarınızı ertelemeyip, planlı ve programlı çalışmak daha iyi sonuçlar verecektir.