Yazar: C8H

  • İnsülin direnci neden önemlidir?

    İnsülin direnci nedir?

    İnsülin; pankreas bezinden salgılanan, kan şekerini düşürücü etki yapan, yağ dokusunu azaltan ve protein yapımını artıran önemli bir hormondur. İnsülin, kandaki şekerin kandan ayrılarak hücre içine girmesini sağlar. Kanda yüksek olan insülin önceleri kan şekerini hücrelere sokar, ancak hücrelerin alabileceğinden daha çok enerji vücuda girerse insülin artık bu görevini yapamaz hale gelir. İnsülin hormonunun kanda kanda fazla bulunmasına rağmen yeterince etkili olamamasına insülin direnci (rezistansı) adı verilir.

    İnsülin direnci neden olur ?

    İnsülinin vücutta etkili olabilmesi için hücre zarındaki alıcılara bağlanarak hücreye girmesi ve etkisini göstermesi gerekir. İnsülinin alıcılara bağlanmasını engelleyen veya bağlandıktan sonra hücreye etki etmesini azaltan durumlar insülin direnci yapar. Bunlar genellikle genetik yatkınlık, kilolu olmak, kortizonlu ilaç tedavileri, bel çevresinin artmış olması, yaşlanma ve hareketsiz yaşam biçimi ve beslenme şekli ( fast food , karbonhidrattan zengin, hazır paketlenmiş gıdalar, dondurulmuş gıdalar, hazır meyve suları, gazlı içecekler, mısır şekerinin kullanıldığı gıdalar, rafineri gıdaların tüketimi) insülin direnci yapabilir.

    İnsülin direncine sebep olan hormonal hastalıklar nelerdir?

    Yumurtalık kistleri, büyüme hormonu eksikliği veya fazlalığı, strese cevap olarak salgılanan kortizol ve adrenalin hormonunun fazla salgılanması, süt hormonun fazlalığı, tiroid bezinin az ya da çok çalışması, parathormon yüksekliği, erkeklik ve kadınlık hormon eksiklikleri gibi hastalıklar insülin direnci oluşmasına neden olabilir.

    Sağlıklı kişilerde insülin direnci olabilir mi?

    Sağlıklı insanların yaklaşık %25’de insülin direnci olabilir.

    insülin direncinden ne zaman şüphelenmek gerekir ?

    Diyet ve egzersize rağmen kilo verememe, yorgunluk halsizlik, çabuk acıkma, geç doyma, yemeklerden 2-3 saat sonra olan acıkma hissi, sabah yorgunlukları, öğle yemeği sonrası yorgunluk, uyku basması, elde ayakta titreme, soğuk soğuk terleme ve baygınlık hissi, tatlı yeme isteği (gece uykudan kalkıp tatlı bir seyler yemek ), giderek kilo alan kişinin ailesinde şişman ve diyabetli kişilerin varlığı durumlarında veya yukarıda bahsedilen hormonal bozukluk durumlarında insülin direncinden şüphelenmek gerekir. Bu hastalarda özellikle karın çevresinde yağlanma artışı görülebilir.

    İnsülin direnci hangi hastalıklara sebep olur?

    insülin direnci, şeker hastalığı, inme, kalp damar hastalıkları, ateroskleroz, hipertansiyon, karaciğer yağlanması, lipid yükseklikleri, polikistik over hastalığı ve infertilite gibi birçok hastalık için suçludur. Alzheimer (bunama) ile insülin direnci arasında bağ olduğu da saptanmıştır.

    İnsülin direnci kansere sebep olur mu?

    İnsülin direnci ve obezite ile kanser arasında ilişki saptanan çok sayıda çalışma vardır. Bu kişilerde kanda artan insülin benzeri büyüme faktörü kansere yatkınlık oluşturabilir. Yemek borusu, Kalın bağırsak, Pankreas, Meme, Rahim, Yumurtalık, Prostat, Böbrek, Mesane, Tiroid ve Lenf kanseri riskini artırdığı yapılan birçok bilimsel çalışmada gözlemlenmiştir.

    İnsülin direnci nasıl hesaplanır ?

    10-12 saatlik açlık sonrası ölçülen açlık kan şekeri ve insülin hormon düzeyleri ile HOMA-İndeksi hesaplanır. HOMA indeksi >2,5 üzerinde olan kişilerde insülin direnci vardır.

    İnsülin direnci nasıl tedavi edilir ?

    Yaşam tarzı değişikliği ve düzenli egzersiz hastaların büyük çoğunluğunda nsülin direnci düzeltilebilir. Düşük glisemik indeksli beslenme ( kan şekerini yükseltmeyen veya yavaş yükselten besinler ) çok önemlidir. Gereken hastalarda insülin direncini kıran ilaçlar (metformin vb. ) tedaviye eklenebilir. Düzenli spor yapmak ve kilo vermek insülin direncini kıran en önemli faktörlerdir.

    İnsülin direnci tedavi edilmezse neler olur?

    Obezite, Tansiyon yüksekliği, kanda trigliserit (kan yağları) yüksekliği, ürik asit yüksekliği ve göbekte yağlanma , karaciğer yağlanması, yumurtalıklarda kist (polikistik over hastalığı), kan pıhtılaşmasına eğilim, HDL kolesterolde (iyi kolesterol) azalma ve idrarla atılan proteinde artma (mikroalbüminüri) birlikte olabilir. Bu kişilerde kalp koroner damar hastalığı ve tip 2 şeker hastalığı çok sık görülür.

  • Duygularınıza Temas Etmekten Korkmayın!

    Duygularınıza Temas Etmekten Korkmayın!

    Hayatınız renklerini düşündüğünüzde vereceğiniz cevaplar hep duygularınızı referans alarak kurguladıklarınız olacaktır. Hayatımızın çok büyük bir bölümünü ve en önemli kısmını duygular oluşturuyor olmasına rağmen, insan bir o kadar da savaş içerisindedir duygularıyla. Duygularını ifade etmek istemeyen ya da “mış” gibi yaparak farklı duygu yansıtmaları yapanlarla çok karşılaşırız, hatta bunlardan bir tanesi kendimiz bile olabiliriz.

    Peki insanı duygularına dair korkutan nedir? Bunları ifade ettiğinde görünür olma kaygısı mıdır yoksa bu duyguya sahip olmanın kötü hissettirecek olma korkusu mu?  “Duygularım beni yönetiyor” ve “ben duygularımı dizginleyebiliyorum” cümleleri arasında genel olarak sürüp giden çatışmada, gerçekten çatışmasını yaşadığımız duyguyu ne denli hisseder halde oluyoruz? Kişi farkına varmadan bu çatışmanın içerisinde duygularına temas etmekten öyle kaçar bir hale geliyor ki, bir müddet sonra olağanlaşıyor bu ve hayata dair birikimlerimiz böyle böyle başlıyor.

    Öfkeli anlarınızı hayal edin. Kaşlarınızı çatıp, yumruklarınızı sıkmış ve hatta çenenizi bile kasmış olabileceğiniz anlar. Ve sırf bu duygunuzu yansıtmamak adına tüm öfkenize rağmen yumruklarınızı sıkma ya da kaşlarınızı sıkma dürtünüze karşı direncinizi hayal edin. Yani duygunuza pes ettirişinizi. Büyük bir hevesle kurduğumuz “Öfkemi yendim” cümlesiyle, öfkenin bizi terk ettiğini sanıp, bunu başardığımızı sanıp bu sefer de başarının mutluluk izlerini ararız kendimizde. Oysa tıpkı öfkemiz gibi bizi heyecanlandıran, bazen kaygılandıran hatta mutlu eden duygularımızı bile pes ettiririz. En başında neden girmiştik bu çatışmaya, neydi sebepleri bu verdiğimiz savaşın, bu noktada önemsizleşen sorular haline geliyor. Çünkü işin aslında pes eden duygularımız değil, bizzat kendimiz pes etmiş oluyoruz. Tüm kaygımıza rağmen o duygumuzla baş başa kalmaktan kaçarak kendimizden vazgeçmiş ve kendi yenilgimizi kabullenmiş oluyoruz. Gerçekliğimizin hassaslığından ve kaygılarımızdan dolayı hissetmekten vazgeçişimiz bizi duvarlaştırırken aynı hızda sahteleşiyoruz. “Mış” gibi yapışlarımız çoğalıyor ve gerçek duygularımızla temas etme kaygımız daha büyük bir korkuya dönüşüyor.

    Biz en büyük savaşımızı içimizdeki iyi ve kötü parçalarımız arasında zannederken duygularımızı kurban olarak seçiyoruz. Oysa insanın en büyük savaşı tüm korkularına rağmen, içindeki hem iyiyi hem de kötüyü kabullenip şimdinin içinde yaşamak değil midir?

  • Hipoglisemi

    Hipoglisemi

    Hasta hipoglisemi belirtilerini fark ettiğinde bir şeyler yiyerek, bir bardak meyve suyu veya 2-3 kesme şeker alarak hipoglisemiyi önleyebilir. Belirtilerin 5-10 dakika içinde düzelmediği durumlarda tedavi tekrarlanabilir.

    Hipoglisemi belirtileri;

    • Terleme
    • Açlık hissi
    • Baş dönmesi, sinirlilik, çarpıntı
    • Dudaklarda uyuşma
    • Görme bozukluğu
    • Solgunluk
    • Yorgunluk, baygınlık

    Bazı hastalarda hipo ağır seyreder ve hasta durumunun farkına varamadan şuurunu kaybeder. Bu kişiler yakınlarının yardımına ihtiyaç duyarlar.
    • Kan glukoz düzeyi genellikle 40 mg/dl’nin altındadır. Böyle bir durumdaki hastaya kesinlikle ağızdan hiçbir şey verilmemelidir.
    • Hastaya şayet yanında bulunuyorsa, deri altına glukagon enjeksiyonu yapılmalıdır.
    • Hastanın durumu düzeldikten sonra 30 g yavaş emilen bir karbonhidrat (bir elma veya bir dilim ekmek ) verilmelidir.
    • Hastanın durumu 5-10 dakika içinde düzelmezse derhal hastaneye sevk edilmelidir.
    • Bu hastalarda kan glukoz düzeyi ölçülmeli ve derhal hastaneye götürülerek damar yolundan glukoz verilmelidir.

    Belirti ve bulgular;

    •Yoğun susama duygusu
    • Aşırı miktarda su içme
    • Aşırı idrara çıkma
    • Aşırı yemek yeme
    • Yorgunluk ve kilo kaybı
    • Görme bozukluğu

    Seyahat Listesinde Neler Olmalı?

    • Fazladan bir hafta yetecek miktarda insülin, enjektör veya insülin enjeksiyon kalemi ve diğer ilaçlar.
    • Fazladan bir hafta yetecek miktarda kan glukoz ve idrar keton test çubukları.
    • Doktor reçeteniz.
    • Diyabet günlüğünüz.
    • Peynir, kraker, kesme şeker gibi yanınızda kolayca taşıyabileceğiniz gıdalar.
    • Glukagon (ağır hipoglisemi tedavisinde kullanılmak üzere)

  • Sosyal Fobi Nedir?

    Sosyal Fobi Nedir?

    Sosyal anksiyete bozuklukları içinde en yaygın olanlardan biri sosyal fobidir. Çağımızda sosyal medyayla birlikte yayılan “mükemmeliyetçilik” algısı maalesef sosyal fobinin başlıca nedenlerinden biri olmaya başlamıştır. Sosyal fobi DSM ‘e göre kişinin en az 6 ay süreyle dikkat odağı olacağı ve başkaları tarafından değerlendirileceği gibi nedenlerle duyduğu yoğun kaygı olarak belirtilir. Sosyal fobinin başlangıç yaşı 13-24 yaş arasıdır. Yani daha çok ergenlerde görülmektedir

    SOSYAL FOBİ BELİRTİLERİ

    • Sosyal fobide klinik olarak en çok görülen belirti kaygı duyulan ortama girmeden önce oluşan çarpıntıdır.

    • Titreme

    • Terleme

    • Kaslarda gerginlik

    • Kızarma

    • Ses titremesi

    • Ağız kuruması gibi belirtiler fiziksel olarak en yaygın olanlardır

    • Sosyal fobinin psikolojik belirtilerinden en yaygını kaçınma davranışıdır. Sosyal fobiden muzdarip olan birey kalabalık ortamdan kaçınmak, göz önünde olmamak için elinden geleni yapar.

    SOSYAL FOBİ NASIL YENİLİR?

    Sosyal fobinin bilinen ve uygulanan en yaygın tedavisi bilişsel davranışçı terapidir. Bu tedavi şekliyle bireyin kafasında oluşan yanlış düşünceler daha olumlu hale getirilmeye çalışılır ve davranışlarda da ufak adımlarla değişiklik çalışmaları yapılır.

    Eğer terapiyi son çare olarak görüyorsanız kendi kendinize de umutsuzluğa kapılmadan davranışlarınızı değiştirmeyi deneyebilirsiniz. Önce “herkes benim hakkımda ne düşünür, mükemmel olmalıyım, konuşurken hiç hata yapmamalıyım, kendimden çok emin görünmeliyim” gibi aşırı genellenmiş düşünceleri bir kenara bırakmalısınız. Etrafınızdaki insanları gözlemlediğinizde herkesin mükemmel olmadığını göreceksiniz. Ben yapamam diye düşünmek yerine yapsam en kötü ne olur ki, zor da olsa yapabilirim düşünceleriyle hareket etmek başlangıç için idealdir. Unutmayın ki düşünceler davranışlarımızı etkiler.

  • İnsülin kan şekerinize ne yapar?

    İnsülin kan şekerinize ne yapar?

    •İnsülin, kan şekeri düzeyinizi düşürür. Bunu, kandaki şekerin vücut hücrelerine girmesini sağlayarak gerçekleştirir.

    •İnsülin tedavisi bağımlılık, alışkanlık yapıcı bir özellik taşımaz.

    •İnsülin tedavisinin geciktirilmesi için doktorun ve hastanın kendini zorlaması çok yanlıştır.

    •Olabildiğince erken ve yeterli dozda insülin verilmesi meydana gelecek hasarları önleyici ya da yavaşlatıcıdır.

    İNSÜLİN UYGULAMASI

    • Her enjeksiyondan önce eller su ve sabunla yıkanmalıdır.
    • Flakonun üzerindeki koruyucu kapak çıkartılır.
    • Koruyucu kapağın altındaki kauçuk tıpa alkolle temizlenir.
    • İnsülin enjektörünün koruyucusu çıkartılır.
    • Enjektöre çekilecek insülin miktarı kadar hava flakona verilir. Gereken miktar insülin enjektöre çekilir.
    • İnsülin enjektöre çekildikten sonra enjektörün içinde kalan hava kabarcıkları çıkartılır.

    Enjektör ile İnsülin Uygulaması

    1. Ellerinizi yıkayın.
    2. İnsülin flakonunu elleriniz arasında yuvarlayın
    3. Flakonun kapağını alkollü pet ile silin
    4. Enjektöre uygulanacak insülin miktarı kadar hava çekin.
    5. Enjektörü flakona sokun ve havayı flakonun içine boşaltın.
    6. İğneyi çıkarmadan flakonu çevirin.
    7. Uygun dozda insülini enjektöre çekin.
    8. Enjektör içinde hava olup olmadığını kontrol edin. Eğer hava varsa enjektörün içindeki insülini tamamen boşaltıp uygun dozu tekrar çekin.
    9. İğneyi flakondan çıkarın ve dikkatlice kapağını kapayın.

    İnsülin Saklama Koşulları

    • Bütün insülinler 2-8°C’ de buzdolabında (yumurtalık, tereyağlık bölümünde) saklanmalıdır.
    • İnsülinler asla buzdolabının dondurucu kısmına konmamalıdır.
    • Direkt güneş ışığından korunmalıdır.
    • Kısa etki süreli insülinler berrak ve renksiz görünümde değilse kullanılmamalıdır.

    Kan şekeriniz aniden düşerse…

    •Sinirlilik
    •Titreme
    •Yorgunluk
    •Terleme
    •Açlık hissi
    •Baş ağrısı
    •Bulanık görme
    •Çarpıntı hissi
    •Dikkat dağılması, kan şekeri düşüklüğü (hipoglisemi) belirtileridir.
    •Eğer kan şekerinizin düştüğünü düşünüyor ancak ölçüm yapamıyorsanız şeker içeren bir şeyler yiyin.
    •Eğer 15 dak. içinde kendinizi daha iyi hissetmezseniz, aynı miktar şekerli besini tekrar yiyin.
    •Eğer kendinizi hala iyi hissetmiyorsanız acil servise başvurun.

    Kan şekeriniz çok yükselirse…

    •Her zamankinden daha fazla susama
    •Her zamankinden daha fazla acıkma
    •Sık sık idrar yapma
    •Geceleri idrar yapmaya kalkma
    •Deride kuruma ve kaşıntı
    •Halsizlik, yorgunluk
    •Bulanık görme
    •Enfeksiyon
    *Yaraların yavaş iyileşmesi kan şekeri yüksekliğinin (hiperglisemi) belirtileridir
    •Günlük diyabet tedavinize uymanız kan şekeri yükselmesini önlemenin en iyi yoludur.

    –Diyetinize mutlaka uyun
    –Diyabet ilaçlarınızı zamanında ve doğru olarak kullanın
    –Düzenli fizik egzersizlerinizi yapın
    –Her gün kan şekerinizi ölçün

  • Kış Depresyonu Nedir?

    Kış Depresyonu Nedir?

    Kış depresyonu bazı kaynaklarda mevsimsel affektif bozukluk olarak tanımlansa da üzerinde fazla durulmaz. Peki nedir bu kış depresyonu? Aslında buradaki mod düşüklüğü gerçek bir depresyon değildir. Yazın renkli enerjisinden sonra gelen baskın, sıkıcı ve soğuk havalardan kaynaklı mod düşüklüğümüzü bazen depresyonla karıştırabiliriz. Oysa daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz gibi depresyon hafife alınmayacak bir kavramdır. Peki kışın gelmesiyle modumuz nasıl düşebilir ve kış depresyonunun belirtileri neler olabilir?

    KIŞ DEPRESYONU NEDENLERİ

    • Yaz enerjisinden sonra işlere, günlük hayatın yoğunluğuna odaklanamama

    • Güneş enerjisi yoluyla vücuda D vitamini alınır ve D vitaminini işlevlerinden biri serotonin hormonunu arttırmaktır. Serotonin hormonu eksikliği de depresyonun en önemli nedenlerindendir. Bu nedenle kış aylarında depresyon görülme sıklığı daha fazladır.

    KIŞ DEPRESYONU BELİRTİLERİ

    • Günlük işlere odaklanmada güçlük

    • Karbonhidrat oranı yüksek besinleri tüketme isteğinin artması. (bunun nedeni düşen serotonin hormonundan kaynaklıdır)

    • Uyku kalitesinin düşmesi ve sabahları dinlenmemiş olarak uyanmak

    • Unutkanlık

    • Günlük aktivitelerin artık eskisi kadar keyif vermemesi

    KIŞ DEPRESYONUNDAN KURTULMA YOLLARI

    Fototerapi adı verilen ışık tedavisi eğer gerçek bir kış depresyonu söz konusuysa oldukça işe yarayan bir yöntemdir. Bunun dışında kendi kendimize yapılabilecek ufak tefek şeyler modumuzun yükselmesini sağlayabilir. Karbonhidratların içinde serotonin hormonu vardır fakat fazla tüketilmesi de kilo artışı yapacağı için sağlıklı beslenmek kış depresyonuyla baş etmede en önemli etkendir. Yani çok fazla çikolata yemeyin ☺. Düzenli spor yapmak beyindeki serotonin seviyesini artırır bu yüzden depresyonla baş etmede oldukça faydalıdır. Uyku alışkanlığınızın düzene girmesi de depresyon riskini azaltır. Son olarak da dolabınızdaki siyah renkli kıyafetleri azaltmak da yararlı olabilir. ☺

  • Diyabetle yaşam

    Diyabet nedir?

    •Pankreastan salgılanan insülin hormonu kan şekerini düşürerek vücudunuzun, yediğiniz besinlerdeki enerjiyi gereken şekilde kullanmasını sağlar.

    •Eğer insülinin salgılanmasında ya da işlev görmesinde bir sorun meydana gelirse şeker hücrelerin içine gireceği yerde kanda birikmeye başlar.

    •Diyabet ömür boyu süren bir hastalıktır.

    Diyabet Kontrolü ne demektir?

    Diyabet tedavisinde hedef, kan şekerini “normale” yakın değerlerinde kalmasını sağlayacak şekilde kontrol altında tutmaktır

    Diyabetin Kontrol Altında Tutulması Niçin Gereklidir?

    •Kan şekeriniz normalden yüksek ya da düşük olduğunda kendinizi yorgun, hasta ve rahatsız hissedersiniz.

    •Diyabetin kontrol altına alınması daha sağlıklı ve uzun bir ömür sürmenizi sağlar.

    •Kan şekeri seviyenizi normale yakın tutmanız uzun dönemli eşlik eden hastalıkların ortaya çıkmasını önleyebilir, geciktirebilir ya da hafifletebilir.

    •Hastalığını sizi değil siz hastalığınız kontrol altına alın!

    Diyabet Tipleri

    •Tip 1 Diyabet: Vücut çok az insülin yapar veya hiç insülin yapamaz.

    Tip 2 Diyabet: Vücut insülin yapar fakat gerektiği gibi kullanamaz.

    Tip 1 diyabetin belirtileri

    •Aşırı miktarda susamak

    •Fazla miktarda idrara çıkmak

    •Çok fazla acıkmak

    •Ani kilo kaybı

    •Kendini çok yorgun hissetmek

    Tip 2 diyabetin belirtileri

    •Yorgunluk hissetmek

    •Ciltteki kesiklerin ya da yaraların geç iyileşmesi

    •Kuru ve kaşıntılı bir cilt

    •Sık sık enfeksiyon gelişmesi

    •Sık idrara çıkma

    •Bulanık görme

    •Cinsel sorunlar

    •Ellerde veya ayaklarda uyuşma, karıncalanma

    •Açlık hissinin artması ve aşırı yeme

    •Ağız kuruluğu ve çok su içme

    Diyabette beslenme planlaması nedir?

    •Sağlıklı besinler seçmek

    •Gerekli miktarda besin almak

    •Uygun zamanda yemek

    Sağlıklı besinler seçmek

    •Çeşitli besinler alın: Farklı besin gruplarından, ihtiyacınızın olan besinleri alın.

    •Daha fazla posalı gıdalar tüketin.

    •Daha az tuz tüketin.

    •Daha az yağ, özellikle daha az hayvansal yağ alın.

    Fiziksel aktivite

    •Egzersize başlamadan önce doktorunuzla, hemşirenizle veya diyabet eğitimcinizle konuşmanız önemlidir.

    Fiziksel aktiviteye niçin ihtiyaç var?

    •Kandaki şeker miktarını daha iyi kontrol altında tutarsınız.

    •Depolanmış fazla enerjiyi tüketerek vücut ağırlığınızı kontrol altına alabilirsiniz.

    •Genel sağlık durumunuzu düzeltebilirsiniz.

    •Fiziksel ve duygusal olarak kendinizi daha iyi hissedersiniz.

  • Evliliklerde İletişimi Bitiren 4 Temel Neden

    Evliliklerde İletişimi Bitiren 4 Temel Neden

    Bu yazıda bahsedeceğim hatalardan en az bir tanesini yapıyorsanız muhtemelen sağlıklı ilişkiler yürütemiyorsunuzdur. Eşlerin gittikçe kopmasına, birbirlerine karşı sevgi ve saygıyı tüketmesine neden olan temel iletişim hataları şunlardır;

    İlk olarak sağlıksız evliliklerde sıkça yaşanan sert eleştirilerden ve aşağılamadan bahsedeceğim. Eşlerden birinin karşı tarafı sürekli eleştirdiği, kötü hissettirdiği eleştiri türü. Eleştirilen kişinin önceleri kendi davranışıyla ilgili olduğunu düşünmesini sağlar. Fakat zamanla yaptığı her hareketin, her davranışın küçük görüldüğü, takdir edilmediği, anlamsız bir tartışmanın içinde olduğunu gözlemlemesiyle devam eder. Eleştiren kişinin tahammülsüzlüğü ve mükemmeliyetçiliği karşısındaki kişinin yorulmasına, özgüven kaybına ve nihayet değersiz hissetmesine neden olur. Böyle bir evlilikte iletişimin zorunluluk dışında uzun süreli olması pek olası değildir.

    İkincisi akıl okuma; bir kişinin aklından geçen düşünceleri elde kanıt olmadan bildiğini düşünme. Zihnimizin bir olay hakkında yorumlar yapması, bizim ‘bireysel gerçeğimizi’ ortaya koyar. Başkasının gördüğü, şahit olduğu bildiği olay ise ‘gerçek olayı’ ortaya koyar. Akıl okuma yönteminde çiftler bireysel düşüncelerini ve algısını gerçek zanneder. Akıl okuma bir düşünce hatasıdır ve ikili ilişkilerde sıkça yaşanır.

    “Eşimin niyetini biliyorum. Eşim beni sevdiğini söylüyor ama aslında bana değer vermiyor. Ben onun ne düşündüğünü, o itiraf etmese de biliyorum.”

    Akıl okumalar genellikle yanlı yorumlardır. Sıklıkla bireysel inançlara göre yapılır.  Bu yorumlar genellikle hatalıdır. Bu yoruma maruz kalan eş başlarda açıklama yapmaya çabalasa da bir yerden sonra niyet okumalarla baş çıkamayacağını ifade eder. Zamanla iletişimin kopmasına neden olur.

    “Eşim yaptığım yemeği beğenmiyor o söylemese de benimle evlendiğine pişman olduğunu biliyorum.”

    Terapiye gelen 6 aylık evli bir danışanım yukarıda ki cümleyi söylerken ağlıyordu. Çünkü eşinin kendisiyle evlendiği için pişman olduğuna emindi. Oysa evliliğin başında uyum süreci yaşanabilir. Sağlıklı evlilik her şeyden aynı derecede keyif almak, aynı yorumu yapmak, aynı bakış açısına sahip olmak değildir. Sağlıklı evliliklerin, en önemli özeliklerinden biri, açık iletişimdir. Farklılıklara saygı duyup ve açık iletişime yönelmek iletişimin daha sağlıklı ve güvenli olmasını sağlayacaktır.

    İletişimi bitiren üçüncü neden ise iletişimin sonundaki uzlaşma beklentisinin karşılanmamasıdır. Eşler iletişimleri sonunda uzlaşma beklentisi içindedirler. Uzlaşmanın sağlanmaması eşlerde, mutsuzluk, hayal kırıklığı ve tartışmaların büyümesine neden olur. Terapi esnasında sıkça şunu duyarım;

    “Onunla hiç konuşmak istemiyorum artık çünkü hiç uzlaşamıyoruz”

    “Olaylara hiç aynı açıdan bakamıyoruz” vb..

    Çiftler farklı düşünmeyi, farklı yorumlamayı sorun olarak gördükçe tartışmaları artar. “İletişimin temel amacı nedir” diye sorarım seanslarda. Bu sorunun cevabını ararken ‘İletişimin konuşmak, anlamak, öğrenmek ve paylaşmak amacıyla yapıldığı’ konusunda hemfikir oluruz. Eşin anlaşma ihtiyacının fark edilmesi uzlaşmadan daha önemlidir. İyi bir iletişim becerisi kazanıldığında eşler sonuçtaki uzlaşmaya değil iletişim sürecinin kendisine odaklanıp birbirlerini gerçekten anlama şansına sahip olurlar.

    Ve son olarak dördüncü madde eşlerin birinin duvar örmesi. İlişkide genelde iki rol gözlenir. Eşlerden biri, sorunu çözmek için konuşmayı biri ise genelde susmayı tercih eder. Susan, problemin geçmesini bekleyen kişi farkında olmadan karşı tarafa şu mesajı verir “ben seninle ve bu sorunlarla ilgilenmiyorum”. Diğer taraf iletişimin devam etmesi gerektiğini düşündüğü için konuşmayı tercih eder. Terapi odasında gözlemlediğim kadarıyla iletişimin devam etmesi için çabalayan kişi mutlaka yorulur ve artık çaba gösteren olmak istemez. Eşler neden duvar örer, neden iletişimi keser? Nasıl olsa işe yaramayacak, yine tartışacağız, hiçbir konuda uzlaşamayacağız düşüncesine sahip olduğu için duvar örebilir. Yada iletişim becerisine güvenmediği için nasıl toparlaması gerektiğini bilmediği için susar. Sonuç olarak ilişkide biri iletişime ket vuracak tarzda davranıyorsa o ilişki de sağlıksız iletişim yoluna girilmiş demektir.

    Eşinizle konuşmalarınız gittikçe azaldıysa, her konuşmanın sonunda birbirinizi inciten tartışmalar yaşıyorsanız şöyle bir inceleyin derim. Birbirinizi suçlamadan sadece kendinizi ve davranışınızı inceleyin. Hangi yanlış davranışı uyguluyorsunuz?

  • Endoskopide yenilikler

    Endoskopi işlemi, sindirim kanalının değişik bölümlerinin fiberoptik kablolar yardımıyla incelenmesi işlemidir ve yaklaşık 40 yıldır insanlığın hizmetinde olan çok yararlı bir tanı yöntemidir. Bu işlem sayesinde yemek borusu, mide ve bağırsakların hastalıklarının erken tanısı yapılabilmekte, girişimsel işlemlerle de aynı seansta tedaviler uygulanabilmektedir.

    Bu yıllar içinde endoskopi alanında pek çok gelişme olmuştur. Öncelikle, son yıllarda işlem sırasında sedasyonda –uyutulma- kullanılan etkili ve güvenli ilaçlar geliştirilmiştir. Bunlar kısa sürede hastanın uyumasını sağlar, işlem boyunca hasta uyur, işlemden sonra da hasta hızla uyanır ve günlük yaşamına devam eder. İşlem boyunca hastanın kalp atışı, kan basıncı ve kan oksijen düzeyi sürekli gözlemlenir, bu nedenle uyutmadan kaynaklanan olası riskler en az düzeye indirilir.

    Endoskopi teknolojisinde görüntü keskinliğinde kaydedilen ilerleme ve yenilikler sayesinde mide ve bağırsak duvarında kanserin öncüsü olan erken lezyonların tanısı daha mümkün hale gelmiştir. Bu şekilde saptanan lezyonlar, yine endoskopik yöntemlerle çıkartılabilmekte ve hasta yaşamına önemli bir katkı sağlanmış olmaktadır. Yine endoskopi ile uygulanan argon plazma lazer gibi yakarak tedavi yöntemleriyle de, bu şekildeki lezyonlar ortadan kaldırılabilmektedir.

    Sindirim sistemi kanamaları, endoskopinin tedavide en çok kullanıldığı alanlardan bir tanesidir. Kanayan yaranın (ülser) ya da damarın bulunması, kanamayı durduran ilaç enjeksiyonu ya da metal kliplerle bağlanması gibi yöntemler çoğu kez hayat kurtarıcı olmaktadır. Ayrıca bu tedaviler sayesinde hastaya kan verme ihtiyacı azalmakta ve hastanın hastanede yatış süresi kısalmaktadır.

    Son yıllarda tüm dünyada giderek kabul gören bir kullanım alanı da kalın bağırsak kanserinde kolonoskopi taramasıdır. Kalın bağırsak –kolon- kanserleri hem erkek hem de kadınlarda en çok görülen kanser türleri arasında ilk sıralardadır. Kolon tümörleri büyük oranda polip zemininde gelişirler; yani önce bir polip evresinden geçer, daha sonra kansere dönüşürler. Polipler, bağırsak duvarından köken alan, büyüklükleri birkaç milimetreden başlayan ve giderek artan iyi huylu oluşumlardır. Çapları 1 cm. yi aşınca, içlerinde kanser hücreleri gelişme riski belirir (displazi) ve takibeden sürede bunlar aşikar kolon kanserine dönüşürler. İşte, kolonoskopinin yararı burada ortaya çıkmaktadır; kalın bağırsakta görülen polipler aynı kolonoskopi seansı sırasında çıkarılabilmekte ve hasta çok etkili bir şekilde kolon kanserinden korunmuş olmaktadır. Bu nedenle pek çok batı ülkesinde 50 yaşından sonra tüm nüfusa belirli aralıklarla kolonoskopi taraması uygulanır.

    Kapsül Endoskopi

    Son yıllarda endoskopi alanındaki en önemli yeniliklerden birisi de, kapsül endoskopidir. Bu işlemde esas amaç ince bağırsakların incelenmesidir. Vitamin büyüklüğünde bir kapsül aracılığıyla alınan görüntüler gövdede taşınan bir alıcı cihaza kaydedilir. Kayıt 8 saat boyunca sürer vebu sırada kişi günlük aktivitelerine devam eder. İncelemenin sonunda kapsül kendiliğinden dışkıyla atılır. Günün sonunda alınan ince bağırsak görüntü kayıtları bilgisayarda incelenir. Bu yöntem sayesinde ince bağırsağı tutan iltihaplı hastalıklar (Crohn hastalığı), nedeni aydınlatılamamış sindirim sistemi kanamaları, ince bağırsak tümörleri gibi hastalıkların tanıları konulur.

    Yine son dönemde geliştirilmekte olan bir kapsül yöntemi de kolon kapsül endoskopisi ya da kapsül kolonoskopidir. Kalın bağırsak hastalıklarının tanısında en kesin yöntem kuşkusuz ki standart kolonoskopidir. Ama bunun uygulanmasının mümkün olmadığı hastalarda, örneğin sedasyon, yani uyutma işleminin sakıncalı olduğu hastalar, ya da kolonoskopi uygulamasını kesinlikle reddeden hastalarda denenebilir. Yöntemin avantajı, işlem sırasında aynen ince bağırsak kapsül endoskopisinde olduğu gibi hastanın günlük aktivitesine devam edebilmesidir.

    Son yıllarda reflü hastalığı tanısında da telemetrik kapsül kullanılmaya başlanmıştır. Reflü hastalığı bazen tipik belirtiler vermeyebilir; yanma ekşime gibi şikayetler olmayabilir. Bunun yerine öksürük, ses kısıklığı, göğüs ağrısı gibi doğrudan reflüyü akla getirmeyen belirtiler oluşabilir. İşte böyle durumlarda yemek borusu alt ucuna yerleştirilen küçük bir kapsül yardımıyla 48 saat boyunca asit ölçümü yapılır ve kayıtlar yine gövdede taşınan bir alıcıya radyo dalgaları aracılığıyla gönderilir. Hasta, bu 48 saat boyunca normal yaşamına devam eder. Kapsül daha sonra mideye düşer ve kendiliğinden dışkıyla atılır. Kırk sekiz saat boyunca alıcıya kaydedilmiş olan kayıtlar da, bilgisayarda incelenerek reflü varlığı araştırılır ve reflü ataklarının hastanın yakınmaları ile olan ilintisi incelenir.

    Kapsül yöntemleri, gerek kapsül endoskopi, gerekse pH izlem kapsülü, tanısal yönden çok yararlı katkıları olan noninvaziv endoskopi teknikleridir ve hasta konforu üzerine olumsuz bir etki yapmadan uygulanan yöntemler olarak gelecekte daha yaygın kullanılmaları beklenmektedir.

  • Demans

    Demans

    Öfke, dikkat ve algı bozuklukları, cinsellik ve uyku bozukluğu hemen herkes için dönem dönem görülebilen durumlardır; fakat orta yaştan sonra bu durumların bir arada görülmesi demans, bunama sinyalleri veriyor olabilir.

    Demans genellikle 50-55 yaş üzerinde görülen ve genellikle yakın zamana dair bilgileri unutmakla seyreden nörolojik bir hastalıktır. Demans başlangıcı bazı ipuçları verir. ,Görülen temel belirtileri, kişinin son zamanlarda aşırı tepkisel olması, olur olmaz her şeye sinirlenmesi, algılamasının yavaşlaması, dikkat sorunları yaşanması, cinsel dürtü ve aktivitede artış göstermesi, uykularının sık sık bölünmesi veya uyku saatlerindeki değişiklikler.. vb. daha birçok belirti sayılabilir; göze çarpabilecek en önemli belirtiler bunlardır. Bu belirtilere zamanla depresif bir duygu durumu eşlik edebilir. Henüz unutmanın başında olunan şu dönemde kişi, henüz her şeyin farkındadır ve yaşadıklarına anlam verememektedir. Dolayısıyla çökkün ruh hali ile seyredebilir. Hastalığa müdahale edilmediğinde, çökkün ruh haline, iştahsızlık, isteksizlik, ağlama nöbetleri, değersizlik hisleri gibi belirtiler eşlik ettiği durumda ise depresyonun eşlik etmeye başladığı düşünülebilir.

    DEMANSIN NE KADAR İLERLEDİĞİ NASIL ÖĞRENİLEBİLİR? NE YAPMALI?

    Davranışlarda değişiklikler, kişilik değişimleri, uyku sorunları ile karşı karşıya kaldığınız zaman bir ‘Nöroloğa’ başvurmanız gerekir. Bu belirtiler kimi zaman yoğun bir strese veya başka bir bozukluğun sonucunda ortaya çıkmış belirtiler olabilir. Nörolojik muayene sonrası, unutmanın kaynağı, demansın varlığı veya demans var ise ne düzeyde olduğu bilgisini nöropsikologlar tarafından yapılan nöropsikolojik bataryalar verir. Hasta eğer demans bulgusu vermiyor ise, unutkanlığının temelinde bir başka vitamin eksiklikleri olabilir. Aynı zamanda unutkanlığa ve kontrolsüz öfke durumuna, psikolojik temelli ruhsal bozukluklar da sebep gösterilebilir.