Yazar: C8H

  • Metabolik sendroma uygun beslenme modeli: metabolik balans

    Metabolik sendrom;beslenme alışkanlıklarımızın değişmesi ve hareketsizlik ile sıklığı artan, merkezinde insülin direncinin olduğu karIn yağlanması, şeker yüksekliği, kan yağlarında artış, tansiyon yüksekliği ve göbek çevresinin artışı ile seyreden tedavi edilmediğinde önemli sorunlara yol açan ölümcül bir hastalık maalesef. Ülkemizde 2004 yılında yapılan Türkiye Metabolik Sendrom Araştırması sonuçlarına göre 20 yaş ve üzerindeki erişkinlerde metabolik sendrom sıklığı % 35 olarak saptanmıştır.(kadınlarda % 41.1, erkeklerde % 28.8) . 2010 yılında yapılan Metabolik Sendrom Derneği Türkiye Sağlık Çalışması (PURE TÜRKİYE)’nda 4057 birey çalışmaya dahil edilmiş, bel çevresi erkeklerde > 94 cm, kadınlarda ise > 80 cm kriter olarak alınmıştır; kadınlarda metabolik sendrom sıklığı %43.5, erkeklerde ise %41.4 olarak saptanmıştır. Aynı çalışmada, yaş arttıkça metabolik sendrom sıklığının da artmasıyla, 60-64 yaşlarındaki bireylerde metabolik sendrom sıklığı %57.7 olarak saptanmıştır. Bu çalışmada bir başka özellik kadınların %63.6′sının, erkeklerin %34.5′inin obez olduğunun saptanmasıdır. Hastalığın tanısı için çeşitli dernekler farklı kriterler ortaya koysada en sık kullanılanı Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavi Paneli (NCEP-ATP III) 2005 yılında revize ettiği yetişkinlerde, abdominal obezite (erkeklerde >102 cm kadınlarda >88 cm ), hipertrigliseridemi ( >150 mg/dl), düşük HDL (erkeklerde <40 mg/dl, kadınlarda < 50 mg/dl ), hipertansiyon (kan basıncı >130-85 mm-Hg ), hiperglisemi (Açlık kan şekeri >110 mg /dl ) . Çalışmalar metabolik sendrom tanısı için bu beş kriterden üçünün varlığının yeterli olduğunu bildirmiştir

    METABOLİK SENDROMDA TEDAVİ YAKLAŞIMLARI

    Genetik özellikler dışında, çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkan bir hastalık olan metabolik sendromda öncelikli yaklaşım, yaşam tarzının düzenlenmesi olmalıdır. Amaç şeker hastalığı ve kalp hastalığından biryei korumaktır. Uygun bir beslenme ve egzersiz programıyla sağlanan kilo kaybı, şeker gelişimini, kalp damarlarının tıkanmasını düzeltici yönde etki sağlar.

    YAŞAM TARZI DEĞİŞİKLİKLERİ

    Metabolik sendromun tedavisinde, abdominal obezitenin önlenmesi öncelikli bir çözüm gibi görünmektedir. Bunun için 6-12 aylık sürede toplam vücut ağırlığında %7-10’luk bir düşüş sağlayacak ve bunu idame ettirecek bir yaşam tarzı düzenlenmesinin; kalori alımının kısıtlanması, fiziksel aktivitenin artırılması ve kişilerin bu konuda motive edilmesiyle sağlanabileceği bildirilmektedir. Uygun bir egzersiz programıyla enerji tüketimi kademeli olarak artırılarak insülin duyarlılığı artırılır, böylece hem kardiyovasküler olay riski hem de metabolik sendrom gelişimi azaltılabilir . Güncel klinik kanıtlar, haftalık fiziksel aktivitede 150 dakika ve vücut ağırlığında yalnızca %5-7′lik bir azalma sağlayan yaklaşımların bile metabolik sendromu engellemeye yettiğini; kan yağlarını, insülin direncini düzeltiği ve tansiyonu normale getirdiği yönündedir. Metabolik sendromlu kişiler için genel olarak; doymuş yağlardan ve kolesterolden kısıtlı, kompleks karbonhidratlardan zengin, bol meyve ve sebze tüketimini ve hipertansiyonu olanlarda tuz kısıtlamasını içeren diyet modelleri önerilmektedir. Geleneksel Akdeniz diyeti koroner kalp hastalığının ve metabolik sendromun önlenmesinde en önemli tedavi seçeneklerinden birini oluşturmaktadır. Akdeniz diyetinin önemli bir komponenti olan zeytinyağının, kan basıncını düşürmede de etkisi olduğu savunulmaktadır. Yine benzer şekilde Akdeniz diyetinin başka bir önemli komponenti olan omega-3 yağ asidi ve antioksidanlardan zengin balık, sebze ve meyve, kuru baklagil, saflaştırılmamış taneli tahıllar gibi besinlerin tüketiminin artırılmasının koroner hastalıkların riskini ve ölüm riskini azalttığını gösteren epidemiyolojik çalışmalar bulunmaktadır. Yavaş şekilde sindirilen düşük glisemik indeksli diyetler de lipid metabolizması üzerinde yararlı etkilere sahip olabilir. Düşük glisemik indekse sahip gıdalar insülin direncini düşürebilir ve metabolik sendromu iyileştirebilir.DPP çalışmasında yaşam tarzı değişklikleri ile diyabet riski %58 oraninda düşmüştür. Metformin kullananlarda diyabet riski %31oraninda azalmıştır . Tansiyon yüksekliği yine diyet tedavisi ve kilo kaybı ile normale gelebilir. Tüm çalışmalarda

    Metabolik sendromun önlenmesinde ve tedavisinde yaşam tarzının düzenlenmesi en öncelilkli ve etkili yaklaşımdır.

    METABOLİK BALANS METABOLİK SENDROMDA NASIL ETKİ EDİYOR?

    1-Metabolic balans nedir? Metabolic balans Dr Wolf Funfack ve Besin uzmanları tarafından geliştirilmiş, kilo düzenleyici bir metabolizma programıdır. Bu program sayesinde, önceden edindiğiniz beslenme alışkanlıklarınız sağlıklı, tamamen dengeli ve sadece size özgü bir beslenme şekline dönüşecektir. Size özel olan bu beslenme programı kişisel bilgileriniz, güncel laboratuvar tahlilleriniz ve sağlık durumunuz göz önüne alınarak hazırlanmaktadır. Bu program sizi sağlığınızı koruyarak ve kilo problemlerinizi çözerek 4 aşamada başarıya götürecektir.

    2-Metabolic balans nasıl etki ediyor? Kişisel beslenme programınızla, “beden kimyanız” göz önünde bulundurularak ve size

    uygun “gıda maddeleri” seçilerek metabolik dengenizin oluşması sağlanacaktır. Sizin için sağlıklı ve gerekli olan besinleri, vitamin ve mineralleri içeren gıdaları tüketmenizin yanı sıra, metabolizmanızın dengede kalabilmesi için ihtiyaç duyduğu besinleri almanız da sağlanacaktır. Bu nedenle, size özel hazırlanan bu program, sadece sizin metabolizmanıza uygundur ve tamamen sizin kişisel özelliklerinize göre hazırlanmıştır.

    3-Metabolic balans neden başarılı oluyor? Beslenme programınız, metabolizmanızın sağlıklı biçimde çalışmasını sağlar ve kilonuzu

    dengeleyerek sizi ideal kilonuza kavuşturur.

    4-Metabolic balans kilo kaybını nasıl sağlıyor? Kisiye özel hazırlanan beslenme programı sayesinde vücudun ihtiyaç duyduğu tüm sağlıklı

    besinler alınıyor. Programda yer alan besinler sadece içerdikleri kaloriye, yağ, protein ya da karbonhidrat miktarlarına göre seçilmiyor, aynı zamanda sağlık durumu ve hormon düzeyi de dikkate alınıyor. Bu sayede metabolizmanın sağlıklı çalışması sağlanıyor. Beslenmenizi bu yeni ve kolay uygulanabilen kurallara göre düzenlediğiniz için kilonuz kontrol altına alınıyor, aynı zamanda metabolizmanızın hormon dengeleri de düzenleniyor.

    5-Metabolic balans ile sağlığım nasıl düzeliyor? Düzenli ve dengeli beslenme sayesinde (özellikle uygun egzersizleri de uygulayarak)

    kalıcı bir sağlığa kavuşabilir; kendinizi çağın önemli hastalıklarından koruyabilirsiniz. Doğal ve dengeli beslenme sayesinde vücudunuz olması gereken doğal kilosuna kavuşur. Bu beslenme programı sayesinde, günlük veriminizde ve konsantrasyonunuzda da gözle görülür bir düzelme, enerji düzeyinizde de artış görülür. Daha iyi uyuyabilir, fiziksel anlamda kendinizi daha güçlü hissedebilirsiniz. Sonuç olarak; daha sağlıklı, daha aktif, daha zinde olup bu özellikleri çevrenize de yansıtırsınız. Programı uygularken vücuttaki yağlar azalır, bu arada kas ve bağ dokusu metabolic balance® sayesinde dengelenir. Böylece cildiniz de daha gergin ve pürüzsüz bir hale gelir.

    6-Metabolic balans programına ne zaman katılmam gerekir? Programa katılmanız ancak aşağıdaki durumlarda başarılı ve yararlı olacaktır:

    – Kendi isteğinizle kilo vermek veya almak için kesin bir çözüme ihtiyaç duyuyor ve özellikle de bunu sağlıklı bir şekilde başarmak istiyorsanız

    – Fazla kilo ya da beslenme bozukluğu nedeniyle bazı sağlık sorunlarınız varsa (örneğin şeker hastalığı, romatizma, kronik migren, metabolizma bozukluğu, yüksek tansiyon vs.)

    – Hangi yaşta olursanız olun, enerji dolu, canlı ve formda olmak istiyorsanız

    Yard.Doç.Dr.Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Hoş Geldin Eylül, Hoş Geldin Hüzün!

    Hoş Geldin Eylül, Hoş Geldin Hüzün!

    Sonbahar Depresyonu ve Korunma Yolları

    Eylül ayı ile birlikte güneş etkisini azaltmaya başladı. Mevsimler ve doğanın değişimi ruh halimizi etkileyen önemli unsurlardan. Bunun yanında işe ve okula dönüş, sorumlulukların artması, havaların serinlemesi eklendiğinde kişiler birtakım ruhsal sorunlar yaşayabiliyor. Bu nedenle genelde eylül ayı hüzün mevsimi olarak tanınmaktadır.

    Yazın enerjisinden kışın durağanlığına geçişte uyum sürecini kolaylaştırmak için sonbahar depresyonu, diğer adıyla “Mevsimsel Duygudurum Bozukluğu” nu tanımak, belirtileri ve etkileyen faktörlerini incelemek faydalı olacaktır.

    Sonbahar depresyonu eylül, ekim aylarında başlayıp, mart ayına kadar sürmektedir. Güneş ışığındaki azalmaya bağlı olarak yaşanan, belirtilerinin belli mevsimlerde yaşandığı bir depresyon türüdür. Her yıl belli aylarda ortaya çıkar ve bir süre sonra etkisini kaybeder. Diğer depresyon türlerinde olduğu gibi mevsimsel depresyonun da hafif, orta ve ağır dereceleri vardır. Hafif mevsimsel depresyon, kişinin günlük yaşamını sürdürmesine engel olmasa da, ağır düzeyde olduğunda kişinin yaşam kalitesini ve işlevselliğini oldukça etkileyebilmektedir.

    OLUŞUMUNDA ETKİLİ FAKTÖRLER

    Azalan Güneş Işığına Bağlı Hormon Değişimleri:

    Bahar ve yaz mevsimi ile birlikte güneş ışınları dünyaya dik açıyla gelir ve gözlerimiz yoluyla vücudumuzda kimyasal enerjiye dönüştürülür. Bu işlemler sırasında da mutluluk hormonu olarak bilinen “serotonin” üretimi artar. Aynı şekilde beynimizde bulunan epifiz bezi de “melatonin” üretiminden sorumludur ve bu hormon karanlık, ışıksız ve kasvetli ortamlarda yoğun olarak üretilir ve uyku hormonu olarak da bilinir.

    Sonbaharda güneş ışıklarının zayıflaması serotonin hormonunun salgılanmasını azaltıp, melatonin hormonunun üretimini artırır. Melatonin hormonu, insanın fiziki hareketlerini yavaşlatan, uykulu ve bitkin yapan sakinleştirici görevindedir. Kişiyi daha az enerjik, yorgun ve isteksiz yapar. Daha az mutluluk, daha fazla uyku odaklı oluruz.

    Psikolojik Nedenler:

    Yaprakların kuruyup sarardığı günlerin ardından kasvetli kış günlerinin ve soğuk havaların geleceğini bilmek, kapalı yerlerde kalma zorunluluğu, sorumluluklar, yazın rahat ve hareketli günlerinin bittiğini düşünmek depresif ruh halini tetiklemektedir.

    Bunların yanı sıra depresyona genetik yatkınlığın olması, tüm bu faktörler ile birleştiğinde mevsimsel depresyonun ortaya çıkmasını kolaylaştırmaktadır.

    GÖRÜLME SIKLIĞI

    Mevsimsel duygudurum bozukluğunun genel popülasyonda görülme sıklığı ise % 4-6’dır. Bu oran yaşanılan bölgenin ekvatora uzaklığı arttıkça yükselmektedir.

    Kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülmektedir. Ailede depresyon ve diğer ruhsal sorunların varlığında ise, belirtilerin ortaya çıkma ihtimali yükselmektedir.

    BELİRTİLERİ

    • Mutsuzluk, ümitsizlik
    • Değersizlik düşünceleri
    • Uyku bozuklukları (aşırı uyuma/ hiç uyuyamama)
    • Enerji düşüşü, çabuk yorulma
    • Yeme bozuklukları
    • Kaygı
    • Sinirlilik
    • Konsantrasyon güçlükleri
    • Çabuk öfkelenme
    • İş, sosyal ve özel alanda ilgi kaygı
    • Ani ruh hali değişiklikleri
    • İntihar ve ölüm düşünceleri

    TEDAVİ YÖNTEMLERİ

    Mevsimsel duygudurum bozukluğu tedavisinde tedavi yöntemleri, sorunun kaynağına göre şekillenmektedir.

    PSİKOTERAPİ

    Olumsuz duygu, düşünce ve davranışlarla başa çıkma konusunda psikoterapi oldukça etkili bir tedavi yöntemidir. Bilişsel davranışçı terapi teknikleri yaygın olarak kullanılır. Amaç, birey için bunaltıcı olan negatif örüntü ve problemlerin, onlar ile ilgili düşünce tarzlarını değiştirmelerini sağlamaktır. Üzüntülü ruh hali ile ilgili yeni düşünme yollarının keşfedilmesi, bireylerin işlevselliğini önemli ölçüde artırmaktadır.

    FOTOTERAPİ (PARLAK IŞIK TEDAVİSİ)

    Doğal gün ışığının özellikle sabah saatlerinde alınmasının duygudurum üzerine olumlu ve kalkındırıcı etkisi olduğu bilinmektedir. Parlak ışık tedavisi de bu amaçla kullanılabilir. Bu tedavi için kullanılan cihazlar artık taşınabilir özellikte olup UV ışığı filtrelemektedir.

    Araştırmalar sabah erken parlak ışık tedavisi duygudurumda kalkınmaya ve buna bağlı olarak depresif belirtilerde düzelmeye yol açtığını; sirkadyen ritmde düzenleyici etkisi olduğunu; ilaçların etkilerini artırdığını ve uyku kalitesinde düzelmeye yol açtığını göstermektedir. Melatonin sirkadyen ritmde önemli rol oynayan bir maddedir. Gece ve karanlıkta salınımı artar; gündüz ve ışıkta ise azalır. Melatonin depresyona yol açabilen bir hormondur. Melatonin salınımının parlak ışıkla baskılanması anti-depresan etkiye yol açar. İlaç tedavisinin yapılamadığı gebelik durumlarında da kullanılabilen bir yöntemdir.

    SONBAHAR DEPRESYONU HERKESİ ETKİLER Mİ?

    Mevsim geçişleri, herkesi geçici ya da hafif olarak birkaç gün süreyle etkileyebilir. Ancak asıl mevsimsel depresyon iki hafta kadar sürer. En çok eylül-ekim ortası arasında görülür. Ama iki haftayı geçmesine rağmen kişinin depresif hali yani ruhsal çökkünlüğü devam ediyorsa işinde, ailesinde ve sosyal ortamında işlevselliğini kaybetmiş ya da bedensel yakınmaları devam ediyorsa mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır. İlerleyici bir hastalık olması nedeni ile erken müdahale önemlidir.

    ÖNERİLER VE KORUNMA YOLLARI

    • Mutlaka güneş ışığından faydalanın. Hava güneşli olmasa bile sabah ya da öğlen saatlerinde 20-30 dakika dışarıda zaman geçirmek mevcut gün ışığından faydalanma açısından önemli bir yere sahiptir.
    • Egzersiz yapmak depresyon ile baş etmede önemli yer tutmaktadır. Bağışıklık sistemini güçlendiren ve ruh halini düzenlemeye yardımcı olan egzersizin haftada 3 kere ve en az 30 dakika yapılması önerilmektedir. Spor ve yoga bedensel ve ruhsal rahatlama için önerilen aktivitelerdir.
    • Depresif ruh halinde yeme düzeni bozulabilir. Bu nedenle karbonhidrat ve şeker alımını kontrol altında tutmak gerekir. Dengeli ve sağlıklı beslenme önemlidir. Omega 3 ve D vitamini açısından zengin yiyeceklerin tüketilmesi önerilmektedir. Ruh halini düzenlemeye yardımcı yiyecekler arasında, meyve, sebze, bitter çikolata ve balık yer alıyor.
    • Kapalı alanda çalışırken çalışma ortamlarının ısı ve ışık dengesinin kontrol edilebilir olması önemlidir. Kapalı, loş mekânlar depresif ruh halinizi besleyecektir, bu tür mekânlardan kaçınmalısınız.
    • İlgi duyulan bir çalışma yapın, dikkati başka yönlere kaydıracak uğraşlar edinmek önemlidir. Sevdiğiniz bir hobi edinin.
    • Neşeli arkadaş toplantıları düzenleyin, yalnız olmak yerine kalabalık ortamlarda olun.
    • Sosyal aktivitelere daha fazla zaman ayırın. (sinema, tiyatro vb.)
    • Depresyon, kişinin kendi kendine halledebileceği bir sorun değildir. Kendi haline bırakmak ve yalnız kalmak ya da durumu mevsimsel basit bir yorgunluğa bağlamak sorunun çözümünü daha da zorlaştıracaktır.
    • Alkol tüketimine dikkat edin. Alkol tüketimi bu dönemde artabiliyor ve kısır döngü başlıyor. Bireyler, yaşadıkları sıkıntı ya da ruhsal sorunlarını alkol ile bastırmaya çalışabilir. Alkol, kısa süre rahatlık verse de yaşanan sıkıntının kökleşmesine ve başka problemlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
    • Yaşadığınız durumu “utanılacak bir durum, zayıflık” olarak tanımlamayın.
    • Depresif ruh halindeyken önemli kararlar vermeyin.
    • Günü planlayarak yaşayın. Bu planda mutlaka severek yaptığınız aktiviteler de yer alsın. Mümkün olduğunca günü doldurmak ve sizi meşgul edecek aktiviteler ile uğraşmak size iyi gelecektir.
    • Tedavide en önemli kuralın uzmanların önerilerine uymak ve uygulanan tedaviyi kararlılıkla sürdürmek olduğu unutulmamalıdır.
  • Karakışla gelen hastalıklara kapınızı kapatın

    Kış soğuklarının kendisini bütün şiddeti ile göstermeye başladığı bu dönemde hastalıklarda da artış yaşanıyor. Soğuk havalara karşı tedbir almamak kalpten cilde, gözlerden iç organlara kadar genel sağlığımızı olumsuz etkiliyor.

    Kışın sofranızı C, A ve E vitamini açısından zengin besinlerle donatın

    Kış aylarında sık görülen grip, nezle ve bronşit gibi kış hastalıklarından korunmak için bağışıklık sistemi güçlendirilmelidir. Güçlü metabolizmanın temelinde ise yeterli ve dengeli beslenme yatar. Beslenmede C vitaminine özel yer verilmelidir. Bu vitamin; yeşilbiber, maydanoz, tere, roka, karnabahar, ıspanak, portakal, limon, mandalina, kuşburnu gibi besinlerde bol miktarda bulunur. Bir diğer önemli antioksidan olan E vitamininin en zengin kaynakları; fındık, ceviz, badem gibi yağlı tohumlar, sıvı yağlar, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller ve tahin gibi besinlerdir. A vitamini de güçlü bir antioksidandır. Yumurta, süt, balık, ıspanak, portakal, havuç, yeşilbiber, kayısı gibi sarı, turuncu ve yeşil sebze-meyvelerde bulunur. Haftada 2-3 kez kuru fasulye, nohut, mercimek gibi kuru baklagiller tüketilmelidir. Öğünlerde yoğurt, ayran veya kefire mutlaka yer verilmelidir. Gün içinde bol su tüketmeye özen gösterilmelidir.

    Soğuk algınlığına yakalandıysanız…

    Soğuk algınlığı durumunda dinlenmek ve sağlıklı beslenmek çok önemlidir. Çay ve kahve yerine kuşburnu, ıhlamur, adaçayı gibi bitki çayları tüketilmelidir. Bunların vücuda etkilerini tam olarak gösterebilmesi için, tüketilecek bitkilerin mutlaka doğal kurutulmuş olmasına ve çay haline getirirken de demlenme sürelerine özen gösterilmelidir. C vitamini başta olmak üzere her öğünde düzenli olarak sebze ve meyve tüketilmelidir. Çorba gibi sıvı ağırlıklı besinler tercih edilerek, vücuttan toksik maddelerin uzaklaştırılması için bol su tüketimine özen gösterilmelidir.

    Şikayetler uzun sürdüğü takdirde mutlaka doktora başvurulmalıdır.

    Kalp krizi riski kış aylarında 3 kat artıyor

    Soğuk havanın kalp üzerinde doğrudan etkisi vardır. Bu nedenle kalp hastaları, soğuk havalarda sağlığına dikkat etmesi gereken grubun başında gelmektedir. Mümkünse yaşam şekli, mevsim şartlarına göre planlanmalıdır. Çünkü kalp krizi riski kış aylarında ciddi oranda artmaktadır. Bunun nedeni soğuk havanın uyardığı damarlardaki büzülme ve kışın hareketin azalmasıdır. Soğuk hava, kalp hastası olmayan kişilerde bile göğüs ağrısına neden olabilir. Bunun için mevsime uygun giyinilmeli, ilaç düzeni kış şartlarına göre ayarlanmalı, fiziksel aktiviteleri hmal edilmemelidir. Soğuk havalarda göğüs ağrısı ve kalple ilgili şikayetler görüldüğünde mutalak bir kardiyoloji uzmanına gidilmelidir.

    Kış aylarında artan yüz felci vakalarına dikkat!

    Soğuk havaya maruz kalma, yutaktaki yapıları etkileyip, herpes virüsünü aktifleştirebilir. Bunun sonucunda yüz felci gelişir. Yüzün bir tarafında kaş kaldırma, göz kapatma ve ağız büzme hareketlerini yapamamak ilk belirtilerdir. Genç ve orta yaşlı yetişkinlerde daha sık görülür. Yüz felcinden kısmen korunmak mümkündür. Nemli yüz ve ıslak saçla sokağa çıkılmamalıdır. Açık alanda soğuk havaya uzun süre maruz kalınmamalı, soğuk havada açık pencereli bir arabada seyahat edilmemelidir. Kışın kaşkol kullanmayı alışkanlık edinmek önemlidir.

    Soğuk havalar göz hastalıklarına zemin hazırlıyor

    Kış aylarında en sık yaşanan rahatsızlıklardan biri de kırmızı göz hastalığıdır. Soğuk hava ve rüzgar kişinin yüzüne çarptığında gözde batma, yanma ve kaşıntı olabilir. Sabah uyanıldığında gözde çapaklanma sorunu yaşanıyorsa gözde kuruluk olabilir. Bu, tedavisi olan ancak ciddi bir hastalıktır. Bu nedenle; rüzgarlı havada dışarı çıkarken gözlerin etrafını saran gözlükler takmak uygun olacaktır. Belirli aralıklarla bilinçli olarak göz kırpmak önemlidir. Klima ve saç kurutma makinesi gibi cihazların gözlere direkt hava üflemesinden kaçınılmalıdır.

    Soğuk ve rüzgarlı hava cildinizi kurutmasın

    Kuruluk, kızarıklık, pullanma ve kaşıntı kış aylarında sık görülen cilt şikayetlerinin başında yer almaktadır. Çevresel koşullara bağlı gelişen bu şikayetleri, alınacak bazı basit önlemlerle engellemek mümkündür. Cilt doğru şekilde nemlendirilmeli, kış aylarında da güneş koruyucu kullanılmalı, bol sıvı alınmalı ve taze meyve-sebze tüketilmelidir.

  • Panik Bozukluk ve Baş Etme Yöntemleri

    Panik Bozukluk ve Baş Etme Yöntemleri

    Panik bozukluk ve panik atak nöbetleri, günümüzde sıkça rastladığımız durumlardan biri haline geldi. Birebir yaşamasanız bile çevrenizden, arkadaşlarınızdan panik bozukluğun fiziksel belirtilerine dair bilgiler duymuş olma olasılığınız yüksek. Bu noktada dikkat edilmesi gereken “panik bozukluk” ve “panik atak” kavramlarını birbirinden ayırt etmek olacaktır. Panik bozukluk, kendiliğinden ve bir anda ortaya çıkan panik ataklarla giden bir klinik tablodur.

    Panik atak ise, anksiyete(kaygı, bunaltı) belirtilerinin aniden başladığı ve 10 dakika içerisinde en yüksek düzeye ulaştığı yoğun bir korku ve rahatsızlık dönemidir. Bu ataklar genellikle 10-30 dakika içerisinde sona erer. Nadiren 30 dakikadan uzun sürer. Her panik atak, panik bozukluk anlamına gelmemektedir.

    Panik Bozukluk ve Panik Atak Kriterleri Nelerdir?

    Panik Atak Kriterleri;

    • Çarpıntı, kalp atımlarının duyumsanması
    • Terleme
    • Titreme/sarsılma
    • Nefes darlığı/boğuluyor gibi olma
    • Soluğun kesilmesi
    • Göğüs ağrısı/göğüste sıkıntı hissi
    • Bulantı/karın ağrısı
    • Baş dönmesi, sersemlik, düşecek/bayılacak gibi olma
    • Gerçek dışılık duyguları ya da benliğinden ayrılmış olma duyumu
    • Kontrolünü kaybetme korkusu
    • Ölüm korkusu
    • Paresteziler (uyuşma ve hissizlik)
    • Üşüme, ürperme/ateş basmaları

    Bu kriterlere göre, en az 4 tanesi ani başlar, 10. dakikada en yüksek seviyeye çıkar.

    Panik Bozukluk Kriterleri;

    1. Yineleyen beklenmedik panik ataklar
    2. Panik atağın herhangi bir genel tıbbi durum, madde kullanımı ya da başka bir mental hastalık nedeni ile oluşmaması
    • Aşağıdakilerden en az biri:
      • Başka atakların olacağına dair sürekli kaygı duyma ( en az 1 ay)
      • Atağın olası sonuçları (kontrolünü kaybetme, kalp krizi, “çıldırma”, ölüm) ile ilgili kaygı
      • Belirgin davranış değişikliği ve iş, sosyal, özel hayatta işlevsellik kaybı

    İlk kez panik atak ile karşılaşan kişi, bulunduğu duruma anlam veremez. Nedenini bilemez ve yoğun korku yaşar. İlk panik atak 1/3 kalabalıkta, 1/3 evde, 1/4 araba kullanırken/araba içerisinde gerçekleşebilir. İlk atakta genel olarak yapılan şey acile başvurmak olur. Kişi bedeninde hissettiği değişimlere odaklanarak fiziksel bir rahatsızlığı olduğunu düşünür.( kalp krizi gibi) Fiziksel bir neden bulunamadığında ise yaşadığı şeye anlam vermeye çalışır.

    İlk atağın ardından kişi, bedeninde hissettiklerine odaklanır ve panik oluşturması muhtemel ortamlardan kaçınmaya başlar. “Atak geçireceğim” , “bayılacağım”, “rezil olacağım”, “öleceğim” düşüncelerinin oluşturduğu korku ve kaygı sonucunda yaşam kalitesini etkileyecek değişimler bulmaya çalışır. Kişi, kaçınma davranışlarını sergiler ve bulunduğu ortamları, yaptığı etkinlikleri, ulaşım araçlarını “panik atak geçireceğim” düşüncesi ile değiştirmeye ve azaltmaya başlar. Düşünceler ve hissedilen yoğun korku ve kaygı, kişinin iş, sosyal ve özel hayatını olumsuz yönde etkiler.

    Panik Bozukluğun Yaygınlığı

    Kadınlarda, erkeklere oranla daha yaygın olarak görülmektedir. İlk atak genellikle 20’li yaşlarda

    görülür. Nadiren 16 yaş altında ve 45 yaşın üstünde ilk atak görülebilir.

    Panik Atak Döngüsü

    Kişi fiziksel belirtiler yaşar. ( nefes darlığı, çarpıntı, uyuşma vb.)

    Fiziksel belirtileri olumsuz olarak yorumlar. ( boğuluyorum, öleceğim, bana bir şey olacak)

    Korku, endişe ve kaygı hisseder.

    Kaçınma davranışı sergiler. (otobüsten inme, pencere açma, acile gitme, ilaç alma vb.)

    Panik Atak Sırasındaki Düşünceler

    • Kendimi kontrol edemeyeceğim
    • Bayılacağım
    • Delireceğim, çıldıracağım
    • Öleceğim
    • Felç olacağım
    • Kalp krizi geçireceğim
    • Çığlık atacağım
    • Anlamsız konuşacağım
    • Aptalca davranacağım
    • Kusacağım

    Şimdi gelin, bu düşüncelerden bazılarını inceleyelim.

    Bayılacağım! :Baş dönmesi, hissizlik, bulanık görme gibi belirtiler birleştiğinde kişi bayılacağını düşünebilir, fakat bayılmaz. Bayılmanın gerçekleşmesi için kan basıncının ani düşüşü gerekir, atak sırasında ise kan basıncı düşmez.

    Öleceğim! :Kişi atak sırasında boğularak ya da kalp krizi geçirerek öleceğini düşünür. Nefes almada güçlük çekme, göğüste basınç hissettiğinde buna öleceğim olarak yorumlar. Kalp krizinde şiddetli göğüs ağrısı vardır. Atakta ise sadece kalp atışında artış gözlenir. Literatürde panik atak sırasında boğularak ölen biri bulunmamaktadır.

    Çıldıracağım! :Atak sırasında düşünceleri toparlayamama, kendinde olmama hissi oluşabilir. Kişi bunu çıldırmak olarak tanımlar.

    Felç olacağım! :Atak sırasında vücutta oluşan kasılmalar, uyuşmalar ve güç kaybı kişilerde felç olacağım düşüncesini tetikler. Fakat bunlar kısa süreli, atak sırasında yaşadığınız değişimlerdir. Felç kalma durumu söz konusu değildir.

    TEDAVİ YÖNTEMLERİ

    Psikoterapi:

    Bilişsel davranışçı terapi yöntemleri ile etkili sonuçlar alınmaktadır. Kişinin duygu, düşünce ve davranışları ile çalışılarak, başa çıkma becerisi kazandırılmaktadır.

    Panik Atak Nöbeti Sırasında Yapılabilecekler ve Öneriler

    • İçinde bulunduğunuz ana odaklanın: zihniniz, kaygılandığınız anda geleceğe yönelik olumsuz düşünceler üretecektir. Biraz sonra olacaklara kaygılanmamak için, “Şu anda neler oluyor? Burada güvende miyim? Şu anda yapmam gereken bir şey var mı?” şeklinde sorularak ile zihninizi ana getirmeye çalışın.
    • Nefes alışınızı kontrol etmeye çalışın: Dakikada 9-16 kez burundan nefes almak ve diyafram nefesi almak önemlidir. Nefes hızınızı düşürmeniz önemlidir. (elinizi karın bölgesinde tutarak şişip inmesini kontrol edebilirsiniz)
    • Kendinizi meşgul edin: Küçük bir yürüyüş ya da ilginizi dağıtacak fiziksel bir etkinlik ile meşgul edin. Önemli olan sizi rahatsız eden düşüncelerden uzaklaşmaktır.
    • Atak anında şekerli gıdalardan uzak durun: Bunun yerine bir bardak su içebilirsiniz.
    • Ayağa kalkın ve dik durun: Eğilerek kalp ya da akciğerlerinizin üst kısmını baskılamayın.
    • Atak nedeniyle acile gitmeyin: İlk atakta durumu farklı değerlendirip acile gitmiş olabilirsiniz. Bunu tekrarlamayın.
    • Panik yalnızca, gerekmediği bir sırada ortaya çıkan, vücudunuzun doğal bir uyarı düzeneğidir. Kendi kendinize şöyle söyleyin: “Bu yanlış bir uyaran, bir hata! Ortada bir tehlike yok!”
    • Alkol ve kafein içeren içeceklerden uzak durun ya da miktarını azaltın. (kahve, kola gibi)
    • Mutlaka bir psikiyatrist ya da psikoloğa başvurun. Bunun geçeceğini düşünmek ya da önemsememek sorunun kökleşmesine neden olacaktır. Bu sorunun tedavi edilebilir olduğunu unutmayın.
    • Yakınlarınızın da konu hakkında bilgi sahibi olması önemlidir. Belirtiler ve atak esnasındaki fiziksel değişiklikler hakkında bilgi sahibi olmak yardımcı olabilmeleri için gereklidir.
    • Mümkünse her gün en az yarım saatlik yürüyüşler yapın.
    • Yalnız olmadığınızı kendinize hatırlatın.
    • Size keyif veren aktiviteler edinin. Bunu rutin haline getirin. Boş zamanlarınızı günlük iş ve aktivitelerle doldurun.
    • Odanızda küçük değişiklikler yapın.
  • Romatizmal hastalıklarda (otoimmun hastalıklarda) beslenme neden önemlidir?

    Otoimmunite basitçe, bağışıklık sistemi hücrelerinin kendi doku ve organlarını yabancı olarak algılayıp onları yok etmek için saldırması olarak açıklanabilir. Çoğu romatolojik hastalık bu mekanizma ile oluşmaktadır. Romatolojik hastalıklar dışında tiroidin ve bağırsakların da otoimmun hastalıkları olduğunu bilmekteyiz.

    Normal şartlarda bağışıklık sistemi hücrelerimiz (savunma hücreleri) sadece yabancı hücrelerle (bakteri, virüs, yabancı madde vb.) mücadele etmek için programlanmıştır. Kendi hücrelerini bilir, tanır ve onlara zarar vermez. Ancak genetik olarak yatkınlığı olan bireylerde bazı dış etkenler nedeniyle (ultraviyole, bakteri, virüs, parazit, kimyasal maddeler vb…) “kendinden olanı tanıma” durumu ortadan kalkar ve vücut kendi kendiyle savaşmaya başlar. Bu dış etkenlerin kendi hücrelerimizde yaratmış olduğu değişiklikler, onları bağışıklık sisteminin hedefi durumuna getirmektedir. Bu savaş hem hücresel düzeyde hem de antikorlar yoluyla olur.

    Bakterilerin, virüslerin ve güneş ışığının hücrelerimizde DNA kırıklarına ve bazı farklılıklara neden olduğu gösterilmiştir. Hücrelerimizdeki farklılaşmayı başlatan sebepler olduklarını eskiden beri bilmekteyiz. Bu nedenle enfeksiyonlardan korunmayı ve direkt güneş ışığına çıkmamayı önermekteyiz. Tüm bu dış etkenler kişinin genetik alt yapısına göre romatizmal süreci başlatabilir veya başlatmayabilir…

    Bu durumu yaratan dış etkenler arasında beslenmenin rolü yeterince bilinmiyordu. “Doktor olmayan birtakım şifacıların” otları kaynatarak bu hastalıkları tamamen tedavi ettiğini iddia etmesi nedeniyle birçok romatolog konuya mesafeli yaklaşıyordu ve buna yeterince önem vermiyordu.

    Ancak bu konuda yapılan gözlemsel çalışmalara dayanarak, besinlerin vücudumuzda yaratabileceği değişiklikler ve takipler sonucunda beslenmenin önemini yadsıyamaz durumdayız. Fakat yine de “bitkisel tedavi” adı altında belirli otları kaynatıp içirmek amacında değilim.

    Aldığımız bazı gıdalar hücrelerimizin sağlığını bozmakta, serbest oksijen radikallerinde artışa neden olmakta, sağlıksız hücrelerin vücut tarafından doğal yollarla temizlenmesini (apopitoz) engellemekte, yüzeylerindeki “tanıtıcı moleküllerin” yapısını bozmakta ve bağışıklık hücrelerimizin onları yabancı olarak algılamasına yol açmaktadır… Buna karşılık yeterince antioksidan içeren besinler yenmediğinde bu durum daha da hızlanmaktadır. Yani kısaca otoimmuniteyi biz yanlış beslenerek kolaylaştırmaktayız maalesef…

    Özellikle hazır ve işlenmiş gıda sektörünün giderek gelişmesi, hayvansal proteinlerin çok tüketilmesi, protein tozlarının sıklıkla kullanılması, bazı besin maddelerinin tüketilmesinin şart olduğu şeklindeki iddialar, son yıllarda romatolojik hastalıkların (diğer otoimmun hastalıkların), kanserin ve alerjilerin daha da artmasıyla sonuçlanmıştır.

    Biz romatologlar kontrolden çıkmış bağışıklık sistemi hücrelerini baskı altına alabilmek için birtakım ilaçlar kullanmaktayız. Bunlar önemli ilaçlardır ve “sitotoksik ilaçlar-immunsupresif ilaçlar” olarak adlandırılır. Yani hücrelere toksik etki yapan ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlardır. Zaman zaman bu nedenle bağışıklığımız zayıflayabilir, sık sık enfeksiyon geçirebilir ve kendi sağlam hücrelerimize de zarar verebiliriz. Ancak bu ilaçları vermek durumundayızdır… Yani ortada bir sorun vardır ve bu sorunun çözüm yollarından biri ilaçlardır.

    Sorunun bir diğer çözüm yolu da otoimmuniteye yol açan faktörleri engelleyebilmek ve azaltabilmektir. Yani önleyici hekimliktir. Bunun için hastalarımıza mümkün olduğunca enfeksiyonlardan korunmalarını, kimyasal maddelerle temastan kaçınmalarını, direk ve çıplak güneş ışığından uzak durmalarını ve beslenmelerinde bazı konulara dikkat etmelerini önermekteyiz… Böylece tedavide kullandığımız ilaçların da etkinliğini artırabilir ve gereken ilaç dozlarını da minimuma indirebiliriz.

    Beslenmemizde kalori almak yerine “gerçek besinler” almamız çok önemlidir. Hem makrobesinleri hem de mikrobesinleri gözetmemiz gereklidir.

    Otoimmuniteyi azaltmak, bağışıklık sistemimizi güçlendirmek ve hücrelerimizi korumak için dikkat edilmesi gerekenler;

    1. Hayvansal proteinlerden (et, yumurta, süt ve süt ürünleri) mümkün olduğunca uzak durmak

    2. Beyaz un ve onunla üretilmiş her türlü besinden uzak durmak

    3. Şeker ve tatlandırıcılardan uzak durmak

    4. Protein ihtiyacımızı da karbonhidrat ihtiyacımızı da sebzeler, meyveler ve bakliyatlardan (mercimek, kuru fasülye, nohut vb) karşılamak

    5. Yağ ihtiyacımızı kabuklu yemişlerden (ceviz, fındık, badem vb) ve gerçek tohumlardan (zeytin, ayçiçeği, keten tohumu, kabak çekirdeği vb) ve soyadan karşılamak

    6. Zencefil, zerdeçal gibi doğal iltihap önleyici gıdaları diyetimize eklemek

    7. Bol su içmek

    Romatolojik hastalıkların tedavisinde ilaçlara ek olarak beslenmeye de dikkat edilmesi tedavinin başarısını artıracaktır. Hastalıkları daha kolay kontrol altına alabiliriz ve ilaç sayılarını ve dozlarını azaltma şansına sahip olabiliriz.

    Bu tarz bir beslenme ile ideal kiloya da rahatlıkla ulaşılabilir. Böylece özellikle eklem hasarına yol açan romatizmalarda kilo kaybetmiş olmak, eklem ağrılarının ve hasarın da azalmasına yardımcı olacaktır.

    Romatizma türleri de tedavisi de her hasta için farklıdır. Yani hastaya özel bir ilaç ve diyet programı ile daha başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Tedaviye mutlaka probiyotiklerin, D vitamininin ve omega-3’ün de eklenmesi gereklidir.

  • Fobiler

    Fobiler

    FOBİLER

    Çoğumuz çeşitli şeylerden korkmaktayız. Bu korkular hayatımızın her döneminde farklılık göstermektedir. Örneğin çocukken karanlıktan korkmak gibi. Gelişim dönemlerinde bireyin etrafı tanımaya başlaması ile birlikte yaşa göre bazı korkular oluşması normal ve doğal bir süreç olarak kabul edilir. Fakat beklenen durum, yaşın ilerlemesi ile korkuların azalmasıdır. Bu durumda fobik bir süreçten bahsetmek yerine normal kabul edilen korkulardan bahsetmiş oluruz.

    Fakat bu durum yetişkinlerde geçerli değildir. Korku tabii ki yetişkinler için de normaldir, fakat bu korkular yaşam kalitenizi bozmaya başladığında fobik bir durumdan şüphelenmelisiniz.

    Fobi Nedir?

    Fobi, bir tür kaygı bozukluğudur. Kişinin gerçekte korku yaratmayacak bir objeye, aktiviteye, canlıya karşı aşırı korku duyma ve kaçınma davranışı sergilemesine fobi denir. Bu kişiler fobi nesnesi ile karşı karşıya kaldıklarında ise büyük bir sıkıntı, kaygı yaşarlar ki bu durum kendini tam bir panik hali ve dehşet hissi şeklinde gösterebilmektedir. Kişiler bu korkularının mantıksız ya da aşırı olduğunu bilse de, korkularına engel olamazlar.

    Fobilerin normal korkudan farkı; günlük işlevlerde bozulmaya yol açması, yaşam kalitesini düşürmesidir. Fobinin yarattığı kaygı ve fobiden kaçınmak için sarf edilen çaba, fobi sahibi kişinin yeteneklerini ve davranışlarını kısıtlamaktadır.

    Fobi Türleri

    Özgül Fobiler:

    Belli nitelikteki canlı-cansız nesne, mekân veya aktiviteye yönelik olarak aşırı korkulu olma durumudur. Özgül fobiler genellikle çocukluk çağlarında başlar, ancak yirmili yaşlarda da ortaya sıklıkla çıkmaktadır.

    Sık görülen özgül fobiler;

    Hayvan Fobileri: En yaygın görülen fobi türüdür. Yılan, kuş, köpek, örümcek, fare korkusu gibi.

    Durumsal Fobiler: Uçağa binmek, araba kullanmak, toplu taşıma araçlarına binmek, tünel ya da köprüden geçmek, kapalı alanda kalmak gibi.

    Doğa Fobileri: Doğa olayları kaynaklı fobilerdir. Fırtına, yükseklik korkusu ya da sudan korkmak gibi korkulara neden olmaktadır.

    Sağlık İle İlgili Fobiler: Kan görmek, yaralanmak, medikal prosedürler ve iğne korkusu gibi.

    Diğer Fobiler: Palyaço korkusu, yüksek ses korkusu gibi belirli nesnelere göre değişen fobilerdir.

    Karmaşık Fobiler:

    Kişinin korku ve kaygısı tek bir nesneye yönelik değildir. Birbirinden farklı yerlerde ortaya çıkmaktadır. Sosyal fobi ve agorafobi buna örnektir.

    Sosyal Fobi ( Sosyal Kaygı Bozukluğu):

    Kinin sosyal ortamlarda ileri düzeyde kaygılı olması durumudur. Genellikle kişinin kendini yabancı hissedebileceği kalabalık ortamlarda, dikkatlerin kendisine yöneleceği durumlarda ortaya çıkan aşırı kaygılı olma halidir.

    Aşırı kaygılanmanın altındaki temel düşünce, insanlar tarafından olumsuz değerlendirilme, hata yapma, alay edilme şeklindeki varsayımlardır. Kişi bu yoğun korku ve kaygı ile kendini iş, sosyal ve özel hayattan soyutlamaya başlar. Kaygının azalacağı yerleri tercih eder, bahaneler üretir, insanların daha az olduğu yerleri seçerek kaçınma davranışları sergiler. Kaçınma davranışı sergiledikçe korku ve kaygı giderek pekişir.

    Sosyal fobi genellikle ergenlik dönemi ile genç yetişkinlik döneminde ortaya çıkmaktadır.

    Agorafobi:

    Kişinin kolayca kaçıp kurtulamayacağını düşündüğü mekânlarda bulunmaktan kaçınması ve bu mekânlarda ileri düzeyde korku ve kaygı yaşamasıdır.

    Otobüs, minibüs gibi kapalı mekânlar, alışveriş merkezleri, sinema gibi alanlarda kaçınırlar. Agorafobide panik nöbetleri ortaya çıkabilir. Kişi nöbet geçireceğini düşünür ve o anda yardımsız kalacağını, kontrolü kaybedeceğini düşünerek kaygı yaratan mekânlardan kendini uzaklaştırır.

    Fobilerin Görülme Sıklığı

    Toplumun yaklaşık %8 ile %18’inde herhangi bir tür fobi mevcuttur. Fobiler kadınlarda daha sık görülmektedir. Çocuklukta görülen fobiler ilerleyen yaşlarda kaybolabilirken, yetişkinlikte ortaya çıkan fobiler ise genellikle birden başlar ve uzun süreli olmaktadır.

    Fobiler Neden Olur?

    Fobilerin gerçek nedenleri net olarak bilinememektedir. Fobi nedenleri türlerine göre değişmektedir, aynı fobi türünde de kişiden kişiye değişiklik gösterir. Fobilerde neden biyolojik, genetik ve çevreseldir.

    Çocukluk döneminde başlayan basit fobiler, rahatsız edici ve beklenmedik bir deneyim kaynaklı olabilir. Fobiler, öğrenilen davranışlar olabilir. Aynı evde başka bir kişinin fobisini deneyimleyen çocuk, fobi geliştirebilir. Genç yetişkinlikte görülen karmaşık fobiler ise, kalıtımsal özellikler ve yaşam olayları ile gelişmektedir.

    Fobi Döngüsü

    Kişi, herhangi bir nedenle bir nesne, durum ya da canlıdan korku duyar. Ardından kaygı yaratan nesne ile karşılaştığı durumlarda kaygı ve korkusunu azaltmak için kaçınma davranışı sergiler.(Örneğin; köpek gördüğünde karşı kaldırıma geçmek) Bu davranışlar tekrarlandıkça koşullanma oluşur, kaygı yaratan nesne/durum ile her karşılaşıldığında yeni kaçınma davranışları üretilir. Kaçınma davranışı, korku ve kaygının giderek kökleşmesine ve kişinin günlük işlevlerini yerine getirememesine neden olur. Böylelikle başta normal olan korku, fobiye dönüşür.

    Fobilerde Görülen Belirtiler

    • Korku nesnesi/durumu ile karşılaşıldığında kontrol edilemeyen kaygı,
    • Korku nesnesi/durumuna dair aşırı ve mantıksız korku,
    • Korku nesnesinden kaçınma,
    • Korku nesnesi nedenli panik nöbetleri ( terleme, titreme, boğulma hissi, mide bulantısı, baş ağrısı, nefes darlığı gibi fiziksel belirtiler)

    Fobilerin Tedavisi

    Fobiler tedavi edilmediği takdirde çok uzun zaman devam edebilir ve kökleşebilir. Fobi tedavisinde amaç kişinin kaçınma davranışını önlemek ve ortaya çıkan kaygı ve korkuyu azaltmaktır.

    İlaç Tedavisi: Antidepresan tedavisi uygulanmaktadır. Fakat tek başına ilaç tedavisi çözüm değildir. Ek olarak mutlaka psikoterapi desteği gereklidir.

    Psikoterapi: Fobilerde en sık kullanılan terapi yöntemi yüzleştirme tedavisidir. Bu yöntemde kişinin korku yaratan durum veya nesnenin üzerine giderek ortaya çıkan kaygı ile başa çıkması öğretilir. Kaygı ile başa çıkma tedavisinde gevşeme teknikleri ve bilişsel davranışçı tedavilerden yararlanılır.

    Öneriler

    Kişi korkularının üzerine gitmeye karar verdiğinde, korkusunun şiddetini incelemelidir. Korkusunun şiddetli olduğunu ve günlük hayat işlevlerini bozduğunu düşünüyorsa mutlaka uzman yardımı almalıdır.

    • Nesne/durum hakkında düşünürken rahatsız oluyor mu?
    • Korkulan nesne/durum aklına hangi sıklıkta geliyor?
    • Korkulan nesneyi/durumu düşündüğünde onunla ilgili bir olay aklına geliyor mu?
    • Korkulan nesne/durum hakkında düşünmek, konuşmak onu ne kadar rahatsız ediyor?
    • Korkulan nesne/durum düşünüldüğünde ya da maruz kalındığında terleme, sıcak basması, kalp artışının hızlanması gibi fiziksel belirtiler oluşuyor mu?

    Kişi stresle başa çıkarken doğal ihtiyaçları karşılanmalıdır: (Uyku düzeni, dengeli beslenme, doğru nefes alma, bol su içme, yürüyüş vb.) Bu ihtiyaçlar, fobilerde etkili olan biyokimyasal bozukluğun düzelmesine yardımcı olur.

    Maruz bırakma, üzerine gitme alıştırmalarında dikkatli olunmalıdır. Yoğun kaygı ve fiziksel belirtiler ile baş etmek zor olabilir. Uzman desteği ile aşamalı olarak alıştırmalar gerçekleşmektedir.

  • Bilinçsiz vitamin kullanımı hasta ediyor

    Sağlıklı yaşam, hastalıklardan korunma ya da enerji kazanmak için alınan vitaminlerin kullanımı giderek artıyor. Vitamin ihtiyacını doğal besinlerden almak yerine bilinçsizce ek vitaminler kullanmak ise hastalıklara davetiye çıkarıyor.

    Karaciğer ve böbrek sağlığını tehdit edebilir

    Sağlıklı bireylerin gıdalarına ek olarak vitamin almalarına gerek yoktur. Ancak kişinin vitamin eksikliği varsa isteğine bağlı olarak değil doktor kontrolünde ek vitaminleri alması gerekmektedir. Çünkü bilinçsizce tüketilen A vitamini karaciğer bozukluğuna; C vitamini, böbrek taşına ve mide rahatsızlıklarına yol açabilmektedir.

    Gereksiz vitamin kullanımı vücuda zarar verir

    Gereksiz yere alınan A vitaminin fazlası vücutta birikip karaciğer zehirlenmesine yol açabilmektedir. D vitamininin fazlası ise kandaki kalsiyumun yüksek konsantrasyonda olmasına neden olabilir. Kalsiyumun fazlası böbrek taşına sebep olabilirken; yüksek miktardaki niasin (B3) sinir sisteminde, kandaki glukoz ve yağda uyuşturucu etkisi yaratabilmektedir. B6 vitamininin uzun süreli yüksek dozda alımı ise kimi zaman geri dönüşümü olmayan sinir hasarlarına neden olabilmektedir. ABD’de yapılan bir bazı bilimsel araştırmalar da aşırı vitamin kullanımı ile ilerlemiş prostat kanseri arasında bağlantı olduğu da gösterilmektedir.

    Fazla alınan C vitamini taş oluşumuna neden olabilir

    Soğuk algınlığı, grip gibi hastalıklarda ilk başvurulan C vitamini tüketimi olmaktadır. Ancak yüksek dozda ve uzun süre C vitamini alınması oksalat taşları oluşturabilmektedir. Ayrıca C vitamininin mide asidini artırdığı ve midenin saldırgan faktörlerinden biri olduğu da bilinmektedir. Anemik hastalarda demirle birlikte C vitamini alınması önerilir; ancak demir birikimi olan hemokromatoz durumlarında ve hemolitik anemilerde C vitamini önerilmemektedir.

    Her bireyin vitamin ihtiyacı farklıdır

    Gerekli olan vitaminler ve miktarları doktor kontrolünde belirlenmelidir. Genellikle büyüme ve gelişme çağında, hamilelikte, ileri yaşlarda, kronik hastalığı olanlarda, alkolizmde eksikliği belirlenen vitaminler kullanılmaktadır. Vitaminlerin tavsiye edilen günlük miktarları “RDA” olarak tanımlanmaktadır. Bu değerler vitaminlerin etiket bilgilerinde yer almaktadır. Ama yine de ihtiyaç duyulan miktar kişiden kişiye farklılık gösterebileceğinden mutlaka doktor kontrolünde olunmalıdır. Çünkü belirli hastalıklarda kişiye daha yüksek oranda vitamin tavsiye edilir; ayrıca ilaçlar vitaminlerin aktivitelerini engelleyebilmektedir.

    Vitaminleri doğal yolla besinlerden alın

    Doğru bir beslenme programı ve besin çeşitliliği ile vücudun günlük vitamin ihtiyacı karşılanabilmektedir. Vitaminlerin çoğu bitkisel ve hayvansal besinlerde zaten bulunmaktadır. Bunun için doğal yollarla sebze ve meyve ağırlıklı ve dengeli bir beslenmeyi tercih edilmelidir. Mevsimine göre uygun miktarlarda tüketilen taze meyve ve sebzeler en zengin vitamin ve mineral kaynaklarıdır.

  • Sosyal Medya Kullanımı İlişkinizi Nasıl Etkiliyor?

    Sosyal Medya Kullanımı İlişkinizi Nasıl Etkiliyor?

    Teknolojinin gelişimi ile birlikte birçok alışkanlığımız, özel hayatımız ve sosyal hayatımız değişmeye başladı. Sosyal paylaşım siteleri ve akıllı telefonlar iletişimi kolaylaştırıp, uzağı yakınlaştırırken özel hayatın çizgilerini ihlal etmeye başladı. Günlük yaşamımız, romantik ilişkilerimiz ve bize dair her şeyi sosyal medyada paylaşır haldeyiz. Pekii, sıkça kullandığımız sosyal mecralar romantik ilişkilerimizi nasıl etkiliyor?
    “Çevrimiçi olduğunu biliyorum, ama bana cevap vermiyor, bazen de mesajlarımı görüyor ama okumuyor, bu beni çok öfkelendiriyor.”, “Neden o fotoğrafını beğendi?”, “Neden onu takip ediyorsun?” tarzı cümleler ilişkinizi etkiler nitelikteyse bu yazımız tam size göre.
    İsmer Aile Danışma Merkezi’ne göre, çiftler arasında en sık rastlanan problemlerden biri iletişimsizliktir. Medya araçları ve sosyal medya ile birlikte iletişim kurma kolaylaşsa da iletişimsizlik arttı. Artık yüz yüze görüşme yerine görüntülü arama, konuşma yerine mesajlaşma tercih ediliyor. Fakat iletişimin önemli unsuru olan yüz yüze olma hep erteleniyor.

    I. Mesaj Yolu İle Tartışmalar
    Mesajlaşma, özellikle de tartışma esnasında kullanılmaması gereken bir iletişim yöntemidir. Çünkü iletişim tek yönlü değildir ve verilmek istenen mesaj yüz yüzeyken beden dili ve diğer etkenler de desteklenir. Fakat mesajlaşma, yanlış anlamlar çıkarılmasına ve asıl konuşulan konudan uzaklaşmaya neden olabilir.

    I. Tartışmaların Online Ortama Taşınması
    Partneriniz ile bir sorun yaşadığınızda bunu sosyal medya üzerinden paylaşmak, diğer insanların da konuya dahil olmalarına neden olacaktır. Bu da ilişkinizde özel olması gereken şeylerin ortalığa saçılmasına ve partnerinizle çözülmesi gereken sorun büyüyerek farklı bir soruna dönüşecektir. İsmer Aile Danışma Merkezine göre, tartışmalarınızı ya da ilişkide yaşadığınız sorunları sosyal medyada paylaşmamak en iyisi olacaktır.

    III. İlişkinin Her Anını Sosyal Medyada Paylaşmak
    İlişkinizin her anını sosyal medyada paylaşmak, anı kaçırmanıza neden olabilir. Yapılan araştırmalar, mutlu ilişkileri olan kişilerin daha az fotoğraf çekip, daha az paylaşım yaptığını göstermiştir. Hayat sizi mutlu ediyorsa, o andan uzaklaştıracak diğer şeylerden de uzak duruyoruz ya da daha az ilgileniyoruz. Bu nedenle size önerimiz ilişkinizde ana odaklanarak, bulunduğunuzun keyfini çıkarmak olacaktır. Kaçırılan anlar sonrasında ilişkiye zarar verebilecek nitelikte olabilir.

    IV. Sosyal Medya Paylaşımları Tartışma Sebebi 
    Çiftler arasında önemli bir problem alanı da bireysel sosyal medya paylaşımları. Özellikle çiftlerden biri sosyal medyaya daha fazla önem veriyor, daha fazla aktif kullanıyorsa bu karşı taraf için bir tehdit unsuru olarak algılanabiliyor. Bunun sonucunda ise yapılan paylaşımlardan farklı anlamlar çıkarma, şüphecilik, sürekli profili takip altına alma ve sonrasında tartışma ile devam eden bir süreç oluşabilmektedir. Yapılan paylaşımların çiftlerden birini rahatsız etmesi sonrası stalkerlık (kişileri gizli takip) gelişmekte ve bu da şüpheciliğin ve sorgulamanın artmasına neden olarak ilişkiyi zedelemektedir.

    V. Sosyal Medya Arkadaşları
    Sosyal medya kullanımı günlük hayatımızın o kadar içine girdi ki, gerçek hayattaki arkadaşlarımız yerine sosyal medyadan edindiğimiz arkadaşları tercih ediyoruz. Facebook’taki arkadaş sayımıza göre kendimizi değerlendiriyoruz. İşte bu aşamada sosyal medyadan edinilen arkadaşlıklar, romantik ilişkilerinizde sorun olabilir. Sosyal medyadan arkadaş edinirken seçici ve sorgulayıcı davranmak gereklidir, unutmayın ki sosyal medya kendimizi en farklı gösterebileceğimiz alandır.

    VI. Her An Ulaşılabilir Olmak
    Partneriniz ile her an birlikte olabilme imkânı, günümüzde çok kolaylaştırıcı bir gelişme gibi görünse de esasında ilişkileri olumsuz etkileyebiliyor. İlişkileri hızlı yaşayıp kolay tüketilebilir hale getirmenin yanı sıra, ilişkileri sıradanlaştırabiliyor. Sonrasında ise mutsuz ve sona gelinmiş bir romantik ilişki ile karşı karşıya kalınabiliyor. Bunu önlemek için partneriniz ile her an mesajlaşmak ya da telefonla görüşmek yerine yüz yüze görüşebileceğiniz kaliteli anlar yaratmak, ilişkinizin enerjisini yükseltmede önemli bir rol üstlenecektir.

  • Tiroid hastalıkları kısırlık ve düşüğe sebep olur mu ?

    Tiroid hastalıkları diyabetten sonra üreme çağındaki kadınlarda en sık karşılaşılan endokrin bozukluklardır. Üreme çağındaki kadınlarda kısırlığın çok sayıda sebebi vardır. Bu sebepler anatomik, hormonal, trombotik (kanda pıhtılaşma bozuklukları), genetik, enfektif, ototimmün (bağışıklık sisteminin kendini harap etmesi) ve bilinmeyen sebepler olarak sınıflandırılabilir. Otoimmün sebeplerden biri de tiroid otoimmünitesidir. Tiroid otoimmünitesi ; Anti –tiroperoksidaz (TPO), Anti –tiroglobülin (TG) yüksekliği ile beraber tiroid fonksiyonlarının normal veya bozulmuş olmasını tanımlar.

    Normal sağlıklı kadınların %5-20 sinde tiroid antikorları yüksek bulunmaktadır. Tekrarlayan düşüğü olan kadınların %20-25’de, tüp bebek tedavisi yapılan kadınların %20’de tiroid antikorları yüksek bulunmaktadır. Çeşitli çalışmalarda infertilite ile beraber , endometriozis, polikistik over sendromu, prematür over yetersizliği ile tiroid otoimmünitesi arasında ilişki bulunmuştur. Tiroid otoimmünitesi embriyonun rahim duvarına tutunmasını hücresel ve immünolojik yolları etkileyerek engellemektedir. Tiroid otoimmünitesi yüksek olan hastalarda düşük riski 3-5 kat artmıştır. Tekrarlayan düşükleri olan kadınlarda tiroid antikorları yüksek bulunmuştur. Tiroid hormonları normal olan tiroid antikorları yüksek hastalarda bile düşük riski yüksek bulunmaktadır.

    Amerika Endokrin Birliği TSH düzeyininın gebelikten önce veya ilk trimestırda (ilk 3 ay) tüm kadınlarda ölçülmesi gerekliliğini savunmaktadır. Tekrarlayan düşük hikayesi olan veya infertilite nedeni ile tüp bebek tedavisi yapılacak olanların TSH ile beraber mutlaka tiroid otoimmünitesi açısından da taranması gerekmektedir. Gebelik öncesi hedef TSH değerinin ise <2.5 mU/L olması önerilmektedir. Triod antikorları yüksek olan hastalarda tiroid hormon desteği ile doğal yoldan gebe kalma ihtimalleri artmaktadır.

    Yard.Doç.Dr. Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Çocuklarda Kaka Tutma Problemi

    Çocuklarda Kaka Tutma Problemi

    Çocuklarda Kaka Tutma Problemi

    Çocukların birçoğunda, özellikle 2-4 yaş aralığında kaka tutma problemi sıkça görülmektedir. Tuvalet eğitiminin kazanıldığı bu yaş aralığında çevresel ve psikolojik faktörler çocuğu etkilemektedir. Anal dönemde olan çocuk dışkılamayı, yitirme, vücudundan bir parçanın kopması şeklinde algılar. Böylelikle durum korkutucu bir hal alabilir. Kaka tutma probleminin altında birçok faktör yer alır. Örneğin çocuk tuvaleti büyük ve korkutucu olarak algılayabilir. Erişkinler için yersiz olan bu korkular, çocuklar için hayatı zorlaştıran korkulardır.

    Çocuklar genellikle acı veren bir tuvalet deneyimi sonrası kaka tutma eğilimindedir. Ve çocuğun tutma davranışı bir kısır döngüye girerek kronikleşmeye başlar.

    Kısır döngü nedir?

    Çocuk kaka tutmaya acı verici bir deneyim sonrasında başlar.

    “Kaka yaptığımda acıyacak” düşüncesi oluşur.

    Çocuk kakasını tuttuğu için de kabız olur.

    Sonrasında gerçekten acı yaşar.

    Bu döngü birbirini tekrarlar.

    Peki Neden Olur?

    Çocuklarda sık görülen bu durumun birçok nedeni olabilir. Bu nedenler psikolojik ya da çevreseldir. Özellikle anne-baba ve bakım veren diğer erişkinlerin tutumu oldukça etkilidir. Kaka tutma problemi, tuvalet alışkanlığı kazandırılmadan önce görülebildiği gibi kazandırıldıktan sonra da görülebilir.

    • – Anne-babaların kontrol duygusu çok yoğun olduğunda, çocuklar bu kontrol ihtiyacını kaka, yemek yeme, uyku üzerinden gösterirler. Bedenden gelen sinyallerini “kontrol bende” diyerek kontrol ederler.
    • – Daha çok 2-4 yaş arasında görülen bu sorun, çocuğun özerklik, bağımsızlık sembolüdür. “Benim istediğim olacak, kontrol bende, kakaya hakimim” mesajı verir.
    • – Çocuk klozeti büyük ve içine düşülebilir olarak algılıyor olabilir.
    • – Çocuk tuvalet eğitimi için erken dönemde zorlanmış olabilir.
    • – Ebeveynlerin tutumu ısrarcı ya da cezalandırıcı/otoriter ise çocuk bu yolla kendini ifade ediyor ve ispatlıyor olabilir. Özellikle tuvalet eğitimi sırasında cezalandırıcı ve ısrarcı tutumlar çocuğun tuvalet eğitimi süresinin uzamasına ve zorlaşmasına neden olmaktadır.
    • – Tuvalet eğitimi ile aynı döneme farklı değişimlerin getirilmesi kaka tutma problemine neden olabilir. Bu nedenle boşanma, ev değiştirme, emzik bırakma vb. çocuk için önemli değişimlerin olduğu dönemlerde tuvalet eğitimi verilmemelidir.
    • – Bakım veren kişinin sık sık değiştirilmesi neden olabilir. Bakım veren kişilerin farklı tutumları ve zorlayıcı davranışları çocuğun tepki göstermesine neden olur.
    • – Annenin mükemmeliyetçi yapısı neden olabilir. Tuvalet eğitime dair katı kurallar, erken tuvalet eğitimi gibi nedenlerle çocuk tuvalet eğitiminde zorluk yaşayabilir.
    • – Çocukların en önemli ihtiyaçları sevme, sevilme, takdir edilme ve onaydır. Kaka tutma probleminde belki de en önemli neden çocuğun yeterli kabul ve onay alamamasıdır. Kabul ve onay alamayan çocuk kendini ispat edebilme çabasına girer. Bunu da kendi bedenine hükmederek yapar. Böylelikle kabul ve ilgi ihtiyacını da bu yolla karşılar.
    • – Aile içinde yaşanan stres faktörleri tüm aile bireylerini etkiler. Örneğin babanın iş yerinde yaşadığı stres, anne-baba arasındaki iletişim problemleri, köken aileler ile yaşanan problemler bunlara örnek olabilir.
    • – Çocuğun tuvalet/banyo rutinlerinin değişmesi etkilidir. Örneğin anaokuluna başlayan bir çocuk evdeki tuvalet rutininin dışına çıkacaktır. Bu da  kaygılanmasına neden olabilir.
    • – Çocukluk dönemi depresyonu, kaygı bozuklukları, OKB gibi durumlarda ek olarak kaka tutma görülebilir.

    Beslenme Alışkanlıkları Etkilidir

    Lifli gıdalar az tüketildiğinde kabızlığa yol açabilmektedir. Bu nedenle lifli gıdaların bu süreçte tüketilmesi önemlidir. Buğday, yulaf, kayısı, elma gibi besinler bunlara örnektir.

    Hazır ve katkı maddeli gıdaların fazla tüketilmesi gerekmektedir.

    Süt tüketiminin fazla olmaması gerekir. Süt ürünlerine odaklı bir beslenme şekli, lif yönünden eksik olacağından kabızlığa neden olabilir.

    Çok yağlı/şekerli gıdalar beslenme düzeninden çıkarılmalıdır. Doymuş yağlar sindirim sisteminde yavaş ilerlemeye neden olmaktadırlar.

    Çözüm İçin Neler Yapılabilir?

    • – İlk olarak çocuğun fiziksel bir problemi olup olmadığını incelemek adına çocuk doktoruna durum bildirilmeli, gerekli ise tıbbi destek alınarak sürece başlanmalıdır.
    • – Ev çocuğun güvenli bölgesidir. Çocuğun ev içerisinde kendini rahat hissetmesi adına bazı düzenlemeler yapılmalıdır. Örneğin; çocuğun tuvaletten korkmaması için tuvalete uygun yükseklikte tabure konulabilir. Tuvalet koltukları kullanılabilir (Bu, çocuğun tuvalete düşme gibi   korkularını engeller).
    • – İlk aşamada tuvaletten korkan çocuğun lazımlık üzerine bez ile oturması sağlanmalıdır. Ardından çocuğu zorlamadan ve motive ederek aşamalı geçişler oluşturulmalıdır. Bezsiz lazımlığa oturma, ardından tuvalete oturtulmaya geçilmelidir.
    • – Çocuğun beslenme alışkanlıkları gözden geçirilmelidir. Abur cubur odaklı, yağlı beslenme engellenmelidir. Lifli ve sağlıklı, bağırsakları harekete geçirici yiyecekler teşvik edilmelidir.
    • – Çocuğun aile üyeleri ile geçirdiği süre artırılmalıdır. Özellikle bakım veren kişiler ile geçirdiği süre artırılmalı, kaliteli etkinlikler ile aradaki bağ güçlendirilmelidir.
    • – Çocuk için ev güvenli yerdir. Ev onun için rahatlatıcı olmalıdır, kaygı yaratıcı değil. Bu nedenle ev içerisinde çocuğun kaygısını artıracak unsurlar azaltılmalı, çocuk anne-babanın tartışmalarına maruz kalmamalıdır.
    • – Çocuğa yaşına uygun sorumluluklar verilmelidir. Örneğin oyuncaklarını toplama, sofrayı kurmaya yardım etme gibi küçük sorumluluklar ile çocuğun ev içerisinde aktif olması teşvik edilmelidir.
    • – Tuvalet hakkında sık sık konuşulmamalı, hatırlatılmamalıdır. Ebeveynler kendi tuvalet alışkanlıkları hakkında konuşup bunu normalize etmelidir.
    • – Çocuk direkt tuvalete oturtulmamalı, aşamalı olarak bez-lazımlık-tuvalet üzerinden ilerlenmelidir.
    • – Tuvalet çocuk için korku unsuru ise, kitap/oyuncaklar ile sevimli hale getirilmelidir. Tuvalete birkaç sevdiği oyuncağını götürme, renkli kitaplar koyma gibi değişiklikler ile tuvalet korku unsuru olmaktan çıkarılmalıdır.

    Çocukta Bu Tür Davranışlar Görüldüğünde Yapılmaması Gerekenler Nelerdir?

    • – Öncelikle sürekli kaka ve tuvalet hakkında konuşmamak gereklidir. “Tuvaletin var mı, çıkmadan yap, tekrar dene” gibi tekrarlayıcı sorular çocuğun kendini baskı altında hissetmesine neden olur.
    • – Kakayı sürekli takip edilmemelidir.
    • – Çocuk tuvalete zorla oturtulmamalıdır. Bu sürecin daha da zorlaşmasına ve uzamasına neden olabilir.
    • – İlk aşamada çocuk istenilen davranışı yerine getirildiğinde ödüllendirilebilir. Fakat bu ödüllendirilme abartılmamalıdır. Ödül her seferinde maddi olmak zorunda değildir. Sözel pekiştireçler de çocuğun davranışı tekrar etmesinde önemlidir.
    • – Çocuğu cezalandırma ve yargılamadan kaçınılmalıdır. Bu çocuğun size olan tutumunu olumsuz yönde etkileyecektir. Ayrıca yaşanan problemin kökleşmesine neden olabilir.