Yazar: C8H

  • Kapsül endoskopi nedir?

    Kapsül endoskopi sindirim sisteminin kapsül kamera aracılığıyla incelenmesi işlemidir. Standart endoskopiden farklı olarak fiberoptik kablolar kullanmak yerine, içinde kamera bulunan bir kapsülün yutulması ve bu kapsülün sindirim sistemi boyunca görüntü kaydetmesi ile yapılır. Bu görüntüler hastanın üzerinde taşınan bir cihaz tarafından kaydedilir ve daha sonra monitörde incelenir. Kapsül yutulduktan sonra yaklaşık 8 saat boyunca kayıt alınır, 10 saat sonra vücudu terk eder. Kayıt için karına yapıştırılan sensorlar kullanılır. İşlem bitince bu sensorlar çıkartılır.

    İşlemin standart endoskopiden diğer bir önemli farkı, herhangi bir sedasyon (uyutma) gerektirmemesi, üzerinizde kayıt cihazını taşırken normal günlük aktivitelerinizi sürdürebilmenizdir.

    Bugün için üç çeşit kapsül mevcuttur;

    PillCam ESO 2: özofagus (yemek borusu) kapsülü

    PillCam SB 2 : ince bağırsak kapsülü

    PillCam Colon : kalın bağırsak kapsülü

    İnce bağırsak incelemesi günümüzde en çok kullanılan kapsül endoskopi yöntemidir. Sindirim sistemi kanamalarında, mide ve kalın bağırsakta kanama nedeninin bulunamadığı durumlarda, Crohn hastalığı gibi iltihaplı bağırsak hastalıklarının incelemesinde, ya da ince bağırsak tümörleri gibi hastalıklarda kullanılmaktadır.

    Kapsül Kolonoskopi

    Kolon kapsülü ile yapılan kolonoskopi son yıllarda kullanılmaya başlanılmış bir inceleme yöntemidir. Kalın bağırsak incelemesinde günümüzde hala en duyarlı yöntem standard kolonoskopidir ancak bunun yapılamadığı hastalarda (örneğin sedasyon kontrendikasyonu –uyutmanın sakıncalı olduğu- olan hastalar ya da kolonoskopi işlemini kabul etmeyen hastalar) kapsül kolonoskopi tarama amacıyla kullanılabilir, çünkü ağrısız bir işlem olduğu için analjezi ve sedasyon gerektirmez. Birgün önceden yapılan bağırsak temizliğinden sonra, takibeden sabah kapsül yutulur. On saat kadar işlem sürer, bunun 8 saatinde kalın bağırsak görüntüsü kaydedilir.Bu sürenin bitiminden sonra kapsül dışkı ile kendiliğinden atılır. Kaydedilmiş olan bu görüntüler hekim tarafından daha sonra izlenerek rapor edilir.

    İşlemin sürdüğü 10 saat boyunca hastanın yatması gerekmez, üzerinde taşıdığı kayıt cihazıyla günlük aktivitelerini sürdürebilir.

  • Anda mısın?

    Anda mısın?

    Mindfulness ( bilinçli farkındalık), son zamanlarda konuşulan popüler bir kavram. Bir felsefe ya da bir psikoterapi yöntemi olduğunu söyleyen de var; meditasyon yöntemi, ya da bir yoga felsefesi gibi düşünen de. “Carpe diem” mantığıyla açıklanan yanlış bilgiler de oldukça fazla. Aslında mindfulness; eğitimlerle, uygulamalarla ve düzenli egzersizlerle daha iyi anlaşılabilecek, son zamanlarda yaygınlaşan ve bilimselliği kanıtlanan yeni bir akım.  Bu yazımda, Mindfulness’ın, temel bir kavram olarak ne olduğundan ve ne işe yaradığından bahsedeceğim. Bunun yanında, pek çok yönü olan Mindfulness kavramını; kendi deneyimlerimden sonra beni en çok etkileyen, derinden yararını hissettiğim ve hayatıma adapte edebildiğim kısmından bahsetmek istiyorum.

    Mindfulness ( bilinçli farkındalık), kaynaklarda ufak değişikliklerle birlikte genel olarak şöyle tanımlanır: Tam da şu an; var olduğumuz an içerisinde tüm bedenimizle birlikte, etrafımızda gerçekleşenleri olduğu gibi fark etmek. Anı fark etmek de ne demek, aslında olduğumuz anda olmama ihtimalimiz var mı diye sorabilirsiniz kendinize. Şimdi düşünelim.

    Düşüncelerinde bir sen varsın, geçmiş zamanda bir sen varsın ya da gelecekte olması muhtemel bir olayın içinde sen varsın.  Peki, bulunduğun an içerisindeki sen, nerede?

    Olduğumuz an içerisinde kalmak kendiliğinde olan bir olay değildir. Evet, hayatın doğal bir akışı var ve bu doğal akış içinde olduğumuzu hepimiz biliyoruz ancak bu akışı ne kadar fark edip hissedebiliyoruz? Yaşadığımız çağda her geçen gün, her şey daha da hızlı ilerlemeye başlıyor.  İşte tam da bu yüzden anda kalmaya çalışmak, hızla akan zamanda anda durabilmek, olduğumuz an içerisinde olanları gözlemlemek,  istenilerek yapılması mümkün, bilinçli yapılan bir eylemdir. Ancak bilinçli bir şekilde ve yavaş yavaş alışkanlık haline getirerek, anda olanlara dikkat etmeye başlayabiliriz. Çünkü Mindfulness’ın temelde kabul ettiği ve esas ilgilendiği kısım burasıdır: zihin uçuşan bir şeydir.  Çoğu zaman şu an içerisinde değilizdir. Geçmiş ya da gelecekle ilgili herhangi bir duygu ya da düşünce; bizi,  şu anı fark etmekten alıkoyar. Kafamıza takılan herhangi bir sorun varken, çoğu zaman onu düşünürken buluruz kendimizi. Science dergisinde yayınlanan bir makalede, uçuşan zihin kavramı şu şekilde açıklanmıştır: ”İnsanlar, hayvanlardan farklı olarak zamanlarının büyük bir kısmını çevrelerinde o anda orada olmayan ya da olma olasılığı bile olmayan veya şu anda burada olmasa da geçmişte olup bitmiş olayları düşünmekle geçiriyor.” *

    Televizyon izlerken düşüncelere dalmış olduğunuzu fark ettiğiniz oldu m? Çocuklarınızın anne- baba diye seslendiğini 3 seferde duyduğunuz? Ya da bir kitap okurken sayfa bittiğinde hiç bir şey okumadığınızı fark ettiğiniz? Yaşadığımız deneyim; bedenen orada o andayken başka diyarlarda gezinip yorulan bir zihin, çözülmesi için gereken enerjimizin tükenişinden başka bir şey değil aslında… Minfulness, bu yorgun zamanlarda bir durak noktası.  Orada o anda olanları olduğu gibi gözlemlemek ve olduğu gibi kabul etmek için bir mola zamanı.

    Peki, ne olmasını bekliyoruz. Yazının başından beri tanımlamaya çalıştığım kavramı, anda kalmayı sağladığımızda neyin değişmesin bekliyoruz? Aslına bakarsanız bir beklenti içine girmiyorum. Anda kalmak, mindful olmak bir varış noktası değil, bir durak. Ara sıra da olsa deneyimlediğim, yani anda kalmaya çalışmak zihnimi meşgul eden her neyse ( geçmiş ya da gelecekle ilgili düşünce ve duygular), onlarla arama mesafe koymamı sağlayan bir durak noktası evet.

    Bize gitmekten yorulduğumuz uzun bir şehirlerarası yolda kısa bir mola, nefes aldığımız, soluklandığımız, su içip elimizi yüzümüzü yıkadığımız bir mola yeri olarak düşünebilir.  Bize, nefes alarak dinlediğimiz bir alan yaratmamıza fırsat verir. Minfulness bir dost olsaydı bence şunları fısıldardı kulağımıza:

    Dur bir sakin ol. Şu an nerde nefes alıyorsun, hangi kokular geliyor burnuna; etrafında yükselip alçalan, yer değiştiren sesleri duyabiliyor musun? Duyguların, düşüncelerin olduğu yerde kalsın, neden nasıl diye sorma kendine, sadece etrafında olanlara dikkat et. Eminim, dinlendiğini fark edeceksin…”

    Bahsettiğim şey, sihirli bir değnek değmiş gibi sorunların çözülmesini beklemek değil; ya da hipnotize olup geçmişe gitmek ya da geleceği bir şekilde öngörmek de değil. Aksine, sorunlar her neredeyse ve hangi zamandaysa onların peşinden gitmeyi bırakmak. Sorun ya geçmişle ilgili ya gelecekle ilgili; ya aile hayatınla ilgili ya da işinle ilgili. Belki çok sevdiğin arkadaşına kızdın, belki keşkelerin yakanı bırakmıyor. Onlar her kimle ilgiliyse ve hangi zamana aitse orda kalsın; çünkü var olduğun bu anda seninle değiller. Onları bu ana taşıyan sensin ve olduğun ana dikkat ederek bu anı kendine ayırabilirsin. Aslında bu senin en özgür alanın. Ve bu anı kendine ayırmayı unutmuşken bunu yapabilir, bu anın içinde olanları fark edebilir ve mola zamanını, kendi özgür alanını yaratabilirsin.

    Dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta var burada. Bahsettiğimiz gibi zihin, uçuşan bir şeydir; bu yüzden bu deneyim esnasında dikkatimiz dağılabilir. Ana odaklanmaya fark etmeye çalışırken dağılabilir, zihnimiz uçuşmaya başlayabilir, düşünceler tekrar aklımızı meşgul edebilir. Problem değil. Yapmamız gereken tekrar ana odaklanmaya devam etmeye çalışmak. Kendimizi yargılamadan, düşüncelerimizi yorumlamadan, onların geçip gitmesini izlemek, tekrar tekrar ana dönmeyi deneyimlemek.

    Şu an bir kafede oturuyorum, geleceğimle ilgili bir takım endişeli düşüncelerim beni esir almış durumda. Yapılması gereken işlerim var, hepsi birbirine girmiş. Hepsini kabul ediyorum.  Şu an burada benimleler mi gerçekten? Onu bir paket gibi yanımda mı taşıyorum? Gittiğim her yere, her ana götürebiliyor muyum? Evet. Peki, götürmeseydim ne olurdu? Evde bırakıp çıkabilsem ah ne güzel olurdu. İşte şuan, bu kafede otururken onların yanımda olmadığını fark etmek istiyorum. Bunu bilinçli bir şekilde yapıyorum. Onları evde unutmuşum gibi. Otomatik pilottan çıkıp kendime mola zamanı yaratmak istiyorum.

    Yan kafede çalan şarkıya kulak veriyorum. Sahilde yürüyen insanları görüyorum. Bir de denize girenler var, deniz dalgalı ve hafif bir rüzgar esiyor. Fincanımdaki kahveyi yudumluyorum, biraz soğutmuşum sanırım. Yudumu alırken halen gitmemiş olan kahve kokusu gülümsetiyor beni.  Bedenimin, oturduğum sandalyeyle bağımı hissetmeye çalışıyorum. Otururken iki ayağımla yere dokunduğumu fark ediyorum. Kollarım sandalyenin demir kollarına yapışmış gibi, biraz ısınmışlar. Tam bu sırada aklıma, akşamki davette ne giyeceğime halen karar veremediğim geldi. Biraz gergin hissettim sanırım. Sorun değil. Tekrar ana dönüyorum, sanırım çalan şarkı değişmiş. Rüzgar hala esmeye devam ediyor hafif hafif.

    Şu an da etrafımda olanları 5 duyu organımla algılayabilmeyi deniyorum. Etrafımda, gerçekten etrafımda olanlara keşif yapar gibi dikkat ediyorum. . Algıladıklarım, az önce bahsettiğim gelecek kaygılarımdan çok farklı bir deneyim oluyor benim için… Sanırım artık kalkmam gerekiyor. Akşamki davete hazırlanmak için eve uğramam gerek. Hesabımı ödeyip hızlıca kalkıyorum.

    Anlattığım kısa mola bana iyi geldi, hissedebiliyorum. Orada, o kafede ve aynı masada çok defa oturdum. Ama bu sefer başkaydı çünkü her sefer başkadır.  Lütfen deneyimleyin. Anda gerçekleşenleri fark etmeye çalışın, kendinize küçük molalar için fırsat verin. Kendi özgür alanınıza sahip çıkın, onu sadece siz yaratabilirsiniz. Bunu hepimizin hak ettiğini biliyorum. Çünkü hiç birimiz geçmiş ya da gelecekle ilgili olumsuz duygu ve düşüncelerin esiri olmak zorunda değiliz. Bunu alışkanlık haline getirmeye başladıkça, fark ediyoruz ki olumsuz duygu ve düşüncelerime aramıza mesafe giriyor. Konu her ne olursa olsun olduğum an bana ait ve o anda dinlenebilirim. Daha iyi hissederek, daha güçlü ve huzurlu devam edebilirim yoluma. Sıkıntım her ne olursa olsun, hangi zamana ait olursa olsun, ben buradayım bu anın içindeyim. Ve gerçeklik tam da burada. Bu ana dikkat ettiğimde olumsuz duygu ve düşüncelerime arama mesafe koyabiliyorum. Onların kaybolduğunu ve gelip geçici olduğunu hissedebiliyorum.  Şimdi ki ana odaklanırken, aslında özgürleşiyorum.

    Şimdi size sormak isterim. Siz tam da şu an neredesiniz? Hangi anın içindesiniz gerçekten?

  • Reflü nedir? Nasıl tedavi edilir?

    Reflü hastalığı çok yaygın görülen bir üst sindirim sitemi sorunudur. Yemek borusu ile mide arasındaki geçiş bölgesinde gevşeme sonucunda midenin asitli içeriğinin yemek borusuna doğru geri kaçmasıyla oluşur.

    Belirtileri nelerdir?

    Reflünün başlıca belirtileri ekşime, karın üstünde ve göğüste yanma, ağrı ve ağza acı su gelmesidir. Bazı hastalarda bu şikayetler olmaksızın geri kaçan asitin etkisiyle boğaz ağrısı, ses kısıklığı, öksürük gibi atipik belirtiler oluşabilir.

    Reflü Hastalığı Nasıl Saptanır ?

    Reflü tanısında hastanın yakınmalarının belirlenmesi en temel yöntemdir. Yemek borusunda oluşan hasarın saptanması için endoskopi yapılır. Atipik belirtileri olan hastalarda ya da ileri tedaviler öncesinde hastalığın kesin tanısı için sürekli pH ölçümü gerekebilir, bu amaçla yemek borusu alt ucuna BRAVO kapsül adı verilen, asit ölçümü yapan küçük bir cihaz yerleştirilerek, 48 saatlik ölçüm sonuçları bilgisayarda değerlendirilir. Kapsül çok küçük olduğu için yemek borusunda kalış süresince bir rahatsızlık vermez.

    Reflü Hastalığının Tedavisi

    Reflü hastalığında ilaç tedavisi veya ameliyat uygulanabilir.

    İlaç tedavisi en yaygın uygulanan tedavidir. Mide asit salgısını durduran ilaçlarla reflü ve oluşturduğu sorunlar ortadan kaldırılır. Bu ilaçlar etkili ve güvenli olduğu kanıtlanmış ilaçlardır. Ancak hastaların çoğunluğunda ilaçları sürekli kullanmak gerekir, ilaç bırakıldığında hastalık belirtileri geri döner. İlac tedavisine destek olmak için diyet önerilir. Bu amaçla kahve, çukulata, çok yağlı gıdalar, hamur işi tatlılar, gazlı içecekler, sigara ve alkol tüketilmemesi önerilir. Ayrıca gece yatmadan en az 3 saat önce yemeğin bitirilmesi gereklidir.

    Cerrahi tedavi günümüzde kapalı yöntem (laparoskopik) ile uygulanan etkili bir tedavi yöntemidir. Bu ameliyatta mide ile yemek borusu arasındaki geçiş daraltılır. İşlem karın açılmadan yapıldığı için hastanede yatış süresi sadece 1 gündür.

    Bu yöntemlerden hangisinin hasta için uygun olduğuna hekim ve hasta birlikte karar verir. Reflü hastalığı mutlaka tedavi edilmesi gereken bir sorundur, çünkü yalnızca hastanın yaşam kalitesini bozmakla kalmaz, yemek borusunda önemli komplikasyonlara da yol açabilir.

  • Depresyon Ne Değildir?

    Depresyon Ne Değildir?

    “ Hayat ne kadar da zor… Hiçbir şeyden keyif almıyorum. Sabahları mutsuz uyanıyorum. Bir şeyler yapıyorum ama eskisi gibi keyif vermiyor. İş hayatımda aksilikler ve zorluklar peşimi bir türlü bırakmıyor. Ülkenin durumu iyiye gitmiyor ve daha çok endişeleniyorum. Geleceğim hakkında endişeliyim. Arkadaşlarımla aynı aktiviteleri yapmak artık beni sıkıyor. Ailemle aramda sorunlar var. Sanırım beni anlamıyorlar. Özel hayatım içinden çıkılmaz bir hal aldı ve nasıl yola koyacağımı bilmiyorum. Sanki her geçen gün, her şey daha da kötüye gidiyor. Bir şeyleri değiştirmem gerekiyor ama yeteri kadar gücüm yok. Sebebini bilmediğim bir mutsuzluk var üstümde. Çok uzun zamandır huzursuz hissediyorum.”
    ;

    Bu paragrafı okuduğunuzda, içinden bir ya da birkaçı için ‘evet’ dediğinizi duyar gibiyim. Peki, gerçekten hepimiz depresyonda mıyız?

    Son zamanlarda depresyon kelimesini günlük hayatımızda çok sık duyuyoruz ve kullanıyoruz. Çevremizde sanki herkes depresyondaymış gibi bir algı oluşmaya başladı ve öyle ki, birbirine teşhis koyanlar, tavsiye verenler hatta ilaç önerisinde bulunanlar bile var.  Ruh sağlığımız açısından oldukça önemli olan bu konuya karşı farkındalığımızı geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

    Yukarda verdiğim örnekler hemen hemen hepimizin gün içerisinde aklımızdan geçen olumsuz düşünceleri ve yorumlarından bazıları. Gün içerisinde olduğu kadar dönem dönem de bu olumsuz düşünceleri fazlaca düşündüğümüz zamanlar olabilir. Hayatımızı düzene sokmak kolay bir iş değildir ve hayatın mayasından dolayı; sorunlar biz var olduğumuz sürece devam edecektir. Önemli olan onları nasıl algıladığımız, karşılama biçimimiz ve üstesinden gelme becerilerimizi güçlendirmeyi öğrenebilmektir. Bunun için yaşadığımız duygu değişimlerini doğru değerlendirmek ve kendimizi tanımakla işe başlayabilir.

    Depresif belirtiler diye tanımladığımız ölçütler aslında burada ortaya çıkmaktadır. Umutsuzluk, mutsuzluk ve keyifsizlik gibi duygularımızın zaman zaman artması ‘depresif hal’ olarak adlandırılır. Yukarıdaki örneklerden de görüleceği gibi, zorlayıcı yaşam koşulları arasında zaman zaman depresif belirtiler gösterir ve depresif hissederiz. Bu belirtiler iniş çıkış halindedir ve düzensiz bir grafik olarak karşımız çıkar. Bu yüzden; depresif ruh hali içerisinde olmak depresyon tanısı almakla aynı şey değildir. Depresyon; insan hayatını derinden etkileyen ve kesin tanı konulduğu takdirde müdahale edilmesi gereken ciddi bir duygu durum bozukluğudur. Psikiyatride kullanılan DSM-5 tanı ölçüt kriterlerine göre, en az 2 hafta süre içerisinde; enerji kaybının olması, sürekli yapılan aktivitelere karşı ilgisizlik, isteksizlik, erteleme, sinirli ve gergin olma, yorgunluk, bitkinlik, değersizlik ve suçluluk hissi dolayısıyla işe yaramaz hissetme, uyku ve yeme problemleri depresyon belirtileri arasında gösterilebilir. Depresif ruh halinden en büyük farkı, yaşanılan duygu ve düşünce süreçlerinin daha derinden hissedilmesi ve günlük hayatta işlevselliğin neredeyse tamamen kaybolmasıdır. Depresif ruh halinde olan bireyler ise sıkıntı, gerginlik, isteksizlik gibi duyguları yaşarken günlük hayatlarına da bir şekilde devam etmektedirler. Ancak, depresyonda değiliz demek işleri hemen yoluna koymaya yetmez ne yazık ki. Depresif hissederken de depresyon sancıları çekebilir, işleri yoluna koymak zorlaşabilir. Peki, ne yapacağız? Etrafımızdaki herkese her şeyden şikayet eden, mutsuz ve umutsuz bireyler olarak mı devam edeceğiz hayatımıza?

    Önce kabul etmekle başlayacağız. Kendimizi ve sorunlarımızı olduğu gibi kabul etmeye çalışacağız. Olumsuz düşünce ve duyguların, herkes tarafından zaman zaman yaşadığını ve bu sorunların üstesinden gelebilecek donanımda olduğumuzu kabul edeceğiz. Kendimizi seveceğiz.

    Sonra değiştirebileceğimiz durumları bir bir ortaya çıkaracağız. Farklı yolları deneyeceğiz. Farklı düşünmeyi deneyeceğiz. ‘Gece gündüz sorunlarımı düşünüyorum ama olmuyor, her şey beni buluyor’ gibi yakınmaların hiçbir işe yaramadığını ve bu yakınmaların çözümden çok uzakta olduğunu fark edeceğiz. Belki de sorunlarımıza sürekli aynı yerden bakıyoruzdur, belki de çözüm diye uğraşırken labirentin içinde kaybolmuşuzdur… Değiştiremeyeceğimiz durumlar için ise tahammül seviyemizi geliştireceğiz. Hayatta her şey istediğimiz gibi olmayabilir. Eminim herkes çok isterdi; sihirli bir değneği olsun; değdirdiği her olumsuz durumu düzeltiversin şıp diye. Ama henüz öyle sihirli bir değneğimiz yok ve yeri geldiğinde tahammül etmeye her şeyden çok ihtiyacımız var unutmayacağız.

    İşler her zaman yolunda gitmeyecek, kabul ediyorum bazen kolay olmayacak. Sorunlar daha fazla sırtımıza binerken, çözmek için gereken motivasyonumuz daha az olacak. Ama geldik bir kere bu dünyaya. Eğrisiyle doğrusuyla, günahıyla sevabıyla kabul edip çözüm odaklı yaşayacağız. Enerjidepolarımıza yükleneceğiz mesela. Benim enerji depom sevdiğim insanlar. Onların yanında olmak, onlarla vakit geçirmek, yeri geldiğinde eğlenmek, yeri geldiğinde hüzünlenmek ama her şeyi paylaşmak; benim hayattaki vazgeçemeyeceğim enerji depom. Durun bir dakika ve liste yapın. Enerji depolarınızı keşfedin. Aile üyelerinizden biriyse bu, koşun sarılın. Doğaya karışmaksa, en yakın parka atın hemen kendinizi. Evde yayılan bir kek kokusu huzur verecekse size, yumurtaları hazırlayın mutfakta. Önemli olan olayların ve düşüncelerin değişebileceğine inanmak ve bunun için küçük adımlarla da olsa yürümeye başlamak. Peki, ne demek bu küçük adımla? Sorunumuz her ne ise kocaman bir dağ olmuş ve dağın öteki tarafına geçmemiz bekleniyor. Nasıl ve nerden başlayacağımızı bilemiyoruz. Hani derler ya; ‘bir başlasam devamı gelecek…’, işte tam da bu noktada devreye giriyor küçük ama azımsanmayacak adımlarımız. Önce sizi yormayacak o ilk adımı atmalısınız. Sorunun tümüne değil, ilk adımınıza odaklanın. Her gün bir yenisini ekleyerek yolun yarısına geldiğinizi göreceksiniz bir gün. Yatakta uzanmış sorunu düşünmektense, kabuslar görüp sabaha yorgun ve bitkin uyanmaktansa o ilk adımın ne olduğunu bulmalı ve yürümeye başlamalıyız.

    Tüm bunları gözden geçirdikten sonra sizin için durumun çok daha ciddi olduğunu düşünüyorsanız, küçük adımlarla yürümeye başlayacak kadar bile enerjinizin olmadığını hissediyorsanız, gün içinde gelip geçici değil de sürekli aynı olumsuz düşünceler içindeyseniz ve günlük işlerinizi halledemiyorsanız şayet,  bir uzmana danışmaktan çekinmeyin lütfen. Depresyon tedavisi mümkün bir rahatsızlıktır unutmayın. Sorgusuz sualsiz, yargısız bir şekilde dinlenmek,  yükünüzü paylaşmak, anlaşılmak ve yeni bakış açıları kazanmaktır belki de ihtiyacınız olan. Nefes alıyoruz ve önümüzde yeni bir gün var. O zaman yarın değil tam da şimdi, kendimize dokunma zamanı…

  • Kan şekeri düşüklüğü diyabete dönüşebilir!

    Yemeklerden sonra, özellikle tatlı veya hamur işi yedikten sonra kendinizi yorgun veya bitkin hissediyorsanız, terleme ya da el – ayak boşalması gibi belirtiler görüyorsanız hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü) olabilirsiniz. Hipoglisemi, tedavi edilmediği takdirde diyabete dönüşebileceğinden, bu belirtilere sahipseniz mutlaka bir uzmana başvurmanız gerekir.

    Hipoglisemi, kan şekeri düşüklüğü demektir. Ancak kan şekeri zaten, sürekli aynı değerde değildir; değişkendir. Yiyecek ve içecekler, hareket durumu, stres, alkol, kullanılan
    bazı ilaçlar kan şekerinin değişimine neden olur. Hipoglisemi bu ilaç ve durumlara bağımlı ya da bağımsız olarak kan şekerinin ani düşmesi ve hastanın bunun belirtilerini algılamasıdır. Hipoglisemi kadınlarda daha sıktır. Ancak toplumdaki sıklığına dair net bir bilgi yoktur, belirtilerini yaşayıp hekime gitmeyen veya gitse de net tanı konamayan vaka çoktur.

    Hipoglisemi nedenleri Hipoglisemi nedenleri içerisinde en önemlisi, altında insülin fazlalığı, dolayısıyla insülin direnciyle birlikte bulunan tiptir. Genellikle karbonhidratı yoğun (tatlı, hamur işi, pilav, makarna gibi) gıdalardan 1 – 2 saat sonra hastanın kendini kötü hissetmesi, uyku hali, sinirlilik gelişir. Hatta terleme, titreme, el – ayak boşalması, bayılmaya kadar giden hastalar da olur. Panik atak hastalığı ile karışan olgular bulunmaktadır. Bu yüzden panik atak hastalığı tanısı konmadan önce kişinin bulguları yemeklerle ilişkili ve ailesinde diyabet (şeker hastalığı) öyküsü varsa mutlaka hipoglisemi açısından tetkik edilmelidir.

    Hipoglisemisi olan kişilerin açlığa dayanıklılıkları düşmüştür. Hipoglisemi tanısı için kan şekerinin 60 mg’ın altına düşmesi gerekir. Ancak bazı diyabet hastaları daha yüksek (70 – 80 mg gibi) rakamlarda da bu belirtileri hissedebilirler.

    Hipoglisemide tanı: Hipogliseminin en önemli özelliği, hepsinde olmasa da ileride diyabet adayı olmaya yatkınlık göstergesi olabileceğidir. Bu nedenle bu belirtileri yaşayan, ailesinde diyabet öyküsü bulunan hastalar, mutlaka hekime başvurup, halk arasında bilinen adıyla yükleme yani oral glukoz tolerans testi (OGTT) yaptırmalıdırlar. Bunun sonucuna göre de mutlaka diyet ve egzersiz, gerekirse de ilaç tedavisi almalıdırlar

  • Neden Cinsel Terapi?

    Neden Cinsel Terapi?

    Cinsel terapi, cinsel sorun yaşayan bireyin veya çiftin problemine yönelik bilimsel bir yaklaşıma dayanarak çözüm sunar ve bir psikoterapi türüdür. Cinsel terapistler, genellikle psikoloji alanında eğitim almış ve üzerine cinsel terapi eğitimi almış ruh sağlığı profesyonelleridir. Sizi mevcut problemin tespiti için öncelikle, detaylı bir değerlendirmeye alır ve sonrasında bir tedavi algoritması oluşturur. Bu ilk aşama, başvurduğunuz problemin nedeninin araştırıldığı öykülerinizin alındığı bir evredir. Aynı zamanda organik veya psikolojik kökenli bir problem mi yaşıyorsunuz ayırt edilir. Başvuru sebebine göre, bireysel veya çift olarak gittiğinizde değerlendirme seansları süreci ortalama 1-4 arası sürebilir.

    Daha sonra size çözüm için gerekli aşamayı planlar ve sunar veya yönlendirme yapar. Cinsel terapide uygulanan yöntem ve teknikler daha öncesinde pek çok kişinin fayda gördüğü bilimsel referansı olan kanıta dayalı uygulamalardır. Aynı zamanda sistemlidir. Başarı oranı oldukça yüksek olan cinsel terapi bir süreçtir ve danışanların verilen egzersizleri yapması alacakları sonucu doğrudan etkiler. Terapi sürecini ise sadece egzersizler oluşturmaz, düşünce, duygu, davranış sistemli bir şekilde ele alınır. Terapistiniz gerektiğinde duygusal noktalara yönelik müdahaleler seçecektir. Aynı zamanda doğru cinsel bilgilerin alındığı bir psikolojik cinsel eğitim sürecine dahilsinizdir.

    Cinsel terapilerde, genellikle herhangi bir ilaç kullanımına gerek kalmadan, verilen egzersizlerle birlikte yaşadığınızdan sorunu kolaylıkla çözebilirsiniz. Yaşadığınız cinsel sorunlar genellikle psikolojik kökenli olabilir ve cinsel terapi bir psikoterapi modelidir. Bu sebeple yaşadığınız cinsel problem, kader değildir, iyileşebilir. Ortalama 10-12 seanslık yapılandırılmış terapi çeşitleri vardır, bazı durumlarda daha kısa sürede terapi sonlanır.

    Cinsel terapiye yanıt veren cinsel işlev bozuklukları başlıca şunlardır;

    Vajinismus, Disparoni(kadında ağrılı cinsel ilişki), Cinsel isteksizlik, Anorgazmi(orgazm olamama), Erken boşalma, Geç boşalma, Erektil disfonksiyon(Sertleşme bozukluğu), Hiperseksüalite, Nemfomani.

    Cinsel terapistler aynı zamanda cinsel sağlık konusunda tavsiye alabileceğiniz ve danışabileceğiniz eğitimli profesyonellerdir.

  • Yorgunluk

    19. yüzyıl ve sonrasında toplumlardaki sosyal dokunun değişimi, çalışma şartlarının, kişisel rollerin farklılaşması ve ağırlaşması sonucu yorgunluk çok sık duyulan bir şikayet olmaya başlamıştır. Son yıllarda ülkemizde yapılan taramalarda 100 kişiden 55’i çok yorgun olduğunu dile getirmektedir. Bu oran İngiltere için yaklaşık % 38 gibidir. ABD‘de yapılan çalışmalarda yorgunluğun getirdiği ekonomik kayıp yıllık 43 milyar dolar düzeyindedir. Bu değerler, olayın sıklığı ve topluma getirdiği ekonomik kayıpların oldukça önemli düzeylerde olduğunu göstermektedir.

    Yorgunluk nedir?

    Yorgunluk için genel anlamda bir tanımlama yapmak zordur. Kişinin günlük aktivitelerine başlamak için kendinde yeterli gücü, enerjiyi bulamaması ya da rutin aktivitelerinin bitiminde tükenmişlik hissinin gelişmesi durumudur. Yorgunluk; subjektif, kişinin algılaması ile ilgili bir yakınmadır, bu sebeple kişisel farklılıklar gösterir. Halsizlik, isteksizlik, güçsüzlük, yıpranmışlık, sıkıntı gibi tanımlamalar benzer durumu tanımlamak için sıklıkla kullanılır. Ancak, bazı hastalar egzersiz esnasındaki nefes darlığını veya bacaklardaki ağrıyı yorgunluk olarak dile getirebilir. Bu durumda tarif edilen yorgunluk bizim sıklıkla kullandığımız tanımın dışında kalp – damar sisteminin hastalığının şikayet bulgusu olabilir. Bu sebeple güçsüzlük, yorgunluk gibi yakınmaların arkasında gerçekte anlatılmak istenenin ne olduğu netleştirilmelidir.

    Yorgunluk nedenleri nelerdir?

    Fizyolojik Yorgunluk: Sağlık durumu normal olan kişilerde stres, yetersiz dinlenme, yetersiz uyku, diyet değişiklikleri veya aşırı aktivite durumunda görülür. Yaşlı hastalarda bu tip yorgunluk daha sıktır.

    Organik Yorgunluk: Bu tip yorgunluk bazı hastalıklarla birlikte görülür. Orta ve ileri yaş hastalarda en sık karşılaşılan durumdur. Aile hikayesi, tam bir fizik muayene ve yapılan
    kan ve görüntüleme ile ilgili tetkikler sonrası nedeninin belirlenip, ilgili hastalığın tedavisi ile yorgunluk ortadan kaldırılabilir.

    Psikojenik Yorgunluk: Genel olarak tüm yorgunlukların %50’sini oluşturur. En sık depresyonla birliktedir. Herhangi bir yaş gurubunda oluşabilir. Çoğunlukla gün içinde azalır. Duygu, düşünce ve stres durumuna paralel olarak şiddeti değişebilir.

    Kronik Yorgunluk Sendromu: 19. yüzyılda “Kronik Nervöz Tükenme” olarak tanımlanmıştır. Kronik yorgunluk sendromu büyük ihtimalle yüzyılımızın yaygın hastalığı olacaktır. Yaşlılarda nadirdir. Yorgunluğu olan hastaların %30’unda organik veya psikolojik sebep bulunmaz. Tanı koyulana dek idiyopatik kronik yorgunluk olarak değerlendirilir. Bu olgularda motivasyon azlığı konsantrasyon yetersizliği, güçsüzlük, irritabilite vardır. Sıklıkla psikomotor yavaşlama vardır.

    Yorgunluk bir hastalık mı, yoksa bir hastalık işareti midir?

    Yorgunluk çoğunlukla bir hastalık bulgusu olmakla birlikte kronik yorgunluk sendromu adı altında hastalığın kendisi de olabilir. Yorgunluk her türlü bakteriyel, viral ya da parazitik enfeksiyonun, kansızlık ve benzeri kan hastalığının, karaciğer ya da böbrek hastalığının, kandaki vitamin ve mineral eksikliklerinin, hormonal hastalıkların, beslenme ve uyku
    bozuklukları sonucunda oluşabilir. Özellikle tiroit hormon yetmezliği, böbrek üstü bezi yetmezliği, büyüme hormonu yetmezliği ve hipoglisemi gibi hormonal sebepler erken dönemde gözden kaçabilir.

    Kronik yorgunluk sendromunun tanısı içinse; tam bir klinik değerlendirme sonrası tanımlanamayan devamlı ve tekrarlayan yorgunluğun yeni ve bilinen bir zamanda başlaması, devamlılığı, sosyal ve iş hayatındaki aktivitelerde yavaşlamaya yol açması gerekir. 6 ay üzerinde devam eden durumlarda bu sendrom düşünülmelidir.

    Yorgunluk hangi durumlarda masum bir halin ötesine geçerek tehlike işareti olabilir?

    Yorgunluk yakınması; daha önce yaşanılmayan ölçüde yoğunsa, günlük aktiviteleri sınırlıyorsa, beraberinde başka yakınmalar mevcutsa, takipte olduğunuz kronik bir hastalığınız mevcutsa ya da aile hikayesi veya vücut yapısı nedeniyle bazı organik hastalıklar açısından risk grubunda bulunuyorsanız ve kendi çabalarınızla geçmiyorsa zaman kaybetmeden bir hekimle görüşmelisiniz. Yakınmanın tehlikeye işaret edip etmediği bazı tıbbi araştırmalar sonucunda netleşecek bir durumdur. Pek çok sinsi seyirli kanserin ilk bulgusu yorgunluk olabilmektedir. Ve bu durumda kilo kaybı, beslenme bozukluğu ve hastalığın tutulma bölgesi ile ilgili pek çok ek yakınma sonradan tabloya eklenebilmektedir.

    Yorgunlukla kronik yorgunluk arasındaki farklılıklar nelerdir?

    KRONİK YORGUNLUK sendromu sürekli ve tekrarlayıcı seyreden, birçok sistemi etkileyen bir hastalığı tanımlamak için kullanılır. Tek bir sebebi yoktur. Bu hastalığın viral bir enfeksiyon tarafından çalışma dengesi bozulan beyin kaynaklı olduğu veya stres ve savunma sisteminde oluşan bozulmanın ve hedef sapmasının içinde olduğu bir durum olduğunu kabul etmeliyiz. Kronik yorgunluğun en ayırt edici özelliği yatak istirahati ile geçmemesidir. Bu sürecin sonucu bitkinliktir.

    Kronik yorgunluk sendromunu gösteren belirtiler hangileridir?

    Fiziksel Tükenmişlik Bulguları

    Başka bir nedene bağlı olmayan, istirahatle geçmeyen, 6 aydan uzun süren, ortalama günlük aktiviteyi en azından %50 azaltacak derecede, sürekli ve tekrarlayıcı fiziksel ve mental bitkinlik hissi.

    Güçsüzlük, daha önce tolore edilebilen egzersizden sonra oluşan ve 24 saat ya da üzerinde devam eden bir durumdur.

    Enerji kaybı

    Yıpranma

    Hastalıklara karşı daha hassas olma

    Baş ağrıları

    Bulantı

    Kas krampları ve miyalji

    Bel ağrıları

    Denge kaybı

    Sindirim sorunları

    Uyku bozuklukları

    Çabuk yorulma

    Hafif ateş, üşüme

    Boğaz ağrısı

    Boyunda ağrılı lenf bezleri

    Açıklanamayan genelleşmiş kas zayıflığı

    Kaslarda katılaşma

    Geçici eklem ağrıları

    Farenjit

    Bazı hastalarda gribal enfeksiyon benzeri durumlar

    Duygusal Tükenmişlik Bulguları

    Işıktan rahatsızlık

    Düşünmede zorluk

    Göz önünde beneklerin uçuştuğu hissi

    Depresyon

    Umutsuzluk, unutkanlık

    Evde, işte gerginlik- tartışma artışı

    Kızgınlık

    Net görememe

    Huzursuzluk, sabırsızlık

    Nezaket, saygı gibi pozitif bulgularda azalma

    Zihinsel Tükenmişlik Bulguları

    Doyumsuzluk

    İşi bırakma

    Kendine ve işine karşı negatif yaklaşım

    Hafıza problemleri

    İşi savsaklama

    Kronik yorgunluk daha çok kimlerde görülür?

    Kronik yorgunluk sendromu A tipi agresif dediğimiz hırslı, titiz, mükemmeliyetçi, çabuk sinirlenen, tez canlı kişilik yapılarında daha çok görülür. Kentsel yaşam ve çalışma yoğunluğunun sonucu olarak bu toplumun bireylerinde daha sıktır. Doktorlar ve diğer yardımcı sağlık çalışanlarında, yönetici kadrosunda çalışanlarda, ekonomi alanında çalışanlarda daha yoğun görülür. Kadın cinsiyetİ erkeklerden daha fazla risk altındadır.

    Kronik yorgunluğun giderilmesi için yapılması gerekenler nelerdir?

    Kronik Yorgunluk Sendromunun tanı amaçlı kan testleri yoktur.

    Tedavi planı:

    – Tatil

    – Egzersiz (kas gevşemesine yardımcı, hafif egzersizler)

    – Günlük istirahat sürelerini uzatma

    – İlaç

    – Vitaminler (günlük ihtiyaca göre)

    – Psikoterapi (hayat tarzı değişikliği)

    Yorgunluğa neden olan sağlık sorunları neler olabilir?

    1- Kan hastalıkları: kansızlık çeşitleri, kan kanserleri

    2- Kalp ve dolaşım sistemi hastalıkları: koroner kalp hastalığı, kalp yetmezlikleri, kalp ritim bozuklukları, kapak hastalıkları, periferik atar ve toplardamar problemleri

    3- Solunum sistemi bozuklukları: uyku –apne sendromu, astım, KOAH gibi hastalıklar, akciğer kanserleri

    4- Sindirim sistemi hastalıkları:mide-bağırsak kanamaları, iltihabi bağırsak hastalıkları, karaciğer yetmezliği(siroz), hepatitler, kanserler

    5- Böbrek yetmezlikleri ve idrar yollarının böbreğin iltihabi ve kötü huylu hastalıkları

    6- Hormonal hastalıklar: tiroit hormonu yetmezliği, böbreküstü bezi yetmezliği, şeker dengesizliği (tip2 diyabet, hipoglisemi), büyüme hormonu yetmezliği, östrojen- testesteron hormonlarında dengesizlik

    7- Nörolojik hastalıklar

    8- Vitamin – mineral yetersizlikleri: B12, D vitamini yetersizliği gibi

    9- Enfeksiyon hastalıkları

    Kişinin yorgunluğunun kaynağını anlamaya yarayan tahliller hangileridir?

    Yorgunluğu olan hastada yapılacak tetkikler:

    Kan sayımı, sedimentasyon

    Karaciğer fonksiyon testleri

    Böbrek fonksiyon testleri

    Kan şekeri, tiroit hormonları

    Kandaki vitamin, mineral ve elektrolit düzeyleri6

    Ek yakınmalarla ve muayene bulguları ile karar verilecek görüntüleme yöntemleri

    Alkol ve sigaranın yorgunluk üzerinde ne gibi etkileri vardır? İzin verilen dozların üzerinde alkol alımı karaciğeri yoracağından, sinir sistemini olumsuz etkileyeceğinden, bazı vitaminlerin (folik asit gibi) kan düzeyini düşüreceğinden ve şeker dengesini olumsuz etkileyeceğinden yorgunluğa yol açabilir.

    Sigara kullanımı yarattığı hava yolu kasılması ve yıpranmasından dolayı, solunumla alınan oksijen miktarını azaltır. Böylelikle dokuların yeterli oksijenlenmesi bozulur. Ortaya çıkan serbest radikaller ve benzeri maddeler doku yaşlanmasına ve yorgunluğa neden olur.

    Her iki madde de uzun vadede kalp damar hastalığı sebebi olduğundan diğer önemli bir yorgunluk nedeni de bu durumdur.

    Beslenme şekli yorgunluk nedeni olabilir mi? Kendini yorgun hissedenler nasıl beslenmelidir?

    Beslenme şekli yorgunluk sebebi olabilir. Et ve kuru baklagilden fakir bir beslenme demir ve vitamin B12 eksikliği nedeni ile kansızlığa dolayısıyla yorgunluğa neden olabilir. Yoğun yağlı ve karbonhidratlı beslenme şekli hipoglisemiye, diyabete eğilim yaratacağından ve kilo fazlası oluşturacağından yorgunluk yaratabilir. Meyve ve sebzeden fakir beslenme folik asit, c vitamini, potasyum gibi pek çok mineral, vitamin eksiğine neden olabilir.

    Sıvı alımımızın yeterli ve dengeli olması oldukça önemlidir. Kafein ve çay tüketimine dikkat edilmelidir. Bu içeceklerin her birinin günde 2 – 3 fincandan fazla tüketimi yorgunluk nedeni olabilir.

    Her gıda grubunun dengeli alımı beslenmeden kaynaklanacak yorgunluğun önüne geçecektir. Dengesiz beslenme ile sıkı diyetler oldukça önemli bir yorgunluk nedenidir.

    Kendini yorgun hisseden kişiler gün içinde neler yapmalıdır?

    Yorgunluğu olan insanlar:

    – Dengeli beslenmeli, fazla kilolarından kurtulmalı

    – Yaşamlarını tekdüzelikten çıkaracak uğraşlar edinmeli

    – Her sabah 10 – 15 dakika kas gevşetici egzersizler yapmalı

    – Uyku ritmine dikkat etmeli, günlük tempolarını düşürmeli

    – Tatil fırsatlarını değerlendirmeli

    – İş yerinde iş yükünü paylaşmaya yönelik çalışmalar yapmalı

    – Organik nedenler olabileceği ihtimaline yönelik hekim desteği alınmalıdır.

  • Kaygının 50 Tonu

    Kaygının 50 Tonu

    Cinsel sorunların oluşmasında büyük bir rol oynayan faktör performans kaygısıdır. Kaygıyı daha çok belirsizliğe karşı tolerans gösterememe durumu ve çeşitli alanlara karşı ortaya çıkan ısrarcı gerginlik belirtileri olarak tanımlayabiliriz. Bu karakteristik özelliklerinin yanı sıra bir tür güvence arayışı ile devam eden ve düşünüş biçimi olarak olumsuz sonuçların olasılıklarına odaklanan bir yapıdadır. Cinsel özgüveni olmayan bireyler performansları hakkında kaygılı olma eğilimindedir. Bu eğilim kendini tekrar eden bir döngüye ateşleyici olmakta, performansa yönelik olumsuz beklentiler olumsuz sonuçları doğurmaktadır. Çünkü performans kaygısı cinsel fonksiyonlara çok fazla zarar verir.

    Kontrol edilemez bir şekilde yaşanan endişe, öz yeterlilik duygularına bir tehdittir. Erken boşalma, sertleşme problemi yaşayan bireyler bu durumlarla karşılaştıklarında kendilerini suçlu hissederler. Her olumsuz deneyimde, onları bir sonrakinde başarısız olacağına daha fazla inandırır. Cinsel ilişkiye girecekleri bir sonraki sefer, tekrar başarısız olacakları düşüncesi ile daha fazla endişelenirler. Eğer bir erkek kaygılı olduğu sırada cinsel ilişkiye girmeye çalışıyorsa, sertleşme problemi geliştirebilir çünkü endişe fiziksel olarak gerginliği dolayısı ile ereksiyon halini sürdürmeyi zorlaştırır. Cinselliği yaşamak için, gevşemiş bir beden gevşemiş bir zihin gerekli.

    Ereksiyon, penis içerisinde yüksek kan basıncı oluşturur. Bir erkek cinsel olarak uyarıldığında, penise ait atardamarlar genişler ve penis içerisinde kan akışı artar. Yeterli basınç oluştuğunda penis içerisindeki kan penisi genişlemesi için sıkıştırır ve penisi sert/erekte yapar. Ancak ilişki esnasındaki ortaya çıkan performans kaygısı, endişeyi ve gerginliği tetikler bu yüzden vücudun acil durum hormonları olan adrenalin ve noradrenalin salgılanır. Bu hormonlar bir saniye içerisinde penil kan sirkülasyonuna ulaşır ve ereksiyon sürecini tersine çevirir. Penise ait kan damarları daralır böylece içinden az kan geçer ve fazla kanın hızlıca boşaltılmasını sağlayan kirli kan boşaltma kanalları aniden açılır, kan çekilir penis yumuşar. Farklı bir noktada, boşalma kontrolü zayıf olan performans odaklı erkekler kendilerini yine bir kısır döngünün içinde bulur. Erken boşalmamak için sarf ettikleri çabayı bırakıp hızlıca boşalmayı tercih edebilir ve ardından kendilerini kötü hisseder veya partnerleri orgazm olana dek olağanüstü bir çaba gösterip boşalmalarını erteleyebilir ve gerginleşirler, dolayısıyla kendilerini adrenaline maruz bırakır ereksiyon halini kaybederler. Performans kaygısı, başarısızlık korkusu ile beslenir. Başarısızlık korkusu daha yoğun performans kaygısını ve sonrasında kalıcı ereksiyon problemi gibi durumlara neden olur. Bu tür durumlarla karşılaşıldığında ve ilişki kısa sürdüğünde kadınlar hayal kırıklığına uğrar. Performans kaygısının eşlik ettiği kronikleşmiş tip problemlerde erkek bir süre sonra ön sevişmeye yeterince zaman ayırmaz sadece penisin sertleşmesine odaklanır. Penisi sertleştiğinde ise hemen ilişkiye girme isteği ile devam eder. Bu durum kadın için yeterli derece cinsel olarak uyarılmamasına neden olur. Daha da ileri gidecek olursak cinsel problemin oluşmasında, kadına bağlı ve erkeğe bağlı nedenlerden birbirini besleyen bir zincir oluşturduğunu düşünebiliriz. Kadınında bu durumun devam etmesi sonucunda farklı cinsel işlev bozukluğu yaşaması olasılığı vardır.

    Cinsel sorunlar bireyin değil, çiftin problemidir. Bilinçdışı olarak kadınlar kendilerini incinmiş hissedebilir, partnerin sertliğini kaybetmesinin kendilerini yeterince çekici bulmadığını düşünmelerine sebep olabilir. Ancak bu doğru bilinen bir yanlıştır. Duygusal olarak hassas bazı kadınlar eşlerinin kontrolsüzlüğünden dolayı yaralanmış, reddedilmiş ve depresif hissedebilir. Bir çiftin ilişkisinde daha kötü şeyler olabilir. Eğer erkek, erken boşalma ve sertleşme sorunu hakkında çok fazla korumacı ve suçlu hissetmeye başlarsa, cinselliği yaşamaktan tamamen kaçınabilir. Çünkü yerleşmiş bir problemde, haz almak için yapılan eylem artık elem veren bir probleme dönüşmüştür. Eğer partneriniz ilişki öncesinde, artık her denediğinde sizin öfkeli bir şekilde tepki vereceğinizi biliyorsa, sizinle sevişmekten nasıl zevk alabilir? Bu yüzden, sorununuz hakkında bir şeyler yapmadan çok fazla beklemeyin.

    Psikolojik zarar veren kontrol eksikliği; özsaygınızın, özgüveninizin, cinselliğinizin ve ilişkilerinizin daha da kötüye gitmesine neden oluyor.

  • Metabolik sendrom şeker, kalp ve tansiyon sorunlarını tetikliyor!

    Hareketsiz yaşam ve dengesiz beslenme pek çok hastalığı beraberinde getiriyor. Bunlardan bir tanesi de “metabolik sendrom”.

    Son yıllarda hızlı bir artış gösteren metabolik sendrom özellikle şeker hastalığını, kalp sorunlarını ve yüksek tansiyonu tetikliyor.

    Metabolik sendrom; Sosyoekonomik şartların düzelmesi ile tüm dünyada artan ciddi bir sağlık problemidir. Artan sosyoekonomik düzey, beraberinde hazır gıdaların tüketimini ve daha hareketsiz durağan yaşamı getirmiştir. Böylelikle bir dizi metabolik sorunun bir arada görülme sıklığı artmaya başlamıştır. Bu sorunlar şeker metabolizması, yağ metabolizması bozuklukları ve kan basıncındaki yükselme şeklinde olup “metabolik sendrom” olarak tanımlanır.

    Bu tanım Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavisi tarafından önerilen basit ve yaygın olarak benimsenmiş bir tanımdır. ABD’de metabolik sendrom sıklığı genel olarak % 21.8 olup artan yaşla beraber bu oran %43.5’e kadar ulaşmaktadır. Toplumumuzda da bölgelere göre farklılıklar olmasına rağmen, metabolik sendrom sıklığı özellikle kadınlarda yüksektir.

    Metabolik sendromun en sık görülen özellikleri şöyle sıralanabilir;
    1- Yaşla artış söz konusudur, orta yaşlı ve yaşlı popülasyonda gittikçe artan oranlar vardır.

    2- Metabolik sendrom bulunmayanlara göre kalp damar hastalıklarına yakalanma ve ölüm oranları oldukça yüksektir.

    3- Şeker hastalığı gelişme riski 3 – 6 kat artmış ve bu artışa yüksek tansiyon hastası olma riski de eklenmiştir.

    4- Doğurganlık yaşındaki kadınlarda kısırlık, adet düzensizliği, kıllanmada artış gibi bozukluklar sıklıkla beraberinde görülür. Doğal olarak bu bozukluklar nedeni ile kalp, beyin, böbrek, karaciğer gibi pek çok organ olumsuz etkilenir.

    Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; 2005 yılında toplam 58 milyon ölümün %30’unun (yaklaşık 17.500.000 ölüm) kalp damar sistemi ve beraberindeki hastalıklardan kaynaklandığı belirtilmektedir. 2020 yılında bu oranın %36’ya ulaşacağı öngörülmektedir. Bu durumda, hastalığın erken tespiti ve tedavisinin yapılması, gelecek açısından
    oldukça anlamlıdır.

    Metabolik sendrom birkaç parametrenin bir araya gelerek oluşturduğu bir hastalık grubu olup bunlar;

    Şeker hastalığı ya da bozulmuş açlık şekeri varlığı,

    İnsülin direnci varlığı,

    Kan yağlarında dengesizlik (trigliserid>150 mg/dl, HDL-K erkeklerde <40 mg/dl, kadınlarda<50 mg/dl),

    Kan basıncı >130/85 mmhg ya da antihipertansif tedavi alıyor olmak,

    Bel çevresinin erkeklerde >94 cm, kadınlarda >80cm olması veya vücut kitle indeksinin >30kg/m2 olmasıdır.

    Metabolik sendrom tanımı için bu değerlerin iki tanesinin yan yana olması yeterlidir.

    Metabolik sendromlu hastalarda ilk ve ana tedavi stratejisi olarak, düşük kalorili diyetler ve egzersizle kilo verilmesi önerilmektedir. Kilo kaybı sağlanırken mevcut vücut ağırlığının 6 – 12 aylık sürede % 7 – 10 oranında düşürülmesi ve kilonun uzun dönemde korunabilmesi gerçekçi ve doğru olan yaklaşımdır. Uygun diyet ve egzersiz yapılan çalışmalarda, şeker hastalığına yakalanma oranını %60 azaltabilmektedir.
    Diğer taraftan tansiyon yüksekliği gibi ek problemlerin tedavisi zorunludur.

    Sonuç olarak metabolik sendrom sıklığı gittikçe artan ciddi bir sağlık problemidir. Ancak erken tespiti ile geriletilip durdurulabilir. Bu nedenle düzenli takip ve sağlıklı yaşam şekli değişikliği gereklidir.

  • Cinsellikte Yakın İlişki

    Cinsellikte Yakın İlişki

    Cinsel terapiler, bireyin veya çiftin cinsel problemlerini nedensellik ilişkisi içerisinde inceleyerek mevcut duruma bir çözüm sunar. Zengin bir cinsel yaşamın ilk adımı doğru cinselliğin prensiplerini anlamakla başlar. Cinsellik sandığımız kadar basit olmayan, komplike ve birçok faktörden etkilenen karmaşık bir yapıya sahiptir. Çiftlerin cinsel yaşamını etkileyen en önemli unsurlardan biri ilişkinin kalitesi ve niteliğidir. Bu yüzden terapiye başladığınızda bireysel öykülerinizin dışında özellikle ilişkinizin öyküsü ayrıca alınır. İlişkide ihmal edilen kavramlar, cinsel sorunlara davetiye çıkarmakta.

    İnsanın yakınlaşma, bir olma ve bütünleşme gibi ihtiyaçlarını da cinselliğin tamamladığını söyleyebiliriz. Çiftin yakınlığı birbirine karşı duygu ve düşünceleri, cinsel anlamdaki paylaşımlarını doğrudan etkilemekte. Dokunma, iletişim kurabilme becerisi, sevgi paylaşımı, birbirlerine karşı gösterdikleri saygı bir ilişkinin temel unsurlarının başında gelir.

    Ne yazık ki cinselliği sadece penis ve vajina birlikteliği olarak düşünen insan sayısı az değildir.

    Aynı zamanda cinsel birleşmeyi performans odaklı yaşamak, daha çok mekanik bir düzeyde algılamak ilişkinin kalitesini bozabilir. Doğru cinselliğin temel unsurlarından biri, dokunmak ve dokunmanın hazzını algılamak ile alakalıdır. Cinselliğin yüzde doksanı dokunmaktır. Cinsel terapilerde, birçok cinsel işlev bozukluğunda tedavi sürecine geçildiğinde çiftlere uygulamasını önerdiğimiz bir egzersiz, duyusal odaklanmadır. Uygun bir ortam yarattıktan sonra, duyumlara odaklanarak rahatlamış bir şekilde partnerin diğer partnere masaj yapması ve dokunmanın hazzına ulaşması. Bu egzersiz çiftleri penis vajina birlikteliğinin ağırlığından kurtarır. Düşündüğünüzde ideal bir cinsel yaşantı için teknik ve performans ilk aklınıza gelen şeyler olabilir ancak çiftlerin odak noktası burası olunca problemlerin oluşumuna zemin hazırlıyor. Fiziksel bir birliktelikten öte anlam taşıyan cinsellik, bir ötekine ruhsal ve duygusal anlamda kendini açmaktır. Farklı bir bağlamda üremenin yanı sıra haz almanın bir yoludur. Şehvetin ve şefkatin iki ucunda gidip gelen aynı zamanda dengede durması gereken, ilişki ve ilişkiler bütününden etkilenen bir sarkaç gibidir cinsellik. Bu yüzden teknik ve performansın önemi kadar, duygusal bütünlük zengin cinselliğin bir parçasıdır.

    Cinsellikte doyumun boyutları artırmak, yeni şeyler öğrenmek her zaman mümkün. Abartılı ve gerçekdışı beklentilerden sıyrılmak bunun ilk adımı olabilir ve zengin bir cinsel yaşam, cinsel bilgi sahibi olmayı gerektirir. Bu yüzden sadece teknik ve performansa takılı kalmak, ancak fiziksel bir düzeyde cinselliği size sunar. Bir cinsel birleşmenin aşaması olan orgazm kavramı, cinsel gerilimi boşalmaktan öte ruhsal ve bedensel anlamda rahatlamaktır. Bu yüzden duyumlara odaklanmak, sizi zenginleştirir. Performans vurgusunun üst düzeyde olduğu ancak duyguların ihmal edildiği birleşme sonrasında tatminsiz ve doyumsuz bir kapıya açılabilir.

    Cinsel yaşamın zenginleşmesini engelleyen farklı birçok faktör var. Cinselliğe dair doğru bilinen yanlışlar, efsaneler doğrudan bir engel niteliği taşımakta. Zengin bir cinsel yaşantı çok çeşitli davranış repertuarından beslenir. Cinsel yakınlığın gerçekten artırılması bunun ilk aşamalarından biri. Eğer partnerinizle kronikleşmiş bir sorun yaşıyorsanız, cinsel paylaşıma yaklaşırken korku duymak ve direnç göstermeniz olasıdır ve zamanla bilinçdışı süreçlerinde etkisiyle cinsel yakınlık azalacaktır. Bu yüzden cinsel sorunların ilişkinin kalitesini ve niteliğini, ilişkisel sorunlarında doğrudan cinselliği etkileyebileceğini hatırlatmakta fayda var. Cinsel sorunlara zemin hazırlayan ilişkisel faktörlerden bazıları; güven, aidiyet, değer görme, bağlılık, sevgi, şefkat, mahremiyet gibi ilişkinin genel dengesini etkileyen temel unsurlardır. Zengin bir cinsel yaşam, bütünleşmiş bir ilişki biçimiyle mümkün.