Yazar: C8H

  • Dengeli tıbbi beslenme

    Şişmanlık, şeker hastalığı, kalp hastalığı, hipertansiyon gibi metabolik hastalıklar, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de gittikçe artan sağlık sorunlarıdır. Dünya Sağlık Örgütü, şişmanlığı da mutlaka tedavi edilmesi gereken kronik bir hastalık olarak tanımlamıştır. Bu artışın altında yatan ana neden genetik yapımıza fiziksel aktivitemizin azalması ve yediğimiz yiyeceklerin çeşidinin değişmesi ile miktarının artmasının eklenmesidir. Bermuda Şeytan Üçgeni diyebileceğimiz bu tehlikeli birlikteliğin yol açtıklarına en iyi örnekler olarak, ABD’de Pima yerlileri, Avustralya’da Aborjinler ve Kanada yerlileri gösterilebilir. Eskiden tarım, hayvancılık ve avlanma ile yaşamlarını sürdüren bu topluluklarda kabile şefleri dışındakilerin büyük bir çoğunluğu zayıf ve sağlıklı iken, şimdi bu toplumların ortalama %70’i şişman ve yarıdan fazlası şeker hastasıdır. Bu değişimin ana nedeni, mevcut hükümetlerin bu topluluklara maaş bağlaması, traktör gibi tarım aletlerinin gelişmesi ve açılan bol miktardaki fast food zincirleridir. Ürettiği ve avladığı sürece yiyecek bulan ve bunu elde edebilmek için vücut güçlerini kullanan bu insanlar, hareketsizleşip bol miktarda yüksek kalorili yiyeceğe kavuşunca hızla kilo almışlardır. Daha önce kıtlık durumlarında metabolizmayı yavaşlatarak, hayatta kalmalarını sağlayan insulin hormonu bu sefer ne yazık ki şeker hastalığı, kalp hastalığı ve hipertansiyon gibi metabolik hastalıkların ve kanserin artmasına yardımcı olmuştur.

    Şişmanlık ve metabolik hastalıkların artması üzerine 1980’li yıllarda sağlık otoriteleri tarafından yağ kısıtlanmasına gidilmesi önerilmiştir. Ne yazık ki şişmanlık ve yol açtığı hastalıklar azalacağına, aksine daha da artmıştır. Şeker hastalığı görülme sıklığı ile ilgili daha önceki 2050 yılı öngörülerine daha şimdiden yaklaştığımız için bu rakamlar revize edilmiştir. Bütün yağlar kötüdür yaklaşımının neticesinde, yağların yerini karbonhidratlar almıştır. Bunun olması zaten doğanın gereğidir, çünkü bir yiyeceğin tadını veren iki unsurdan birisi yağ, diğeri ise karbonhidrattır. Bunlardan birisini kısarsanız, boşluğu diğeri doldurur (bu yüzden diyet ve diyabetik ürünleri hiç sevemedim gitti zaten). Bu tür değişimin çoğu kişi için anlamı beyaz undan yapılmış mamuller, patates, makarna ve pirinç gibi glisemik indeksi yüksek yiyeceklerdir. Bu yiyeceklerdeki gibi hızlı sindirilen nişastaları tüketmek, kan şekerinde ani yükselme ve sonrasında ani düşmelere sebep olur. Bu kan şekeri oynaması ve buna bağlı insulin salgısındaki dalgalanmalar, çabuk acıkmaya ve iştah artmasına neden olur, kişiyi tatlı veya tuzlu bir karbonhidrata yönlendirir. Bu kısır döngü neticesinde iştah artması, gece yemek yeme ihtiyacı ortaya çıkar. İnsulin depocu bir hormon olduğu için metabolizmayı yavaşlatır, iştahı açar, başta karın bölgesi olmak üzere vücutta yağ depolanmasına neden olur. İnsanların yaşam şartlarındaki değişikliklere bağlı olarak hızla kilo almaları ve kronik hastalıkların artması neticesinde özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ilaç kullanımı hızla artmıştır. Tıbbi beslenme tedavisi ve ilaç kullanımındaki bu artışa rağmen şişmanlığın ve ona bağlı kronik hastalıkların gittikçe daha da artması doğal olarak insanları başka arayışlara itmektedir. Şimdiye kadar geliştirilmiş olan anti obezite ilaçları ya yan etkileri nedeni ile piyasadan çekilmiştir ya da yeterli etkiyi göstermemektedir. Bu sefer insanlar mucize diyetler ve alternatif ilaçlar sunan kişilerin kucağına düşmüşlerdir. Kilo vermek son yılların en güncel konusu haline geldi. Yeryüzündeki insanlar şişmanladıkça çözüm olarak bir sürü paralar dökülüyor. Doğal olarak ülkeler arasındaki fark açısından obezite sayısı fazla olan ülkeler zayıflama uğruna daha çok para harcıyor. Örneğin ABD’de zayıflamak geleneksel bir hobi haline geldi. Bu çaresizlik ve çıkar ilişkisi arasında popülaritesi hızla artan birçok uygulama gündeme gelmektedir. Bu yazıda ana konumuz ilaçlar olmadığı için bu konuya değinmeyeceğim, fakat kısaca bunların hiçbirisinin işe yaramadığını söylemekle yetineceğim. Bunları deneyen bazılarınızın ama bende işe yaradı dediğini duyar gibi olduğum için sadece şu kadarını ekleyeyim. Olumlu etki görenler ya beraberinde düşük kalorili diyet ve egzersiz yapmıştır, ya da kullandığınız ürünün içine belirtmedikleri halde efedrine, pseudoefedrine, yüksek doz sibutramine vs gibi metabolizma hızlandırıcı, fakat ani ölüme kadar varabilecek yan etkiye sahip bir madde eklenmiştir.

    Günümüzde çoğu insan bir mucize ilaç veya diyet arayıp durmaktadır, ama ne yazık ki hayatın gerçeğinde mucize olmadığı için çoğu arayış, birbirleri ile çelişen diyet kitapları ve haberlerin boş vaatlerine aldanıp boşa çıkıyor. Birkaç hafta işe yarayan diyetler deniyor ve sonra bırakıyorlar ya da hiç işe yaramayanları deniyorlar ve sinirleri bozulmuş halde hala aşırı kilolu kalabiliyorlar. Diyetlerin hayal kırıklığına uğratmasına şaşırmamalı. Sorunun en önemli kısmı herkes için doğru tek bir diyet olduğu düşüncesidir. Genlerimiz, aile ve çevremiz gibi birçok unsur nasıl, neden, neyi ne kadar yediğimizi etkiler. Bir başka önemli sorun herkesin bilir bilmez bir diyet uydurmasıdır. Hiçbir alt yapısı olmayan kişiler, ortaya sağlıklı yaşam koçu, diyet gurusu vs olarak çıkmaktadır. İlaçlar, beslenme veya fizyoloji hakkında bir şey bilmelerine gerek yoktur. Tek ihtiyaçları birkaç haftalık veya aylık bir kurs sonrası veya direkt olarak, bir fikir ve bu fikri pazarlayıp satacak cüretlerinin olmasıdır. İnternet ve medya sayesinde çok rahat bir şekilde pazarlayabilecekleri kitleye ulaşabiliyorlar. Kısa zamanda hızla kilo verdiren moda diyetler mezarlığı birçok mucize diyetle doludur. Lahana çorbası diyeti, Hollywood 48 saatlik mucize diyet, İsveç diyeti, taş devri diyeti, Metro diyeti, Rus Hava Kuvvetleri diyeti, elma sirkesi diyeti, ananas diyeti, greyfurt diyeti, Scarsdale rejimi, bir sürü ünlü sanatçı ve sporcu diyetleri gibi diğer diyetler. Daha az kalori almamızı sağlayan her diyet, en azından kısa bir süre işe yarar. Kısıtlayıcı diyetlerin birçoğu daha baştan uzun dönemde başarısızlığa mahkumdur. Daha az yemenin neden olduğu açlık hissi ve sevilen yiyeceklerden uzak kalarak tek düze beslenmek bir süre sonra diyeti sürdürebilmek için gereken çaba ve gayreti bozar. Kilo vermek, sağlıklı olmak yolunda çarkın tek dişlisidir. Sosisli sandviç veya pasta rejimi yapılarak da kilo verilebilir ancak bu kalıcı olmayacaktır ve uzun vadede sağlıklı da olmayacaktır. Önemli olan yıllarca sürdürebileceğiniz kalıcı bir kilo kaybı sağlayan sağlıklı bir beslenme planı ile yaşam tarzıdır. Sağlık açısından, çeşitli diyetler uygulayarak kilo verip geri almak, hiç kilo vermemekten daha kötüdür. Kilo verdiğimiz zaman verdiğimiz kilonun ortalama %70-80’i yağdan giderken, %20-30’u yağsız dokudan gider, verdiğimiz kiloyu geri aldığımızda hepsi yağ olarak geri döner. Kilo verip geri almalar neticesinde, vücutta yağ-yağsız doku oranı gittikçe yağ lehine gelişir ve metabolizma gittikçe daha fazla yavaşlar ve bozulur.

    POPULER DİYETLER

    Düşük yağ içerikli diyetlerin en meşhuru Dr. Dean Ornish’in ”Daha Çok Ye, Daha Zayıf Ol” diyetidir. Yağlı gıdalardan karbonhidratlı yiyeceklere geçerek daha fazla kalori almadan tükettiğiniz yiyeceği kilo almadan iki katına çıkarabilirsiniz. Bu diyette tam tahıllar, meyve ve sebze gibi düşük glisemik indeksli karbonhidratlara izin verilir ve egzersiz şarttır. Bu tip diyetin en azından kısa vadede kilo vermeye yardımcı olacağına şüphe yok. Bazıları böyle bir diyete uzun dönemde de bağlı kalmayı başarabilir, ancak bunun için gerçekten kararlı olmak gerekir. Düşük yağ içerikli diyetler diğer beslenme çeşitlerine göre daha lezzetsizdir, kısıtlayıcı olduğu için özellikle dışarıda yemek yerken zorlayıcı olur. Çabuk acıkmaya neden olduğu için ara öğünlerde doygunluk hissini arttıran yüksek lif oranlı yiyeceklere yer verilir. Bu diyetler, birçok uzmanın tüm yağların kalp için kötü olduğunu düşündüğü zamandan kalma olarak kalp için mükemmel diye tanıtılır. Fakat doymamış yağlar, kolesterol düzeyini düzeltir ve kalp ritm bozukluklarını engelleyebilir. Düşük yağ içerikli diyetler kilo verdirebilir. Bazıları kilo verip bunu koruyabilirken, bazıları geri alırlar veya hiç veremeyebilirler. Bu tip diyetin en önemli zararlı yanı yağın yerine kolay sindirilebilen glisemik indeksi yüksek karbonhidratları geçirmektir. Bu durum kilo kaybını engellemekle beraber, trigliserid düzeyini yükseltip, iyi kolesterol olan HDL kolesterolü düşürebilir ve şeker metabolizmasını bozabilir.

    Uzun yıllar, önde gelen beslenme uzmanları, Dr. Robert Atkins’in karbonhidrat kısıtlı diyetini dışladılar. Tıp otoriteleri, yağın beslenmedeki öcü olduğu bilinirken, yüksek oranda protein ve yağ ile düşük oranda karbonhidrat içeren bir beslenme kilo kaybına nasıl yol açabilir diye sorguladılar. Karbonhidratları sınırlayarak, et, peynir ve yumurtaya yüklenmek sindirim sistemine daha fazla çalışma yükü getirir ve sindirim süresi uzar, ayrıca kan şekeri ve insulin iniş çıkışlarını düzeltir. Böylece daha uzun süre tok hissetmemize yardım eder. Ancak sınırsız miktarda kırmızı et, sosis, tereyağı ve peynir yemek uzun dönemde sağlık açısından kötü bir fikirdir. Kemik kaybı potansiyel yan etkilerden birisidir. Çok fazla protein sindirildiğinde ortaya çıkan asidi nörtralize etmek için kemiklerden kalsiyum salınması gerekebilir. Böbrekler üzerine ekstra bir yük yükler ve ürik asit seviyesini yükseltebilir. Bu ürünlerde bulunan doymuş ve trans yağlar kardiyovasküler hastalıklar yönünden risk oluşturur. Ayrıca tam tahıllardan, meyvelerden ve sebzelerden uzak kalmak tahıl lifi, doymamış yağ, vitamin ve mineral alımının azalması besin desteklerinin üstesinden gelemeyeceği eksikliklere neden olabilir. Bunun yanlışlığını tespit eden Atkins daha sonra esas olarak meyve, sebze ve bazı tam tahıl ürünlerine izin verdi. Bu şekilde South Beach rejimine benzer hale geldi. Atkins diyeti neredeyse sınırsız yağa izin verirken, South Beach diyeti kötü yağlara karşı daha katı bir tutum takınıyor. Daha sonra benzer şekilde düşük karbonhidrat yüksek protein içeren Dukan Diyeti ve ülkemizde Karatay Diyeti gibi diyetler popülerlik kazanmıştır. Düşük kalorili diyet çabuk kilo vermeye yardımcı olabilir, ancak uzun vadede düşük yağ içerikli diyetten daha fazla işe yaradığına ilişkin bir kanıt yoktur. Düşük karbonhidrat içerikli diyetler ayrıca pahalıya mal olabilir, porsiyon büyüklüklerine ve malzemelere bağlı olarak gıda harcamalarını iki katına kadar çıkarabilir.

    Sugar Busters ve Glisemik Devrim gibi diyetler, bütün karbonhidratları yasaklamak yerine zararlı karbonhidratları yasaklarlar. Bolca meyve, sebze ve tam tahıl tüketip, rafine şekerleri (beyaz şeker, mısır şurubu, bal, pekmez, reçel gibi) ve işlenmiş tahılları kestirirler. Bu tür diyetler glisemik indeks ve glisemik yükün azaltılmasına dayanır. Beyaz undan yapılmış gıdalar (ekmek, poğaça vs), simit ve kraker gibi rafine tahıllardan yapılmış ürünlerle pirinç, patates, bezelye ve mısır yüksek glisemik indekse sahiptir. Bu nedenle kan şekeri ve insulin düzeylerini hızla yükseltir sonra hızla düşürürler. Bu döngü çabuk acıkma ve iştah artması, metabolizmada yavaşlama ve karın bölgesinde yağlanmaya neden olur. Glisemik indeksi ya da glisemik yükü düşük tam tahıllar, baklagiller, sebzeler ve meyvelerin ise kan şekeri ve insulin salınımı üzerinde yavaş ve istikrarlı etkileri vardır. Doğru karbonhidratları içeren diyetler, meyve, sebze, baklagiller ve tam tahıllar üzerinde odaklanarak sağlıklı beslenmeyi teşvik eder. Ancak glisemik indeks tablolarına dayalı olmaları özellikle dışarıda yemek yerken nelerin yenebileceğini seçme işini çok karmaşık bir hale getirir. İlave şeker eklenmiş gıdaların kısıtlanması, kalori alımını azalttığı için kesinlikle yararlıdır. Geleneksel Akdeniz diyetleri bol sebze ve meyveye yer verirler, yağ oranları daha fazladır ve kolay sindirilen karbonhidratları az içerdikleri için kan şekeri ve insulin üzerinde nispeten az etkilidir.

    Zone diyetine göre her ana ve ara öğünde karbonhidrat, yağ ve proteinler arasında doğru dengeyi yakalamak kilo kaybına, enerji artışına yol açan ve sağlık için başka faydalar doğuran hormon dengesini yaratır. her 7 gram protein ve 1,5 gram yağ için 9 gram karbonhidrat içeren (%40 karbonhidrat, %30 yağ ve protein) ana ve ara öğünler hazırlayarak Zone hedefine ulaşabilirsiniz. Beslenmeye bu kadar katı yaklaşımın uzun vadede kilo kaybı ve muhafazası için yararlı olduğuna dair. çok az kanıt vardır. Bu yaklaşım hayatı çok zorlaştırır, ancak kalıplardan ve kurallardan hoşlanan analitik bir kişilik yapınız var ise Zone sizin için yararlı olabilir.

    Kan grubu diyeti garip ve hatta daha az bilimsel bir yol izler. Bu yaklaşıma göre, kan grubunuz ne yemeniz, nasıl egzersiz yapmanız, hangi besin desteklerine ihtiyaç duyduğunuzu ve kişiliğinizi belirler. Bu diyete göre kan grubu 0 olanlar buğday ve baklagillerden kaçınan, düşük karbonhidrat, yüksek protein içeren diyete ihtiyaç duyarken, kan grubu A olanlar bol balık ve baklagil içeren, kırmızı et, süt ve süt ürünleri ile buğdaydan uzak duran düşük karbonhidrat, yüksek protein içeren diyete ihtiyaç duyar. Bu diyeti yapmak iyi ve kötü gıdalar listesi dahil pek çok bilgiyi bilmeyi gerektirir ve dengeli bir diyet değildir. Ayrıca pek çok ailede farklı kan gruplarına sahip aile üyeleri bulunduğu için beslenme daha da karmaşık bir hal alır.

    Volumetrik Kilo Kontrolü Planı, kalorisi düşük yiyeceklerle mideyi dolduran yiyecekleri önererek, doygunluk hissi ile uğraşır. Bunlar meyve, sebze, az yağlı süt, pişmiş tahıllar, yağsız et, tavuk ve balık gibi su oranları yüksek gıdalardır. Çorbalar, buharda pişirilmiş yiyecekler, güveçler, sebzeli makarnalar, meyve ağırlıklı tatlılar önerilirken, patates cipsi, krakerler, kurabiyeler, yoğun kremalı ve yağlı tatlılar gibi kalorileri yoğun gıdalar dışlanır. Sizi çok kalori sağlamadan doyuran bu yeme stratejisi de diğer diyetler gibi seçeneklerinizi kısıtlayarak kilo vermenize yardım eder, ancak çok basite indirmektedir. Örneğin bir kutu kola düşük enerji yoğunluğuna sahiptir, fakat sizi doyurmayan ya da geç acıkmanızı sağlamayan bol kalori sağlar. Bu diyet aynı zamanda bir gıdanın ne kadar hızlı sindirilip hazmedildiğini hesaba katmaz, ancak bunun yeniden acıkma üzerinde büyük etkisi olabilir.

    Bazı diyetler ne yediğiniz kadar, ne zaman, nasıl ve neden yediğiniz ile de ilgilenir. bazı insanlar depresif durumlarda yiyecekleri rahatlamak için kullanırlar. Üzüldüklerinde, sinirlendiklerinde, yalnız kaldıklarında, canları sıkıldığında, hayal kırıklığına uğradıklarında özellikle de glisemik indeksi yüksek yiyecekleri aşırı yerler. Bir süre sonra tekrar acıkıp tekrar yiyerek Uzakdoğu mitolojisindeki kuyruğunu ısıran yılan misali kısır döngüye girerler. Yiyeceklerle aralarındaki bu sağlıksız kısır döngüyü kırmak bu kişilere yardımcı olabilir. Dr. Phil McGraws kalıcı kilo kaybı için yedi anahtar önerir. Bunlar, doğru düşünme, şifa veren duygular, kusursuz çevre, yiyecekler ve dürtüsel yemek yeme üzerinde hakimiyet, amaca uygun egzersiz, bir destek çevresi ve yüksek tepki maliyetli ve yüksek getirili gıdalarla beslenmedir. Otomatik Diyet ise bir çeşit kendi kendine analiz yaptırır ve sağlıklı beslenmeye uygun alışkanlıkların yeniden programlanması için davranış ayarlama teknikleri sunar. Alışkanlıklarımızın, davranışlarımızın ve diğer insanlar ile yiyeceklerle ilişkimizin kilo vermemizi ve kilomuzu korumamıza yardımcı olacağına şüphe yoktur. Neyi ne kadar yediğimiz kadar egzersizin de büyük önemi vardır. Her aşırı kilolu kişinin hatalı alışkanlıkları ya da besinlerle aralarında bozuk ilişki yoktur, eğer altta yatan metabolik bir neden yok ise onların yiyecekler ve egzersiz üzerine odaklanmaları gerekir.

    Diyet planı bolluğu, kilo kaybı için etkili stratejiler üzerinde sağlam kanıtların endişe verici azlığı nedeni ile çok büyük tehlikeleri de içermektedir. Daha önce bahsettiğim gibi herkes bir diyet uydurup satabilir. Hiçbir kanun bunun önce denenmesini ve sonra sonuçlarının takibini zorunlu tutmaz. Sadece, eğer o diyetten birisi zarar görür ve medyaya yansır ise işte o zaman otoriteler harekete geçer. Bazıları hazırladıkları diyeti kendileri, aileleri ve arkadaşları üzerinde dener. Kilo verenler, medyada, internette ve diyet kitaplarında başarı öyküleri olurlar. Fakat diyete başlayanların ne kadarının diyete bağlı kaldığı, kilo verdiği, sağlıklı olduğu ve kiloyu koruduğu ile ilgili bir değerlendirme yoktur.

    İnsanlar farklı diyetlere farklı cevap verirler. Düşük karbonhidrat içerikli diyetler bazı kişilerde uzun vadede işe yararken, düşük yağ içerikli diyetler başkalarında işe yarayabilir. En iyisi, kendi üzerinizde deneme yaparak kendi planınızı oluşturmanızdır. Makul bir diyet burada bahsettiğim pek çok diyetin kombinasyonundan oluşturulabilir. Diyetler tek başına sınırlı olsa da bunlar bir takım geçerli ve değerli strateji ve felsefeleri barındırmaktadır. Ornish rejimi diyetin yanı sıra yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgularken, Sugar Busters iyi ve kötü karbonhidratlar arasında ayırım yapmanıza yardım eder, The Zone ise iyi ve kötü yağlarla uğraşır. Volümetrik yaklaşım meyve ve sebzelere ağırlık verir, Dr. Phil davranış bozuklukları üzerinde durur.

    Benim önerim ise, yediğinizin yarısı sebze yemeği ve salata, dörtte biri protein, dörtte biri ise karbonhidrat olsun. Üç öğünde de yemeğe oturduğunuzda önce domates, salatalık, ve maydanoz, roka, tere, marul, ıspanak türü yeşillik yiyiniz. Böylece yiyeceğiniz karbonhidratın emilimini geciktirerek şeker ve insulin oynamalarını minimize edersiniz, kabızlık sorununuz varsa çözersiniz, ayrıca ihtiyacınız olan vitaminleri, mineralleri ve fitokimyasalları almış olursunuz. Salata olarak yiyecekseniz, limon sıkıp, zeytinyağı dökebilirsiniz. Protein olarak et, tavuk, balık, peynir ve yumurta yiyebilirsiniz. Eğer seviyorsanız birinci tercihinizin balık olması doymamış yağ almak açısından çok daha iyidir. Karbonhidrat olarak, tam buğday, bulgur, yulaf ezmesi gibi tam tahılları, baklagilleri ve tam buğdaylı, tam tahıllı, kepekli veya içerisinde muhtelif katkı maddeleri içermeyen çavdar ekmeğini tercih ediniz. Dikkat edeceğiniz iki önemli unsur var; karbonhidratlı yiyecekleri birbirisi ile yemeyin, yani aynı öğünde önce çorba, sonra pilav, makarna, baklagiller veya ekmek birlikte olmasın, veya kuru fasulye, pilav ile ekmeği bandırarak yemeyelim, sadece bir tanesi olsun. ikinci önemli unsur ise karbonhidratlı yiyecekleri tek başına yemeyin; az yiyeyim veya acelem var diye tek başına simit, poğaça, tost, sandviç, pilav, makarna vs yerseniz, yanında emilimini geciktirecek başka bir şey olmadığı için hızla emilerek şekerinizi ve insulin seviyenizi oynatır. Pirinç, patates, beyaz unlu mamuller, simit, pasta, börek, çörek, tatlılardan uzak durunuz. En çok gördüğüm yanlışlardan birisi de hafif tatlı diye sütlü tatlıların tercih edilmesidir. Sütlü tatlılarda, sütün içerisinde sadece pirinç veya pirinç unu ile şeker olduğu için hızla emilerek şeker ve insulin seviyelerini uyarırlar. Bol sebze diyorum ama, özellikle mısır, bezelye ile pişmiş havucun glisemik indeksi yüksektir. Sebze yemeği olarak, bezelye yemeği yeriz, fakat içerisinde bezelye, havuç ve patates, yanında ise pilav ve ekmek olduğu zaman beşi bir yerde gibi glisemik indeks yönünden muhteşem beşliyi oluştururlar; ayrıca mısır ekmeği, corn flakes ve nestfit gibi ürünlerden uzak durunuz. Meyveleri yemekten hemen sonra yemeyiniz, çünkü yemekte karbonhidrat ve meyvede de karbonhidrat olduğu için karbonhidrat oranını arttırmış olursunuz; yemekten ortalama 2 saat sonra yememiz daha uygun olur. Muz, üzüm, incir, hurma, kavun, karpuz, kestane ve ananas gibi tatlı meyveleri miktar olarak az tüketiniz, eğer çok seviyorsanız az ve sık yemeniz daha uygundur. Meyve suyu yerine meyvenin kendisini tercih edip, şekerli meşrubatlardan uzak durunuz, böylece boş kalori almaktan kurtulursunuz.

    İyi bir diyet, bol tercih sunarken nispeten az kısıtlama içermeli ve pahalı özel yiyeceklerden oluşan alışveriş listesi içermemelidir. Sağlığınız için yararlı ve ömür boyu sürdürebileceğiniz bir diyet olmalıdır. Aksi taktirde kısa dönemde hızla kilo verip geri alacak iseniz, bence o yönteme kesinlikle bulaşmayın. Daha önce de belirttiğim gibi size yararından çok zararı olur.

  • Sanat Terapisi

    Sanat Terapisi

    Sanat terapisi, terapi sürecinde sanatsal aktiviteleri kullanması yönüyle pek çok terapi yaklaşımdan farklılık göstermekte ve son yıllarda fazlasıyla ilgi görmektedir. Resim, müzik, heykel, hikaye yazma gibi pek çok sanatsal aktivite sanat terapisinde kullanılmaktadır.

    Çocuk, ergen, yetişkin, çift terapisi gibi çeşitli alanlarda kullanılabilen sanat terapisi, yalnızca psikolojik rahatsızlık yaşayan kişilerde değil; kendini keşfetmek, duygularını açığa çıkarmak, kendini daha iyi ifade edebilmek, içine attığı şeyleri sanatla dışa vurmak isteyen herkesle uygulanabilmektedir.

    Sanat terapisinin iyileştirici bir etkisi bulunmaktadır. Sanatsal faaliyetler, kendini ifade etmenin en güçlü ve eğlenceli yollarından biridir. Kelimelere dökülemeyen düşünceler, sanat yoluyla daha doğal ve güvenli bir biçimde ifade edilebilirler. Çizim yapmak, hikayeler oluşturmak, kişinin içindeki çocukla temas kurmasını sağlamaktadır. Böylece içindeki eleştirel anne babayı keşfedebilmekte ve daha sağlıklı baş etme becerileri gelişmektedir.

    Sanat terapisine her yaştan, isteyen herkes katılabilmektedir, herhangi bir sanatsal beceriye sahip olmak gerekmemektedir.

    Duygularını sözel yolla ifade edemeyen, günlük hayatta yaşadığı stresi atmak isteyen, geçmişte yaşadığı travmaları bulunan, çekingen ve utangaç olan, dikkat eksikliği yaşayan, çatışmalarını çözmek isteyen, farkındalığını yükseltmek isteyen, söze dökülmeyen acılarını fark etmek isteyen, çocukluk çağı yaşantılarının bugününe etkisini keşfetmek isteyen kişiler ve daha pek çok konuda yardıma ihtiyaç duyanlar sanat terapisine başvurabilirler.

    “Etrafıma karşı bir duvar örmüş gibiyim”

    “Kimseyle yakın ilişki kuramıyorum”

    “Başkalarının sevgisini kaybetmemek için normalde yapmayacağım şeyler yapıyorum”

    “Hep üzgünüm, mutlu olamıyorum”

    “Kendime ve/veya çevreme karşı fazlasıyla öfkeliyim”

    “Her zaman huzursuz hissediyorum”

    “Sebebini anlayamadığım ağrılarım var”

    “İyi bir çocukluk dönemi geçirmedim”

    “Annemden/Babamdan yeterince sevgi ve ilgi görmedim”

    “Kapana kısılmış gibi hissediyorum”

    “Hep kendimi ve/veya başkalarını eleştiriyorum”

    Yukarıdaki cümlelerden biri veya birkaçının sizi tanımladığını düşünüyorsanız, bireysel veya grupla sanat terapi çalışmalarından yararlanabilirsiniz

  • Ağız ve genital aftları behçet hastalığının habercisi olabilir!

    Ağız bölgesinde ayda bir veya daha sık çıkan aftlar varsa, ağrılı yaralar oluşmuşsa ve bu tabloya bir de genital aftlar eşlik ediyorsa, mutlaka bir romatoloji uzmanına başvurmalı. Çünkü bu belirtiler, özellikle genç yaş grubunu etkileyen Behçet hastalığının en tipik belirtilerini oluşturuyor!

    Her insanda hayatının bir döneminde nadiren ağız aftları çıkabiliyor. Ancak ayda bir veya daha sık, birkaç adet, dudak ve dilde, büyük ve uzun sürede iyileşen ağrılı yaralar varsa, bu ağrılı yaralara genital yara da eşlik ediyorsa mutlaka bir romatoloji uzmanına başvurmak gerekiyor. Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem, özellikle ailesinde Behçet hastalığı olan kişilerin bu hastalık yönünde araştırılması gerektiğine dikkat çekerek, “Çünkü bu tür yakınmalar Behçet hastalığının en tipik belirtilerini oluşturuyor.” uyarısında bulunuyor. (bu aftlar ağız sadece dudak ve dilde mi çıkıyor, yoksa ağızda da görülüyor mu? )

    Tekrarlayan göz enfeksiyonu Behçet hastalığı habercisi olabilir!

    Tedavi edilmeyen Behçet hastalığı körlük nedeni!

    Gözde kızarıklık, ağrı ve bulanık görmeyle kendini gösteren görme tabakasında iltihaplanma, verilen tedaviler sonucunda tümüyle geçmiyorsa ya da sorun iyileştikten sonra tekrarlıyorsa, dikkatli olmalı! Çünkü Behçet hastalığının önemli belirtilerini oluşturan bu tablo ve geç fark edilir ve iyi tedavi edilmezse körlüğe neden olabiliyor!

    Ciltten eklemlere kadar birçok sistemi etkileyebiliyor!

    Behçet hastalığı her insanda çok farklı seyir gösteriyor. Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem hastalığın birçok sistemde yakınmaya neden olduğunu, ancak tüm bulguların aynı anda ve aynı kişide görülmesi diye bir durumun söz konusu olmadığını belirterek, “Yani bazı hastalar hafif cilt bulgularıyla yıllarca sorunsuz yaşayabilirken, bazı hastalar görme kaybı ve damar tıkanıklıkları nedeniyle yaşamı tehdit eden sorunlarla karşılaşabiliyor. Bu nedenle hiçbir Behçet hastası bir diğerine tam anlamıyla benzemiyor” diyor. İlginç olarak hastalık ilk başladığı yıllarda daha şiddetli yakınmalara yol açarken, ilerleyen yıllarda daha selim olma eğilimini taşıyor. Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem, Behçet hastalığının belirtilerini şöyle sıralıyor:

    En belirgin yakınmaları ağız içinde sık ve çok miktarda olan aftlar, cinsel organlarda tekrarlayan yaralar oluşturuyor.

    Diğer cilt bulguları arasında yaygın büyük sivilceler ve ağrılı, sıcak cilt altı bezeleri yer alıyor. Hastalar bu yakınmalarla ilk olarak ve cilt hastalıkları uzmanına başvuruyor.

    Gözde kızarıklık, ağrı ve bulanık görmeyle kendini gösteren, görme tabakasında iltihaplanma diğer önemli bulgularını oluşturuyor. Geç fark edilirse ve iyi tedavi edilmezse körlüğe neden olabiliyor.

    Daha çok diz ve ayak bilek ekleminde görülen şişlik, ağrı ve kısıtlılıkla giden iskelet sistemi bulguları olabiliyor. Bazen standart tedavilere dirençli eklem iltihabı sakatlığa neden olabiliyor. Behçet hastalarında omurga boyunca ve kuyruk sokumu bölgesinde, özellikle sabah ağrıları ve tutuklukları olabiliyor.

    Enfeksiyonun eşlik etmediği, sık tekrarlayan testis iltihabıyla üroloji hekimlerinin kapısını çalabilirler.

    Bazen bacak ve kol damarlarında, bazen iç organları besleyen damarlarda ve bazen de beyin içindeki damarlarda pıhtı oluşması ve tıkanıklıklar görülüyor. Eğer beyin damarlarında ise ani bilinç kaybı ve felç bulgularına neden oluyor.

    Bağırsakları besleyen damarlar etkilendiğinde karın ağrısı, kanlı ishal gibi yakınmalar yapabiliyor. Akciğer ve kalpte bile hafif bulgular oluşabiliyor. Birçok sisteme ait değişik yakınmaların varlığı hekim tarafından fark edilirse Behçet hastalığı düşünülebiliyor ve o zaman hastalar romatoloji bölümüne yönlendiriliyor.

    Kontrol altına almazsa

    Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem, Behçet hastalığının yaşam kalitesi üzerindeki yansımasının hastalığın etkilediği organlara göre değiştiğini söylüyor. Sıklıkla ağrılı ağız aftı ve ağrılı genital yarası olan bir kişi için sürekli bir ızdırap söz konusu oluyor. Hasta yemek yerken, konuşurken ve yürürken acı çekiyor. Ağzındaki aftlar nedeniyle tat alamıyor. Gözünde sık tekrarlayan enfeksiyonu olan bir hasta tanı konamaz ve yeterli tedavi almazsa görme kaybı yaşayabiliyor. Eklem ve kas etkilenmesi olan bir hastada hareket etmek, yürümek ve koşmak büyük bir işkenceye dönüşebiliyor. Hatta hastalar gündelik aktivitelerini ve kişisel bakımlarını yapamaz hale gelebiliyor. Diğer önemli organ etkilenmelerinin varlığı ise hayatı tehdit edici boyutlara ulaşabiliyor.

    Uykusuz kalmayın, stresten kaçının!

    Eğer eklemlerinizle ilgili bir yakınmanız yoksa, istediğiniz sporu yapabilirsiniz.

    Hemen her hastalıkta olduğu gibi stresten kaçınmanız çok önemli. Çünkü stresli dönemlerde yakınmalarınızın şiddeti artabiliyor.

    Yorgunluk, yoğun tempo ve uykusuzluk dönemlerinde aftlar sıklaşıyor, halsizlik belirginleşiyor ve üveit atağı tetiklenebiliyor. Bu nedenle sağlıklı beslenmeye ve yeterli süre kaliteli uyumaya dikkat edin.

    Hastanın yakınmalarının detaylı öyküsü şart!

    Behçet hastalığı için tanısını hastanın yakınmalarının ayrıntılı sorgulanması gerektiğine dikkat çeken Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem, “Çünkü hastalar bazı belirtileri dikkate almadıkları için söylemeyebiliyor. Bu nedenle tek tek her bulgunun olup olmadığının sorulması gerekiyor.” diyor. Ağız ve genital aftların varlığı tanıda en önemli kriteri oluşturuyor. Diğer organ belirtileri de olabiliyor veya olmayabiliyor. Ancak Behçet için tanı konulmasını sağlayan özel bir laboratuar testi yok. Genetik molekülün varlığı (HLA-B5 ve B-51) tanıyı desteklerken, negatif olması bu hastalığın olmadığı anlamına gelmediği için ancak yardımcı tanı yöntemi olarak bakılabiliyor. Paterji testi olarak isimlendirilen bir deri testi tanıya yardımcı olabiliyor.

    Atakları ilaçlar ile kontrol altına almak mümkün!

    Romatoloji Uzmanı Dr. Selda Öktem, Behçet hastalığının kronik bir hastalık olduğu için tamamen yok edilemediğini ancak ilaç tedavileri sayesinde belirtilerin kontrol altında tutulabildi bilgisini veriyor. Tedavi yöntemi belirlenirken tamamen hastalığın şiddetine ve organ tutulumlarına göre hareket ediliyor. Cilt bulguları ile sınırlı hafif bir hastalık varsa, tekli ve basit ilaçlar kullanmak yeterli oluyor. Beyin, damarlar ve göz gibi organlarda yakınma varsa, o zaman çok daha karmaşık ve özel ilaçlar kullanmak gerekiyor. Çünkü tedavi edilmeyen göz iltihapları körlüğe neden olabiliyor. Damar tıkanıklığı ve beyin tutulumu yaşamı tehdit edici olabiliyor, bu nedenle daha ciddi bir tedavi gerektiriyor. Böyle durumlarda birkaç ilaç bir arada kullanılıyor. İlaç kullanırken hastaların yakın ve sık takip edilmesi gerekiyor.

  • Özel Eğitim Nedir? Ne Değildir?

    Özel Eğitim Nedir? Ne Değildir?

    Özel eğitimde amaç; kendi kendine yeterli duruma gelmeleri için bireylere temel yaşam becerilerini kazandırabilmektir. Bu nedenle seanslarda bir dakikayı bile boşa geçirmemek, en verimli şekilde seansı değerlendirebilmek çok önemlidir. Belki o dakika birey; kazandığı yeti ile ileride ebeveyni yanında olmadığında hayatta kalabilmeyi başaracaktır. Aynı zamanda özel eğitimde süreklilik ve işbirliği de olmazsa olmazlardandır.

    Peki yaşam mücadelesi için bu kadar önemli olan bu hizmet ne kadar profesyonel olarak sunuluyor? Her birey için özel eğitimin uygulanış şekli parmak izi kadar özel olduğu halde hangi kişiler bu hizmeti yönlendiriyor? Okul-aile-uzman-hekim işbirliği bu kadar önemliyken özel eğitimde bu konuya ne kadar önem veriliyor? Sadece masa başına alınan çocuk ile sürekli boyama, tak-çıkart, yapma-etme talimatlarıyla yönlendirilen özel eğitim ne kadar başarılı olabilir?

    Özel eğitim için iyi kişiler olabilmek; deneyim, sabır, pratik zeka, ileriyi görebilmek, çözüm odaklı davranabilmek vb. bir çok yetiyi beraberinde getirir. Peki bireyi tanımak için uzun süre onu seansa alıyor olmak önemli midir? Bu konuda ehil olan kişi deneyimiyle seansa aldığı bireyi kısa süreli bir gözlemle dahi kapıdan girdiği ilk andan itibaren az çok tahmin edebilir ve onun hakkında bir öngörü oluşturabilir. Seanslar ve yapılan gözlem, görüşmeler ile bireyin ilerideki gelişim özelliklerine ilişkin bir kestirim gücüne sahip olabilir. Bireye neler kazandırılması gerektiği, nelerin önleminin alınması gerektiği, onu nerelere yönlendirmenin elzem olduğu gibi konular büyük önem taşımaktadır.

    Birey için ilk seansta alınmış olan bir tanı yok ise uygun bir yaklaşımla (ne durumu çok vahim ne de önemsiz göstererek) ebeveynin en iyi anlayabileceği şekilde ilgili uzmana yönlendirme yapılmalıdır. Psikiyatrist, nörolog, fizik tedavi hekimi ya da hepsini içeren tıbbi bir görüş çok önemlidir uzman için. Konulan tanı sonrası hekim ile yapılan görüşmeden itibaren duruma ilişkin bilgi ve izlenecek yol haritası saptanarak aile eğitimi başlatılmalıdır. Varsa okul psikoloğu ve öğretmenle de durum ile ilgili iş birliği için görüşme düzenlenmelidir. Bunlar ile ilgili belirli aralıklarla hekim kontrolleri, test teknikleri uygulanmalıdır. Bireyin ihtiyaç duyduğu özel eğitim ekibi hedefler doğrultusunda iş birliğine dayalı olarak ivedilikle özel eğitim hizmetine başlamalıdır. Örneğin; down sendromu tanısıyla çalışmak için kurumda mutlaka özel eğitim uzmanı, psikolog, fizyoterapist, dil konuşma terapisti gibi uzmanlar eş güdümlü çalışma gerçekleştirmelidirler. Aile eğitimi ve terapisi ile ailenin kaygılı bekleyişi azaltılmaya çalışılmalıdır. Kaygı mutlaka bir miktar olmalıdır ki aile hekim desteğini kesmesin ve özel eğitimi gereksiz bir uygulama olarak görmesin.

    Özel eğitim; bireyi masa başına oturtup sürekli yap-boz, tak-çıkart çalışmaları yapmak değildir. Eğitim yeri; yeri geldiğinde sosyalleşmeyi destekleyecek bir kafe ya da öz-bakım becerilerini kavratacak bir tuvalet ortamı olabilmelidir. Marketten uzman ile birebir olarak yapılan alışveriş, dürtüselliği azaltma amacının yanı sıra, sosyalleşmeyi arttırma, para kavramı kazandırarak sayısal beceriyi ilerletme amacı güdebilmelidir. Drama çalışmaları ile örneğin evde rahatsızlanan ebeveyn için ambulansın nasıl çağrılacağı ve adresin nasıl verileceği gibi hayatta kalma becerisi vb. desteklenebilir. Terapist ile çocuk yolda giderken bir ara terapist çocuğun yanından ayrılır gibi yaparak böyle durumlarda gerçek yaşamda onun nasıl davranması gerektiği şeklinde öğretici çalışmalar yapabilir. Çalışmalar; somuttan soyuta doğru ilerlemelidir. Renksiz bir kalem ile üç nokta çizilerek sayı kavramına girilmemelidir. Önce “tane” kavramı verilerek çocuğun sayı ile nesne arasında ilişki kurabilmesi sağlanmalıdır. Üç adet şekerin üç sayısının yazılı olduğu karton üzerine koyularak nesne-sayı ilişkisi kazandırılabilir. Zımpara kağıdı gibi bir nesneyle üç sayısının çizili olduğu kart üzerinde çocuk parmak ile sayı takibi yaparak çizim becerisini ve yön kavramını geliştirebilir. Sonra kalın, renkli bir kalem ile nokta üzerinden adeta oyun oynar gibi sayı çizme çalışmaları yapılabilir.

    Sözcük dağarcığı çalışmalarında da somuttan soyuta doğru gidilmelidir. Örneğin; araba kavramı için önce maket bir arabayla çalışılmalı sonra araba fotoğrafı daha sonra araba çizimi ile çalışmalarda ilerlenmelidir. Harf kavramı da çocuğa harfe anlam kazandırarak verilmelidir. Örneğin; “tık, tık, tık” şeklinde kapı çalma sesi ile “t” harfi ilişkilendirilmelidir. Ayağında bebeğine “eee, eee, eee” şeklinde sallayan çocuğun önüne “e” harfi yazılı bir kart konularak eylem ile harf arası ilişki kurması sağlanmalıdır. Bu da gösteriyor ki harfler, hayattaki bazı ses ve nesnelerin ifadesi için kullanılan işaretlerdir.

    Özel eğitimde temel alınacak husus; çocuk ve gencin ebeveyn yanında olmadan hayatta kalabilmesine ilişkin temel becerileri kazanmasını sağlamak daha sonra ikincil önemde olan yetilerin kazandırılma sürecine başlamaktır. Çocuk kendi başına yemeğini yiyip, suyunu içebiliyor mu, bağımsız olarak üstünü çıkartıp giyebiliyor mu? Bu temel becerilerin kazandırılmasında da aşamalı olarak çalışmalar sürdürülmelidir. Örneğin; kıyafeti giyme çalışmalarından önce çıkartma çalışmaları yapılmalıdır. Bunda da tek kolu çıkmış bol bir tişört ile çıkartma işlemine başlanılabilir. Çünkü özel eğitim her zaman kolaydan zora doğru ilerleyen bir nitelik taşımaktadır. Yapılan çalışmalar ile ebeveyn mutlaka bilgilendirilmeli ve ailenin desteği alınarak aile aktif hale getirilmelidir. Anaokulu ya da okuldaki öğretmenlerle yapılan çalışmalar konusu paylaşılarak eş güdümlü hareket edilmelidir. Psikiyatrist, nörolog gibi alınan hekim randevuları, kullanılan ilaçlar kurum psikoloğu tarafından takip edilmeli ve hekim ile sürekli diyalog içinde bulunulmalıdır. Parmak izi niteliği taşıyan özel eğitimde çocuğun ileride hangi aşamaya gelebileceğinin ön kestirimi çok önemlidir. Örneğin; yaygın gelişimsel bozukluk tanılı bir çocuğa harfleri olan ilgisi saptanılmışsa oyun yoluyla okuma yazma çalışmaları başlatılabilir. Böylece okula başladığında sosyal problemler yaşayacak olan çocuk okuma yazma becerisi ile artı kazanarak okula başlayacak ve özgüveni daha yüksek olacaktır. Öğretmenin asistanı olan çocuk arkadaşlarına bir şeyleri öğretmek için uğraşacak ve sosyalleşmesi artacaktır. Okuma yazma çalışmaları ile artikülasyon problemlerinin çözümü ve özel öğrenme güçlüğüne eşlik eden problemlerin sağaltımı da mümkün olabilir. Bu çalışmaların başında da çocuğun bir şeyleri ters yazma ve çizme eğilimi için hamur ve zımpara kağıdı ile yapılan harfi ve yönü takip etme becerileri pekiştirilir.

    Özel öğrenme güçlüğü tanılı çocuk ve gençlere zaman zaman uygulanacak CAS ve WISC-R gibi testlerle zeka kapasitesini oluşturan bireysel işlevlere ait zihinsel alanlar arası ilişkiler gözlemlenebilir. Örneğin; çocuğun görsel uzam yeteneği çok ileride iken, kısa süreli işitsel hafızaya eşlik eden ardıl bilişsel işlem alanı arasında önemli bir gelişimsel fark var ise buna ilişkin bilişsel müdahale programı başlatılmalıdır. Ailenin sürekli “ders çalış” ya da öğretmenin “aslında zeki çocuk, çalışsa yapar” gibi sözleriyle düzeltilmeye çalışılan çocuk bir bilişsel müdahale programına ve uzman desteğine ihtiyaç duymaktadır. Temel akademik düzeyin düşük olması ileride toparlanılması zor bir öğretim hayatına yol açacaktır.

    Sonuç olarak; özel eğitim bireye hayatta kalabilmeyi sağlayacak yetiler kazandırması nedeniyle son derece önemlidir. Bu kadar önemli olan bu hizmet ancak ehil olan, özverili kişiler ile verilebilir. Bu hizmetten tam anlamıyla verim alabilmek için okul, aile, uzman, hekim iş birliği ve sürekli yenilikleri takip edip, bunları hayata uyarlayarak sağlanabilir.

  • Ameliyatsız zayıflamada kişiye özel yöntemler

    Birçoğumuz fazla kilolarımızdan şikayetçiyiz. Sağlığımız tehlikede, hayatımızı yaşayamıyoruz. Kıyafetlerimize sığamıyor, beğendiklerimizi giyemiyor, başarısız diyet hikayelerinin kahramanları oluyoruz. Şehir hayatı, stres, kapalı çalışma ortamları bizi abur cuburlara sürüklüyor, en büyük egzersizimiz ofiste kahve makinesine yaptığımız yürüyüş oluyor.

    Kilo vermek adına uygulanan diyet listeleri, egzersiz ya da yaşam tarzı değişiklikleri her hastada aynı derecede başarılı olmayabiliyor. Bu yöntemlerle bazı hastalar kolaylıkla kilo verebilirken, büyük kısmında sonuçlar istendiği gibi olmuyor. Çoğunlukla da diyet bırakıldığında verilen kiloların daha fazlası geri alınıyor. Yani fazla kilo ve obezite tedavisinde her yöntem her hasta için işe yaramayabiliyor. Kişiye özel, ameliyatsız tedaviler ise başka hastalıklara sebep olmadan tüm metabolik değerleri normalleştiriyor ve hastaların yaşam konforuna zarar vermeyen, koruyucu çözümler oluyor.

    Obezite ve kilo fazlalığında “Kişiye Özel, Ameliyatsız Tedavi” Etkili Çözüm

    Kilo fazlalığı ve obezitenin kişiye özel, ameliyatsız tedavisine hastanın genel sağlık durumunun değerlendirilmesi ile başlanıyor Değerlendirmeyle obeziteye ve ya kilo fazlalığına neden olan hormonal ve metabolik değerlerdeki bozukluklar saptanıyor ve ardından diyet, egzersiz, davranış değişikliği, ilaç, biyoenterik intragastrik sistem gibi tedavi yöntemlerinden uygun olanları seçilerek tedavi gerçekleştiriliyor.

    Diyabeti, Tiroid Hastalığı Ve Hipertansiyonu Olan Hastalara da Uygulanabiliyor

    Diğer yöntemlerden sonuç alamayan ve vücut kitle indeksi (kilo/boy2) 27 kg/ m2’nin üzerinde olan bireylerin, ideal kilolarına ulaşmaları için en güvenilir ve kalıcı yöntemlerden biri Biyoenterik İntragastrik Balon uygulaması. Kan glisemi düzeyini ve tansiyon yüksekliğini kolaylıkla dengeleyebildiği için diyabeti, tiroid hastalığı ve hipertansiyonu olan tüm fazla kilolu ve obez hastalara da, Biyoenterik İntragastrik Balon uygulaması öneriliyor. Çoğu şeker hastasında sağlanan kilo kaybı hastaların ilaçlara ve insüline olan ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Vücut kitle indeksi 40 kg/m2 nin üzerinde olan morbid (aşırı) obez hastalarda da cerrahi öncesi kilo kaybı sağlamak için bu yöntem uygulanabiliyor.

    Günlük Hayata Hemen Dönmek Mümkün

    Tedavi programına dahil olan hastaya önce kan tahlilleri ve mide endoskopisi uygulanarak intragastrik uygulamaya engel bir hastalık olup olmadığı inceliyor, sorun yoksa 15 dakikalık uygulamayla Biyoenterik İntragastrik Balon, endoskopik olarak mideye yerleştiriliyor. Uygulama bir ameliyat değil, kalıcı hiçbir değişiklik yaratmıyor, biyoenterik balon ömür boyu vücutta kalmıyor, istenildiğinde kolaylıkla çıkartılabiliyor. Hastanede yatış gerekmiyor, uygulama sonrasında normal yaşama kolayca dönülebiliyor.

    Biyoenterik İntragastrik sistemlerin mide içerisindeki hacmi, hastanın yaşam konforunu bozmayacak, herhangi bir şikayet yaratmayacak ve istenilen kilo kaybını sağlayacak şekilde ayarlanıyor. Biyoenterik İnstragastrik balon uygulamalarının klasik mide balonu uygulamalarından temel farkı ise klasik uygulamada hastanın yaşam konforunu bozan sorunlarla intragastrik uygulamada karşılaşılmaması, hastaların günlük yaşam kalitelerinin korunması. Hastalar hedefledikleri kiloya ulaştıklarında, sistem yine endoskopik yolla yaklaşık 10 dakika içerisinde çıkarılıyor. Uygulanan intragastrik sistemlerin midede kalma süresi 12 ay. Aşırı kilolu hastalarda ise hedef kiloya ulaşmak için birinci yılın sonunda eski sistem çıkarılıyor, aynı seansta yeni bir sistem uygulaması yapılıyor.

    Sonuçları Yüz Güldürüyor

    Biyoenterik İntragastrik Sistem uygulamalarıyla birlikte, obezite ve kilo fazlalığının altında yatan metabolik ve endokrinolojik hastalıkların da tedavisi yapılarak ayda 4 – 6; 6 ayda 35.5, yılda 47.9 kiloya kadar kilo kaybı sağlanabiliyor. Uygulama küçük porsiyonlarla açlık hissinin bastırılmasını, uyulmakta zorlanılan diyetlere ve diğer önerilere kolayca uyulmasını sağlamakla birlikte, hızlı ve gözle görülür etkisiyle hastanın kararlılığının ve motivasyonunun arttırip, adım adım hedeflenen sağlık ve mutluluğa ulaştırıyor.

  • Öğrenci ve Velilere Uyarı

    Öğrenci ve Velilere Uyarı

    Psikolojik Danışman Yasemin Ateş; “Sınava hayvan gibi çok çalıştım ve sosyal aktivitelere yer vermedim’ şeklinde açıklama yapan YGS birincisi genç ve onu rol model alacak öğrenciler için endişeliyim. Akademik başarı için yaşantımızı askıya almak gerçek başarıyı temsil etmez. Bu gence psikolojik destek tavsiye ediyorum. Son zamanlarda çok çalışmasına rağmen ‘yetersizlik duygusu’ içinde kıvranan öğrenciler danışma odamı doldurur oldu. Uyumuyorlar, yemiyorlar, arkadaşlarıyla görüşmüyorlar. Okul, kurs, etüt, özel ders arasında mekik dokuyorlar. Mükemmeliyetçilik (kusursuzluk) kalıbı içerisinde kaygıyla kıvranıyorlar. Bu açıklama da bunların üzerine tuz biber oldu. Aileler de bu tutumları destekliyor ve çocuklarına duygusal olarak ne kadar zarar verdiklerinin farkında değiller. Bir uzman olarak diyebilirim ki bütün bunlar kocaman bir yaranın alt yapısı, yanlış yapıyorsunuz” dedi.

    Ateş, “Çocuklarınıza farkında olmadan verdiğiniz mesaj ‘Rekabet çok önemli, geriye kalan hiçbir şeyin önemi yok. Yeterli değilsin, daha çok çalışmalısın’ Oysaki nitelikli, kişilik gelişimi düzgün bir insan için bu yaştaki gençlerin sanat ve spor alanlarında en az bir dalda uğraşı göstermesi çok önemli. Sosyal becerilerini geliştirebilmesi için gençlerin kendi akranlarıyla görüşmesi, grup içerisinde paylaşım, işbirliği içinde olması da çok önemli. Kitap okumayan bir nesil yetiştiriyoruz, Türkçe sorularında sorulan paragraf sorularını öğrenciler okuma olarak kabul eder oldu.Türkiye’nin nitelikli gençler yetiştirmeye ihtiyacı var. Bu bireysel değil aynı zamanda toplumsal bir sorun. Zaman yönetimi doğru yapıldığında bir öğrenci sınava da hazırlanabilir, eğlenceye de vakit ayırabilir. Suçluluk duygusu yaşamadan hayat ile bütünleşebilir. Bu dengeyi yakalayamıyorsunuz uzmanlardan, okullardaki rehber öğretmenlerden destek almalısınız” ifadelerini kullandı.

  • Göbek yağlandıran hormonlar

    Vücudumuzdaki yağ oranın artmasına obezite adı verilmektedir. Erkeklerde vücut yağ oranın %20, kadınlarda %30’u geçmesi durumu artık vucutta değişimlerin başladığının göstergesidir. Yağlanma başlangıçta göbek bölgesinde başlar göbeğimiz yağlandıkça bazı hormonların salgısı değişir. Salgıların artması göbek yağlanmasını artırır, bu kısır döngü artarak devam eder. İç organ yağlanmamızdan en çok etkilenen organların başında karaciğer gelir.

    Göbek yağlandıran hormonların başında insülin hormonu gelmektedir. İnsülin hormonu fazla salgıladığımızda şekerimizi düşürerek daha fazla acıkmamızı sağlar fazla yediğimizde de göbek yağlanmamız artar. Bir diğer göbek yağlanmasını artıran hormon tiroid bezimizin az çalışmasıdır.

    Vücudumuzda strese yanıt olarak artan, böbreküstü bezinden salgılan kortizol hormonu, insülin direncini ve kanda şeker düzeyini artırmaktadır. Cushing sendromu adını verdiğimiz kortizol hormonunun aşırı salgılandığı durumlarda , göbek yağlanması, karaciğer yağlanması , yüzde ve sırt bölgesinde yağlanma olabilmektedir. Stres durumunda kilo alımının en büyük sebebi kortizol hormunun salgısının artmasıdır.

    Artan yağ dokusu hormon salgılayan bir bez gibi davranarak vucütta metabolik bozuklukları artırabilir. Yağ dokusundan salgılanan başlıca hormonlara adipokin adı verilmektedir. Adipokinler; leptin, adiponektin, rezistin, tümör nekroz faktör-alfa, interlökin-6, visfatin, apelin, adipsin, asilasyon uyarıcı protein, plazminojen aktivatör inhibitör-1, omentin, obestatin gibi hormonları kapsamaktadır. Özellikle göbek bölgesindeki yağlanma bu hormon seviylerinde değişimlere sebep olabilmektedir. Özellikle Rezistin, visfatin, omentin, obestatin, apelin gibi hormonlar insülin direncini de dahada artırılar.

    Sağlıklı zayıflamak ve göbek yağlarımızdan kurtulmak için hormonların etkisi gözardı edilmemeli. Sağlıklı beslenme programı öncesi gerekli hormonlarımızın seviyesi ölçülmelidir. Sağlıkla kalın.

    Yard.Doç.Dr.Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Yeni Eğitim Sistemi ve Anne- Babaların Yapması Gerekenler

    Yeni Eğitim Sistemi ve Anne- Babaların Yapması Gerekenler

    11 Nisan 2012 tarihinde yürürlüğe giren yeni eğitim yasası ile okula başlama yaşı bir yaş erkene alınmış ve 60 ayını dolduran çocukların okula başlaması kararlaştırılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı Mayıs ayında yayınladığı genelgede 30 Eylül 2012 tarihi itibariyle 66 ayını doldurmuş olan çocukların okula kaydının zorunlu olarak yapılacağını, bu tarihte 60-66 ay arasında olan çocukların ise anne-babaların tercihine göre okula kaydedileceklerini belirtmiştir. 1 Haziran 2012 tarihinde ilkokul birinci sınıfa kayıtlar başlayacaktır. Çocuğu 60-72 ay arasında olan anne-babalar önemli bir karar aşamasındadır.Psikolojik Danışman Yasemin ATEŞ bu konuda anne-babalara yol gösterici bir açıklama hazırlamayı gerekli görmüştür.

    ÇOCUĞUM 60-66 AYLIK

    Psikolojik Danışman Yasemin ATEŞ,2012-2013 sezonunda 60-66 ay arasındaki çocukların ilkokul eğitimine başlamasında sakıncalar görmektedir. Çünkü eğitimdeki sistem değişikliği bu sene yapılmış ve hemen uygulamaya geçilmiştir. Bu da aynı sınıfta hem 60 aylık hem de 80 aylık çocukların bir arada bulunması sonucunu doğurmuştur. Eski sistemin birinci sınıfları ile yeni sistemin birinci sınıfları aynı sınıfta eğitim görecektir. 20 aylık bir fark çocukluk döneminde büyük bir farktır. Bunun yanında 60-66 aylık çocuklar bilişsel (zihin) gelişimi, psikomotor (kas) gelişimi, sosyal gelişim ve duygusal gelişim açıdan okula başlamaya hazır olmayabilir. Bu çocuklar 80 aylık çocukların yanında kendini geride kalmış hissedebilir. Bu nedenle 60-66 ay arasındaki çocukların okula başlaması sakıncalı olabilir. Ancak aşağıda belirttiğimiz durumlardan beşi birden bir çocukta mevcutsa aileler bir uzmana danışarak çocuğunu okula başlatabilir.

    1. Çocuğunuz anaokulu eğitimi aldıysa;
    2. Anaokulu öğretmenleri veya okul psikologları çocuğunuzun fiziksel, sosyal ve duygusal gelişimini okula başlamaya yeterli görüyorsa;
    3. Çocuğunuz ileri gelişim özellikleri gösteriyorsa (harfleri kendiliğinden öğrendiyse, adını yardımsız yazabiliyorsa, basit toplama ve çıkarma işlemlerini yapmaya başladıysa, uzay, doğa gibi sıradışı konulara ilgisi varsa)
    4. Çocuğunuz uygulanan gelişim ölçeklerinde*** yaşının üstünde gelişim özellikler gösterdiyse;
    5. Metropolitan Okul Olgunluğu Testi’nde okula başlamaya uygun tanısı aldıysa;

    Eğer çocuğunuz bu beş şartı birden taşıyorsa o zaman onu okula başlatmak doğru olabilir. Çocuğunuz bu maddelerden birini taşımaması halinde okul kaydının önümüzdeki seneye ertelenmesi daha uygun olacaktır. Psikolojik Danışman Yasemin ATEŞ bu konudaki kararın bir uzman eşliğinde verilmesini önermektedir ve ailelerin Metropolitan Okul Olgunluğu Testi’ni çocukları için yaptırmalarını önermektedir.

    Yanlış Düşünceler

    30 Eylül 2012 tarihi itibariyle çocuğu 60-66 aylık olan anne-babalar çocuklarını okula başlatırken kimi yanlış düşüncelere sahip olabilmektedir. Bu düşüncelerden birkaçı şöyledir:

    • Çocuğum bir an önce okula başlasın. Erken başlasın, erken bitirsin.
    • Abisi/ablası da başlayacak, onunla birlikte başlasın. Beraber gidip gelsinler.
    • Bir sene daha anaokuluna ücret ödemeyelim.
    • Filancanın çocuğu erken başladı da ne oldu? Zamanla alışır.
    • Evde canı sıkılıyor. Bari okula gitsin.
    • Komşunun çocuğu başladı, bizim çocuk da başlasın. Beraber gitsinler.

    Yukarıdaki düşünceleri göz önüne alarak çocuklarını okula başlatmak anne-babaların yapacağı en büyük yanlışlardan biridir. Okula başlamada en önemli kriter çocuğun gelişim özelliklerinin okula başlamayı desteklemesidir. Erken okula başlama, çocukta okula karşı soğumaya neden olabilir ve uzun vadede çocuğun eğitimden uzaklaşmasını netice verebilir.

    ÇOCUĞUM 66-72 AYLIK

    30 Eylül 2012 tarihi itibariyle 66 ayını doldurmuş olan çocuklar otomatik olarak ilkokul birinci sınıfa kaydedilecektir. Ancak bu çocuklardan bazıları gelişim özellikleri (fiziksel, duygusal, zihinsel, psikomotor, sosyal) nedeni ile okula hazır olmayabilir. Eğer anne-baba olarak gözlemlerinize ya da anaokulu öğretmenlerinin ve psikologların gözlemlerine dayanarak çocuğunuzun okula hazır olmadığı kanaatine vardıysanız, çocuğunuzun okula başlamasını bir yıl geciktirebilirsiniz. Öncelikle yapmanız gereken çocuğunuzun gelişim özelliklerini ve okula uygunluğunu çeşitli testler ve gözlemler ile kontrol etmektir. Bu konuda çevrenizdeki anaokulları, ilçenizdeki RAM (Rehberlik Araştırma Merkezi), okullardaki okul psikolojik danışmanları ve psikologlar size yardımcı olacaktır. Burada uygulanan testler ya da gözlemler sonucunda gerçekten çocuğunuzun okula uygun olmadığı anlaşılırsa, o zaman bu test-gözlem sonucu ve dilekçe ile okul yönetimine başvurup çocuğunuzun okula başlamasını bir sonraki seneye alabilirsiniz. Test-gözlem sonuçları çocuğunuzun okula başlamasını uygun göstermediği halde, çocuğunuzu yine de okula göndermek isterseniz ona zarar vermiş olursunuz.

    Özetle, ilkokula başlama deneyimi her çocuk için aslında eğitim hayatına başlama dönemidir. Çocuk eğitim ve okumak hakkındaki ilk duygularını birinci sınıfta oluşturacaktır. Bu sınıfta atılacak olumlu ve pozitif ilk adımlar çocukların tüm eğitim hayatını olumlu etkiler. Bu dönemde atılacak yanlış adımlar ise çocuğun eğitimden soğumasına neden olabilir. Ailelere düşen görev, çocukları için doğru kararı uzmanlar eşliğinde, çocuğun gelişimini göz önüne alarak vermektir.

  • Hayvansal proteinler romatizmal hastalıkları ve ağrıları nasıl tetikler?

    Uzun zamandır romatizma tedavisinde birçok ilaç kullanılmakta ve her geçen gün yeni ilaçlar piyasaya çıkmaktadır. Bizler, yoldan çıkmış ve kendi vücuduna zarar vermeye başlamış bağışıklık sistemi hücrelerini nasıl durduracağımızın çarelerini aramaktayız. Bunun için iltihap kaskadında belirli noktaları bloke eden ilaçlar kullanıyoruz. İltihabı oluşturan moleküllerin üretimini kimyasal yollarla engellemeye veya bunu üreten hücrelerin elini kolunu bağlamaya çalışıyoruz. Özellikle son yıllarda yeni geliştirilen bazı ilaçlar hem maliyetleri hem de yan etkileri nedeniyle son derece dikkat edilmesi gereken ilaçlardır…

    Romatizmal hastalıkların büyük çoğunluğu otoimmun hastalıklardır. Yani bağışıklık sisteminin kendi hücrelerini artık tanıyamaz duruma geldiği ve kendi hücrelerine savaş açtığı haller olarak tanımlayabiliriz. Peki, bu neden oluyor? Genetik yatkınlığın katkısı büyük ama çevresel bazı etkenler nasıl bir değişim yaratıyor da hücreler birbirini tanıyamaz hale geliyor?

    Elbette ki bu ince mekanizmaları aşağı yukarı biliyoruz ve ilaçları da bu mekanizmalar üzerinden geliştiriyoruz. Kesinlikle verilen ilaçlar işe yarıyor. Ama bir yandan da yan etkilere neden oluyor… Üstelik ilaçları kullandığımız sürece etkili ve bırakınca olay bir süre sonra başlangıç noktasına dönüyor. Acaba daha uzun süre etkili ve olayın başlamasına engel olacak bir çözüm bulunabilir mi?

    Tedavi dendiğinde akla sadece ilaç mı gelmelidir? Ya da bitkisel ya da kimyasal bir maddeyi düzenli uygulamak mıdır?

    Tedavinin bir diğer şekli hastalıkları engellemeye çalışmaktır. Yani olayı başlatan nedenleri ortadan kaldırmaktır. Bazen dışarıdan ilaç vermenin yanında, bazı şeyleri de yasaklamaktır.

    Birtakım araştırmalar ve çalışmalar sonunda yanlış beslenmenin hücre hasarına yol açtığı, üzerindeki “kendini tanıtıcı reseptörlerin” ve “insülin reseptörleri” gibi diğer moleküllerin yapısını bozduğu, böylelikle o hücrenin immun sistem hücreleri tarafından ve hatta insülin tarafından tanınmaz hale geldiği bilinmektedir.

    Yanlış beslenme kapsamına giren tüm gıdalar bu yazının konusu değil ama romatizma özelinde özellikle hayvansal proteinler konusunu uyarmam gerekiyor. Hayvansal proteinler kapsamına hayvan etleri, süt-süt ürünleri ve yumurta giriyor.

    Hayvansal gıdaların hazmı zordur. Birincisi midede daha fazla asit salgılanmasına neden olurlar, asite bulanmış olan bulamaç mideden ince bağırsağa geçtiğinde ise pankreastan daha fazla sıvı salgılanması için onu yorar. Bu da vücuttaki asiti tamponlayan (nötralize eden) alkali rezervlerin çok harcanmasına neden olur.

    Parçalanan proteinler bağırsaktan emilmeye başlar. Bağırsaktan emilen her molekül bağırsak çeperindeki “immun sistem hücreleri” tarafından tek tek kontrol edilir. Aslında, günde 3-4 kez veya daha fazla yiyeceklerle alınan molekülleri kontrolden geçiren immun sistemimizi yorduğumuzu ve onu oyaladığımızı bilmenizi isterim… Ne kadar çok yerseniz o kadar çok yorarsınız…

    Hayvansal proteinler enzimlerle parçalanarak aminoasitlerine ayrılır. Proteinlerin son yıkım ürünleri yoğun asite neden olur. Ürik asit de bunlardan biridir. Bilindiği gibi ürik asitin fazlalığı ve bunların kristalleşerek eklem sıvısına çökmesi “gut artritine” neden olur.

    Diğer son ürün ise amonyaktır ve vücut için son derece toksik bir maddedir. Oluşan amonyak bir an önce üreye çevrilir ve böbrekler yoluyla vücuttan atılmaya çalışılır. İşte bu basamakların her birinde asit yük vücut tarafından bazı özel sistemlerle tamponlanmaya çalışılır. Ama her seferinde hücre cepten yemeye başlar. Özellikle de hücre zarı…

    Hücre zarı hasarlandığında üzerindeki reseptörlerde değişim yaşanır. Bu da otoimmuniteyi başlatmış olur. İmmun sistem hücreleri kendinden olanı tanıyamaz hale gelmeye başlar… Böylece romatizmal hastalıklara adım atılmış olur.

    İnsülin reseptörlerindeki değişim nedeniyle, insülinle doğru iletişim kuramamaya başlar. İşte size insülin direnci… Aslına bakarsanız insülin direnci sadece çok karbonhidratlı ve şekerli beslenenlerde olmuyor anlayacağınız…

    Proteinin fazlası da sanıldığının aksine kaslarda protein olarak depolanmıyor. Proteinin fazlası glikojen ve yağ olarak depolanıyor!

    Bunlara ek olarak özellikle kırmızı etin içinde “araşidonik asit” denilen bir molekül yoğun olarak bulunur. Bu molekül iltihap kaskadının başrol oyuncusudur. Yani bir hammaddedir. Ortamda bulunan omega-3 miktarına göre ya iltihap moleküllerine döner ya da anti-iltihap moleküllerine… Eğer beslenmenizde yeterince omega-3 yoksa iltihap moleküllerinin miktarı artar. Siz de ağrı çekersiniz. Balık da hayvansal protein olmasına rağmen içeriğinde yoğun omega-3 olduğu için iltihap moleküllerinin değil, anti-iltihap moleküllerinin miktarını artırır. Hayvan etlerinden sadece balık yemenizi öneririm. Hatta haftada 3-4 öğün… Omega-3’ü alabileceğiniz bir diğer besin maddesi tohumlardır (keten tohumu, ayçekirdeği gibi)…

    Hayvan etleri tüketilmesiyle yaşanan her şey süt-süt ürünleri ve yumurta için de geçerlidir.

    Serbest hayvansal proteinler ise sadece LOR ve BALIK’tır.

    Diğerlerinden canınız çok çekerse ne yapalım?

    Kırmızı-beyaz eti ayda bir öğün yiyebilirsiniz ama yanına onun 3 katı kadar taze yeşil salata ve omega-3 (hap olarak veya keten tohumu olarak) ile birlikte…

    Lor dışında peynir yemek isterseniz keçi sütünden üretilenleri tavsiye ederim ve 2 haftada bir kez… Yine yanına yeşillikle birlikte…

    Yumurtayı ise haftada 1 kez tüketebilirsiniz…

    Hayvansal proteinleri hayatımızdan çıkardığımızda proteinsiz mi kalırız? Hayır… Onun yerine bitkisel protein kaynakları olan bakliyatlar (kuru fasülye, mercimek, nohut, börülce…), yemişler (badem, fındık, fıstık, kaju…) ve tohumları (ay çekirdeği, kabak çekirdeği, keten tohumu) diyetinize eklemelisiniz…

    Bu tarz bir beslenmeye geçerek verilen ilaçlarla birlikte tedavi başarısını artırmış olursunuz. Zamanla durumunuz iyiye gittikçe ilaç dozlarında azalma bile yaşanabilir…

  • Madde Bağımlılığı ve Gençlik

    Madde Bağımlılığı ve Gençlik

    Alkol ve madde bağımlılığı, çok yönlü ele alınması gereken bir konudur. Tıbbi tedavi gerekliliklerinden psikolojik ve sosyal potansiyellerine, aile yapılanması ve kültür değerlerinden uluslararası uyuşturucu odaklarına ve bunlara karşı geliştiren politikalara kadar birçok parametreyi kapsamaktadır. Çok yönlü ele alınacak ve çok yönlü mücadele edilecek bir global sorun olan madde bağımlılığı, bireyleri aileleri toplumları olumsuz etkilemekte yeni nesilleri ve toplum hayatını tehdit etmektedir.

    Madde bağımlılığı bir beyin hastalığıdır ve bir şekilde bu bağımlılık sarmalına düşen kişiyi içindeki derin boşluklardan yakalayarak istila eder.

    Bir kez bu gizemli bahçeyi adımlayan genç bireyler, heyecanla örülmüş bu meraklarına bedel olarak geleceklerinden, düşlerinden, hislerinden, fiziksel ve ruhsal sağlıklarından feragat etmek zorunda kalırlar.

    Yapılan tarama araştırmaları madde bağımlığının en çok merak dürtüsüyle atılan adımlarla başladığını bildirmektedir.

    Uyuşturucu ve alkol bağımlıları, bu maddeleri kullanmaya genellikle genç yaşta başlarlar; ileride giderek kötüleşecek olan bağımlılık macerasının ilk adımları erken yaşlarda atılır. Bunun pek çok nedenleri vardır. Ergenlik döneminde psikososyal gelişim süreçlerinin niteliği ve buna bağlı olarak ortaya çıkma ihtimali taşıyan madde kullanımına zemin hazırlayan süreçler şöyle sıralanabilir.

    Gençlik, gelişimin değişimle en sert şekilde sınandığı dönemdir. Bu ruhsal ve fiziksel değişime uyum sağlama ve yeni bir kimlik oluşturma sürecinde gençler, kendilerine toplumda bir konum oluşturmak için çaba sarf ederler. Bir çeşit metamorfoz olarak değerlendirebileceğimiz bu değişim-dönüşüm süreci, insanoğlunun en kırılgan dönemidir. Bu kırılganlık toplum olarak en çok hassasiyet göstermemiz gereken toplum kesiminin gençler olduğunu bir kez daha vurgular.

    Gençler, doğumdan beri bağımlı oldukları ve yavaş yavaş ayrışmaya çalıştıkları anne-babalarından özerkleşmeye çalışırlar. Bunu da arkadaş gruplarına daha çok yakınlaşarak gerçekleştirirler. Kendilerine çocuklukta oluşturdukları ilke ve değerler sisteminden daha farklı ve kendilerine ait bir değerler sistemi oluşturmaya çalışırlar. Bunun yolu da arkadaş gruplarına dâhil olmaktan geçer.

    Ayrışma sürecine bu şekilde yön vermeye çalışan genç kişi, kendine ait değerler sistemini toplumun değerler sistemiyle uzlaştırmaya ve bu şekilde toplumda yer edinmeye ve kendini toplum içerisinde tanımlamaya yönelir. Ancak bu süreç kolay bir süreç değildir. Günümüz dünyasında da çoğu zaman sancılı bir şekilde gerçekleşir. Bu süreçte yaşanan zorluklar genç kişiyi bir yabancılaşma, toplumda kendine yer bulamama, kimliğini belirleyememe durumuna iter.

    Bir gruba dâhil olma ve onun tarafından kabul edilme ihtiyacı, ergenlikte çok elzemdir. Arkadaş gruplarının grubu tanımlayan sınırlarını çizen davranış ve düşünce kalıplarını belirleyen kuralları olur. Genç kişi de bu kuralların dışına çıkmayarak ve yılmaz bir savunucusu olarak kendini kabul ettirmek isteyecektir. Eğer grubun normları içerisinde alkol sigara ve maddeye dair yakınlık aşinalık varsa ve genç kişiye bu normlara uyması şart koşuluyorsa grubun diğer üyeleri tarafından alay edilip dışlanmamak ve grubun içerisinde kalabilmek için genç kişi bu şartı yerine getirebilir. Bir gruptan dışlanmanın acısı, madde kullanmanın tahmin edilen olumsuzluklarından daha korkutucu gelmektedir.

    Benzer şekilde ergenlikte çok daha fazla hacim kazanan kız-erkek ilişkileri de madde bağımlılığı konusunda belirleyici olabilmektedir. İlişki içerisinde bağlanma, kendini kabul ettirme, çekici görünme ya da tercih edilme gibi ihtiyaçlar da genç kişiyi madde kullanımına yönlendirebilmektedir.

    Bir diğer önemli pencere de gençlik dönemindeki zihinsel dönüşümdür. Somut düşünceden soyut düşünmeye geçen her genç zihin, hayatı yeniden kavramak ve anlamlandırmak için sorgulamaya başlar. Yetişkinler için günlük hayatın sıradan bir parçası haline gelmiş genel kabulleri, kendi süzgecinden geçirerek içselleştirmek ister. Çoğu zaman kendisini farklı bir birey olarak ortaya koyabilmek için yerleşik değerleri reddeder çünkü anne babasının bir uzantısı değil kendi başına bağımsız bir birey olduğunu kanıtlama ihtiyacı çok hayatidir.

    Ayrıca gençlik, hayatta birçok riski almak konusunda çok daha korkusuz olduğumuz bir dönemdir. Bana bir şey olmaz düşüncesi, davranışlarının sonuçlarının ve bedellerinin karşısına bir şekilde çıkmayacağına olan inanç, çevreyi etkileme ve kendini kanıtlama güdüsüyle birleşince risklere daha yakın ve kolay düşen bir yaşam stili benimsenir.

    Gelecek ve gelecekte olabilecek riskler çok uzak görülür. Genç, o anda oradaki sonuçlarla daha çok ilgilidir. Örneğin alkol ya da maddenin o anda vereceği doyum ya da çevrenin baskılarından kurtulma genç için önemliyken sigaraya bağlı yıllar sonra çıkabilecek sağlık sorunlarını pek de umursamaz.

    Bu ruhsal dönüşüm sürecinin dalgalı durakları, genç kişinin kimlik edinme sürecinde yapma ihtiyacı duyduğu yeni denemelerde ne dereceye kadar salınım göstereceğini belirler. Genç kişi, toplumda nasıl bir kimlik edineceğine bir kerede karar veremez. Toplum da ona bu süreyi ve yanılma şanslarını vermelidir. Bunun tersi bir durum, üzerinize en yakışan kıyafeti ilk denemede bulmanızı zorunlu koşmak gibidir. Oysa birçok denemeden sonra en iyi sonuca ulaşılacaktır. Gençler için kimlik edinme süreci de bu denemelerin gerçekleşeceği, zaman zaman yanılıp zaman zaman doğruya yaklaşılacağı bir süreçtir.

    Tabii doğru olanı, uygun olanı bulmak için yanlış ve kabul edilemez olana temas etme ihtiyacı da ortaya çıkabilmektedir. Özellikle toplumda bir kimlik edinip onu kabul ettirme süreçleri çatışmalı geçen birçok genç için olumlu bir kimlik edinilemediğinde olumsuz bir kimliğe bürünmek hiçbir şey olamamaktan daha yeğ bulunabilmektedir.

    Bu kimlik ediniminin deneme yanılma sürecinde gençlerin madde ile tanışmaları ve onu hayatlarına, hayatlarını ona yerleştirme ihtimalleri günümüz dünyasında giderek artan bir oranda karşımıza çıkmaktadır.