Yazar: C8H

  • Niyet etmeden önce doktorunuza danışın !

    Oruç sağlık problemi olmayan insanlarda metabolizma ve kan biyokimyasında bazı değişikliklere sebep olmakla birlikte hastalık oluşumuna sebep olmamaktadır. Özellikle kronik ve nörolojik hastalıkları olanların oruç tutmaya niyet etmeden evvel mutlaka doktorlarına danışmaları gerekmektedir.

    Her insanın kan biyokimyası; yaşı, cinsiyeti ve o dönemdeki çevre şartları ile uyumlu olarak açlık halinde değişiklik gösterir. En çok etkilenen parametreler kan şekeri, böbrek fonksiyonları ve kan mineral düzeyleridir. Bu değişimler orucun ilk yedi, on günlük döneminde yoğun olarak kendini hissettir. Hastada baş dönmesi, baş ağrısı, çarpıntı, susama hissi olarak kendini gösterir. Daha sonra bu değişimlere vücut uyum sağlar.

    Tip1 ve tip 2 şeker hastaları, hipoglisemi hastaları, gizli şeker hastalığı olan hastalar uzun süreli açlık durumundan oldukça olumsuz etkilenirler. Kan şekeri düşüklüğü, baygınlık gibi sağlık problemleri yaşama ihtimalleri yüksektir. Özellikle yaz dönemindeki uzun açlık dönemleri ve ilaç kullanımındaki düzensizlikler bu duruma sebep olabilirler. Ayrıca diyabet ilaçlarından bazı tipleri tüm gün içinde insülin salgılatmaya devam ederler ve sizin öğün atlamanız durumunda salınan bu insülin ani şeker düşmelerine yol açacaktır. İftarda kalorili yiyecekleri hızlı tüketmek de başlı başına tansiyonu ve şekeri yükseltici bir olaydır.

    Böbrekler sıvı ve mineral dengesizliğinden etkilendiğinden, böbrek hastalığı zemini olan hastalarda problem yaratabilir. Sağlıklı çalışan, fonksiyon kaybı olmayan böbrekler sıvı alımının azalmasına uyum sağlar ve 24 saat içinde alınan sıvı ile vücuttaki toksinleri rahatlıkla atabilir. Ancak fonksiyon kaybı olan böbrekler aynı miktar toksini atabilmek için daha fazla sıvıya ihtiyaç duyar. Bu durum gerçekleşmeyince hasta diyalize girecek duruma gelebilir. Böbrekten kum dökme, prostat hastalığı, küçük böbrek taşları sıklıkla oruçtan olumsuz etkilenmezler.

    Kalp yetmezliği, hipertansiyon, kroner kalp hastalığı benzeri hastalıklar sıklıkla bir arada olan ve hastaya göre şiddeti değişken olabilen hastalıklardır. Yoğun ilaç kullanmayan hafif düzeyde fonksiyon bozuklukları olan hastalar oruçtan olumsuz etkilenmeyebilir.

    Genel olarak yukarıda bahsi geçen kronik hastalıkları olan hastaların oruca başlamadan evvel, takibinde oldukları hekimler tarafından detaylı değerlendirilmesi, hastalığın mevcut oruç şartlarından nasıl etkileneceğinin ortaya koyulması gerekir. Oruç tutmasına izin verilen hastalarda kullanılan ilaç doz ve zamanlarının ayarlanması, aynı zamanda hastaların diyetlerinin planlanması gerekmektedir. Hastaların bir şey olmaz düşüncesi ile hekimleri ile iletişim kurmadan oruç tutması ciddi sağlık problemleri yaşamalarına neden olabilir. Unutulmamalıdır ki; her hastanın hastalığı kendine hastır ve farklı önerilerle tıbben uygunsa oruç tutabilirler.

    Mide bağırsak hastalıklarının açlıktan etkilenme durumları değişkendir. Reflü hastalığı, hafif gastrit vakaları, irritabl barsak sendromu hastaları orucu tolere edebilirken, mide -ince barsak ülserleri , iltahabi barsak hastalıkları sağlık problemi yaşayabilir. Kanser hastaları özellikle radyoterapi, kemoterapi gibi tedavi süreçlerinde oruç tutmamalıdır. Gebelik ve emzirme döneminde, ciddi nöropsikiatrik hastalarda oruç tutulması önerilmemektedir.

    BAŞ Ağrıları – MİGREN; Maalesef hemen her tip baş ağrısı uzun süren açlık ile tetiklenebilmektedir. Sık baş ağrısı çeken hastalarımız ramazan başlamadan 4-5 ay önce önleyici ilaç tedavilerini başlatıp ramazan ayını biraz daha rahat geçirebilirler. Eğer o kadar vakit yoksa; bu durumda özellikle migren hastaları bir nöroloji hekimine başvurarak, baş etrafına botoks uygulaması yaptırabilir. Bunun için de yine ortalama 3-4 hafta önce bu uygulamayı yaptırmak uygun olabilir.

    İnme (felç) hastalığı beyin damarlarının pıhtı ile tıkanması sonucu veya beyinde kanama olması sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Hasta felç olabilir, kısmi felç olabilir veya herhangi bir güçsüzlüğü olmasa dahi beynin hangi bölgesinde tıkanma veya kanama olduysa ve görevini yerine getiremeyebilir. (örneğin /sadece görme alanındaysa görme ile ilgili). Eğer böyle bir damarsal olay yaşamış hastalara uzun süreli açlığı önermemiz tıbben uygun olmayacaktır. Yaz aylarında terleme vb yollarla sıvı ve tuz dengesinde hızlı değişikler olabilir. Bu durum en sık tansiyon oynamaları ile kendini gösterir.

    Maalesef yüksek tansiyon ve diyabet hastalarının, özellikle bu hastalıkları zor kontrol altına alınıyorsa, oruç tutmaları durumunda inme ve kalp krizi gibi damarsal sorunları yaşamaları olasılıkları yükselmektedir. Bunu acillerimize başvuran bu tip hasta sayılarındaki artışlardan da anlamaktayız.

    Kronik hastalıkları olan hastalar kullandıkları ilaçları iftar ve sahur diye ayarlıyorlar. Bu durum bazı hastalar ve bazı ilaçlar için uygun olabilir, ancak bazıları için tehlike yaratabilir. Eğer günde iki kez kullanılması gereken bir tansiyon ilacınız varsa 12 saat arayla alınması gerekiyor demektir. Hasta ilacını iftarda ve sahurda aldığında bir aralık 6-7 saat, diğer aralık 17-18 saat olacaktır. Bu durumda gün içinde tansiyonunuz yükselecektir. İdrar söktürücü içeren tipte tansiyon ilacı kullananlar için gün içi sıvı kaybı daha da büyük önem taşır, yaşlı hastalarda sıvı ve tuz denge değişiklikleri bilinç kaybına ve ölümlere yol açabilir.

    Epilepsi hastalarının ilaçlarını aksatmamaları çok önemlidir. Hastaların ilaçları günlük tek doz ve hep aynı saatlerde almaları, ramazan boyunca kendilerini aşırı yormamaları ve sıvı alımına dikkat etmeleri durumunda, hastalığı hafif ise ve nöbetleri kontrol altında ise oruç tutmasında büyük sakınca yoktur. Hastanın günlük ilaç dozu iki bölünmüş parça halinde alması gerekiyorsa, ki çoğu epilepsi ilacı böyledir, ilaçların iftar ve sahur şeklinde alınması günlük ilaç düzenini aksatır ve hasta nöbet geçirebilir.

    MS ve ALS gibi hastalıklarda hastalığın ağırlığı ile ilgili olarak durum değişir. Açlığın MS’i tetiklediğine dair bir bulgu yoktur. Ancak açlıkla artan stres, sıvı kaybıyla birlikte sıcağa maruz kalma atağa veya atak benzeri şikayetlere sebep olabilir. Bu durumda hastanın hastalığı hafif ise çok dikkatli olarak oruç tutması mümkün olabilir. ALS için de açlığın hastalığı belirgin kötüleştirici etkisi yoktur. Hastanın besin dengesi ve sıvı alımına dikkat edilmelidir. Bu her iki hastalıkta ön planda hastanın oruç tutmaması tercih edilir. Hastanın arzusu tutma yönünde ise yukarıdaki ayrıntılara dikkat edilmelidir.

    Hepinizin sağlıklı ve güzel bir ramazan ayı geçirmenizi temenni ederiz.

  • Uyku Sorunları Önemli Sağlık Sorunlarına Yol Açabilir

    Uyku Sorunları Önemli Sağlık Sorunlarına Yol Açabilir

    İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri olan uyku, beyindeki dikkat ve öğrenme süreçlerinin gelişiminde çok önemlidir. Mental aktivitenin özel bir formudur. Aktif ve nöronal bir süreçtir. Beyinde uykunun başlatılması ve sürdürülmesi ile ilgili özel alanlar vardır. Hayatın her döneminde önemli olsa da özellikle beyin gelişimi ve büyümenin en hızlı olduğu dönem olan bebeklik ve çocukluk dönemlerinde daha da ciddi önem kazanmaktadır. Normal bir uykunun tarifini yapmak zordur. Çünkü uyku – uyanıklık döngüsü yaşa, cinsiyete, aydınlık – karanlık durumuna, egzersiz durumuna, stres ve hastalıklara göre değişkenlik göstermektedir. Güne başlarken fiziksel ve ruhsal açıdan hazır hissettiren, dinlendiren uyku normal bir uykudur.

    Yaşamın ilk yıllarında günün çoğu saati uykuda geçer. Yenidoğan bebekler günde ortalama 14 – 16 saat uyurlar. Hem gündüz hem de gece uyudukları için gece uykusu kavramı tam olarak yoktur. 1 yaş civarı gece uykusu kavramı netleşmeye başlar. Gündüz uyku ihtiyacı 3 yaş civarı azalarak son bulur. Sabah uykuları ise 1 – 2 yaştan sonra devam etmez. Yaş büyüdükçe vücudun uyku ihtiyacı azalır ve ergenlik döneminde erişkine yakın uyku saatleri (8 – 10 saat) yerleşmiş olur.

    Çoğumuz hayatımızın yaklaşık üçte birini uyuyarak geçirmekteyiz. Uyku süresi kişiden kişiye değişmekle birlikte bu süre 4- 11 saat arasında değiştiği bilinmektedir. Uyku süreleri genetik faktörlerin etkisi ile kişiden kişiye değişiklik gösterir. Doğuştan itibaren belirlenmiş olan bu süreyi belli limitler dışında değiştirmek mümkün olmamaktadır. Süreyi kısaltmak zorunda kaldığımızda “uyku yoksunluğu” sonucu görülen istenmeyen belirtilerle karşılaşmaktayız. İş hayatı, verimlilik ve trafik kazaları ile uyku ve uyku bozukluklarının ilişkilerinin ortaya konması uyku bozukluklarının ayrı bir disiplin olmasında önemli kaldırım taşlarını oluşturmuştur.

    Uykunuzu Test Edin!

    • Haftada 2-3 gece uykuya dalmakta güçlük çekiyorum.
    • Akşam saatlerinde veya yatağa girdiğimde bacaklarımda isimlendiremediğim bir huzursuzluk hissediyorum.
    • Yatakta sürekli bacaklarımı hareket ettirmek zorunda kalıyorum.
    • Yeterli süre uyumama rağmen gün içinde yorgun ve uykulu oluyorum.
    • Gece içinde nefes alamama hissi ile uyanıyorum.
    • Horlamamın yan odalardan duyulacak kadar şiddetli olduğu söyleniyor.
    • Uykuda nefesimin durduğu söyleniyor.
    • Gece içinde en az bir kez tuvalete gitmek zorunda kalıyorum.
    • Geceleri baş, boyun veya göğsümde terleme oluyor.
    • Sabah yorgun ve baş ağrısı ile uyanıyorum.
    • Toplantılarda, okurken veya TV seyrederken uyuyakalabiliyorum.
    • Uykululuk nedeniyle eskisi kadar uzun süre araba kullanamıyorum.
    • Çok sık rüya görüyorum.
    • Geceleri uykudan bağırarak ve korku ile uyandığım ve saldırgan hareketlerim olduğu söyleniyor.

    Yukarıdaki sorulardan üç veya daha fazlasına evet cevabı veriyorsanız, bir uyku hastalığınız olabilir. Uyku hastalıkları günlük aktivitenizi ve sosyal yaşantınızı bozmasının yanı sıra; çok daha ciddi sağlık sorunlarına sebep olabilir.

  • Neden hasta oluyoruz? Yoksa “bağışıklık fıçımız” mı doldu?

    Neden hasta oluyoruz? Yoksa “bağışıklık fıçımız” mı doldu?

    “Neden hasta oldum?”, “Neden şimdi?”, “Neden bu hastalık?” Doktorların cevabı sıklıkla tatminkar değildir: “Genetik faktörler”, “ Bünyen yapıyor”, “Şunu yediğin, bunu içmediğin, az hareket ettiğin, çok üzüldüğün için”. Söylenenlerden genelde tatmin olmayız, sorularımızın çoğu yanıtsız kalır.

    Aslında açıklama basit. “BAĞIŞIKLIK FIÇIMIZ” ağzına kadar dolmuş, taşmaya başlamış ve bu durum kendini hastalık olarak gösteriyor.

    “BAĞIŞIKLIK FIÇISI” elbette bir benzetme. Vücudumuz kendine zarar veren faktörleri temizlemek için bağışıklık sistemini kullanır. Bir çöp kovası gibidir bağışıklık sistemi. Tüm zararlı etkenler bu fıçıya atılır. Zaman zaman atılım organları ile biraz boşaltılıp yer açılır. Ancak fıçının kapasitesi sonsuz değildir, zamanla ağzına kadar dolar, taşmaya başlar, hele ki hoyrat kullanıyorsak. Fıçıya attıklarımız çok, fıçıyı boşaltma sıklığımız az ise kısa sürede kapasitesi aşılır. Sonuç “ HASTALIK”tır. Hangi hastalığın ortaya çıkacağını, nasıl hastalık bulguları göstereceğimizi belirleyen de genlerimizdir.

    Genetik yapımız bizi bazı hastalıklara eğilimli kılabilir. Ancak genetik faktörler bizim değiştirilemez kaderimiz değildir. Genler sessizdir; bir yapı planı gibi dosyalarda, raflarda saklanır; ta ki onu harekete geçirecek sinyali alana kadar. Hastalık ilişkili bir gene sahip olmamız, bir gün mutlaka hasta olacağımız anlamına gelmez. Hastalık genlerini harekete geçirecek olumsuz faktörler azaltılır ve “bağışıklık fıçısının” limitini aşması önlenirse hastalıkların ortaya çıkması önlenebilir. Hasta olduktan sonra da çözümsüz değiliz. “Bağışıklık fıçısı”nı daha çok taşıracak etkenleri azaltmak ya da fıçıyı boşaltacak yolları harekete geçirmek şansımız her aşamada var.

    Bağışıklık Fıçımızı Neler Doldurur? Biz Ne Yapabiliriz?

    1. ELEKTROMANYETİK MARUZİYET: Çağın en büyük ve en tehlikeli kirliliği. En kötüsü pek çok araştırmacı tarafından dikkate alınmadığı için yeterince araştırılmıyor, dahası saptanan veriler hasır altı ediliyor, tıpkı 60-70 yıl önce sigarada olduğu gibi. Elektromanyetik maruziyet denince akla ilk gelenler cep telefonu ve kablosuz internet bağlantıları. Ancak zararlı etkenler bunlarla sınırlı değil. Kablosuz telefonlar, bebek telsizleri, televizyon ve hatta saç kurutma makinesi başta olmak üzere her türlü elektrikli ev aleti.

    Hayatımıza bu kadar nüfuz eden bu etkenden nasıl kaçınmalı? Bu tür cihazlar bize ne kadar yakınsa o kadar zararlı. Bahsi geçen cihazlara özellikle uyku sırasında yakın olmamak, kullanmadığımız zamanlarda kablosuz internet bağlantısını kapatmak şart. Başucunuzda cep telefonu, elektrikli saat vb ile uyumayın !! Bazı yarı değerli taşların da bu zararlı etkiler azalttığı biliniyor. En güzel çözüm, mümkün olduğunca doğayla buluşmak, şehirde hapsolduğumuz bu elektromanyetik kafesten kurtulmak.

    2. ALERJİLER: Alerjiler bağışıklık sisteminizi sürekli meşgul eden, bağışıklık fıçımızı hızla dolduran etkenlerin başında geliyor. Özellikle besin alerjileri. Pek çok alerjen giriş kapısından farklı bir yerde etki gösterdiği için gözümüzden kaçabiliyor. Örneğin besin alerjileri kendini solunum yolunda gösterebiliyor. Alerjilerimizi büyük bir tren gibi düşünürsek, bu treni çeken 3 önemli lokomotif alerjen Buğday, Yumurta ve İnek Sütü. Bu lokomotif alerjilerin çözümü sağlanırsa, bağışıklık sistemimiz diğer alerjilerle çok daha kolay başa çıkıyor, fıçımızı fazla doldurmuyor. Özellikle genetiğiyle çokça oynanmış “BUĞDAY” bağışıklığımızı ciddi biçimde zorluyor. Alerjilerin tek çözümü alerji yapan etkenden kaçınmak değil, bu konuda “Biorezonans” gibi farklı çözüm yolları da mümkün.

    3. TOKSİK MADDELER VE AĞIR METALLER: Gıda koruyucularından, aşılardaki ağır metallere, şehirde soluduğumuz havadaki zararlı gazlardan, kullandığınız kozmetiklerdeki toksik maddelere, sebze meyvelerdeki böcek ilaçlarına her gün binlercesiyle karşılaşıyoruz. Tamamen kaçınmak mümkün değil, ancak en aza indirmek olası.
    En önemli önerim “PAKETLİ GIDA TÜKETMEYİN”. Mümkün olduğunca organik pazarlardan, yerel üreticiden alınan sebze, meyve, yumurta, et, tavuk tüketin. Gıda maddelerinizi, suyunuzu camda muhafaza edin; plastikten kaçının. Taze sebze, meyve, hatta badem, ceviz, kuru üzüm gibi kurutulmuş gıdaları tüketmeden önce kısa süre az miktarda elma sirkesi katılmış suda bekletin.
    Kozmetikler ve deodorantlardaki alüminyuma da dikkat!

    4. MİKROPLAR: Pek çok mikrop, kronik hastalıkların başlangıç tetiğini çekebilir. Bazı romatizmal hastalıklar ve kanserlerde de süreci başlatan mikroplar. Yeni yeni fark edilen bir başka durum ise pek “Fibromiyalji”, “Multipl Skleroz (MS)”, hatta şeker hastalığı gibi pek çok kronik hastalığın aslında mikrobik bir etkenden kaynaklanıyor olabileceği. “CANDİDA” adlı mantar enfeksiyonuna ayrı parantez açmak gerekli. Bu mantar vücudun hemen her yerinde yerleşip beklenmedik bulgularla kendini gösterebilen bir fırsatçı mikrop.

    5. BAĞIRSAK MİKROPLARI: Bağırsaklarımızın, bağışıklık sistemimizin önemli bir parçası olduğunu biliyor muydunuz? Vücudumuzda bize ait hücrelerden çok daha fazla sayıda mikrop mevcut ve bunların çoğu bağırsaklarımızda. Bağırsak mikroplarının çoğu bize faydalı ve belli bir düzende varlıklarını sürdürüyorlar. Ancak bu düzen bozulup, zararlı mikroplar arttığında bağırsak duvarlarının yapısını bozulup bağırsaktan emilmemesi gereken besin artıkları ve maddeler kana karışıyor, bağışıklık sisteminin düzenini bozup hastalıklara neden olan süreçler başlıyor,

    Düzeni bozan en önemli faktör beslenme şekli. Şekerli ve işlenmiş gıdalar; paketlenmiş, yapay koruyucular içeren ürünler zararlı mikropların artmasına zemin oluşturuyor. Gereksiz kullanılan antibiyotikler ise bağırsaktaki yararlı mikropları ortadan kaldırıp, fırsatçı zararlı mikropların çoğalmasını kolaylaştırıyor. Pek çok besin maddesi ve hatta bazı diş macunlarında bile antibiyotik mevcut.
    Yapılması gereken başta meşrubatlar olmak üzere rafine şeker içeren gıdalar ve tüm paketli gıdalardan kaçınmak. Besinlerimizi olabildiğince pazarlardan ve yerel üreticilerden almak, organik ürünleri seçmeye çalışmak lazım. Yararlı bakterileri yerine koymanın bir diğer yolu “probiyotik” denen besin destekleri. Probiyotik etkisi gösteren doğal ürün ise evde üretilmiş kefir.

    6. DİŞ SORUNLARI ve AMALGAM DOLGULAR: Diş ve dişeti sağlığımızın için ne kadar önemli olduğunu çoğu doktor bile farkında değil. Dişeti iltihabının, romatizmal hastalıklar ve bazı kanserleri artırdığı, kötüleştirildiği bilimsel bir gerçek. Amalgam dolgular ise bir başka kocaman sorun. Bu tür dolguların içeriğinde pek çok metalin yanı sıra zararları bilinen civa mevcut. Bu tür dolguların bir diğer sakıncası içerdikleri metaller nedeniyle adeta bir anten görevi görmeleri ve çevredeki zararlı elektromanyetik dalgaların vücutta yoğunlaşmasına neden olmaları.
    Dişlerimizin düzenli kontrolü şart. Amalgam dolgu kesinlikle kullanılmamalı. Mevcut amalgam dolguların da bu konuda deneyimli, ön hazırlık konusunda bilgisi olan diş hekimlerince çıkarılması gerekli.

    7. STRES: Günümüzde bağışıklık fıçımızı en hızlı dolduran etken. Hayatın içinde olup da stresten uzak kalmak hiçbirimiz için olası değil. Stres yapan faktörleri olabildiğince azalttıktan sonra “Stresle başa çıkma” yollarını geliştirmek gerekli. Herkesin kendine ait yöntemleri olabilir. Bir hekim olarak benim fikrim “ANTİDEPRESAN İLAÇLAR ÇÖZÜM DEĞİL”. Bazı hallerde kısa süreli kullanımlar gerekli olabilse de uzun süreli kullanımları doğru bulmadığımı belirtmeliyim. Meditasyon, yoga, benim de zaman zaman hastalarıma uyguladığım psikokinesyoloji, matriks tedavisi, EFT tedavisi daha kalıcı, etkili ve zarar vermeyen yollar.

    Bağışıklık Fıçısı Nasıl Boşaltılır?

    İlk bilinmesi gereken “VÜCUT KENDİNİ KORUMAYI BİLİR”, yeter ki biz izin verelim. Vücudumuza zararlı etkenlerin atılması için pek çok sistem çalışıyor sürekli: Böbrekler, karaciğer, akciğerler, deri gibi. Yapmamız gereken bu sistemlerin çalışmasına olanak vermek. Öncelikle sistemin çalışmasına engel olmayalım. Nasıl mı? Sigara, fazla alkol, şeker, çok zaman buğday ürünleri tüketmek sistemi bozan etkenler. Tüm atılım sistemlerinin doğru çalışması için “SU İÇMEK” çok önemli bir faktör. Düzenli ve uygun egzersiz, sağlıklı bir ortamda yeterince alınan uyku da bu sistemleri harekete geçiriyor. Fıçıyı boşaltmanın bir başka yolu da etkili ve zararsız bir yöntem olan “biorezonans”, detayları bir başka yazının konusu.

    Sağlıklı günler dilerim.

  • Çocukta Tırnak Yeme ve Parmak Emme

    Çocukta Tırnak Yeme ve Parmak Emme

    Doğum ile birlikte bebekler, yaşama uyum sağlamak ve yaşamlarını devam ettirmek için birtakım refleksler getirir. İlk bir yıl içinde bebekler dünyayı ağız yolu ile algılar ve bu dönemde bebekler ne bulurlarsa ağızlarına götürme eğilimindedir. Aynı zamanda emmek beslenme dışında haz vermektedir. Daha sonraki dönemlerde emme refleksi biberon ve emzikten sonra battaniyesine, oyuncağına ya da parmağına yönelebilir. Çoğunlukla bebekler başparmağını emerler. (diğer parmaklarını da emebilirler.) Yeni doğan bebeklerin hemen hemen hepsinde görülen, daha ana rahminde başlayan, zararsız, olağan bir davranıştır. Doğum öncesinde anne karnında başlayan emme, 3–4 yaşına kadar devam eder ve normal karşılanır, ancak 5–6 yaş döneminden sona ermesi beklenir. Bu dönemden sonra tırnak yeme alışkanlığı ortaya çıkabilir. 3–4 yaşından önce tırnak yeme alışkanlığı görülmemesine rağmen, nadiren 15 aylık gibi erken bir dönemde bu davranışa rastlanabilir. Ayrıca tırnak yeme davranışı ergenlik çağında da gelişebilir. Her iki alışkanlığın da sona erdirilebilmesi için çok geç olmadan tedavi edilmelidir. Bu yaş döneminden sonra devam eden parmak emme ve tırnak yeme davranışı psikolojik bir sorundan kaynaklanabilir ve bir uzman yardımı alınmasında fayda vardır.

    Zararları:

    – Üst ve alt diş yapısında bozukluklar
    – Parmağında zamanla incelmeler, aşınmalar
    – Parmağın renginde koyulaşmalar
    – Bilekleri de emmeler
    – Tırnak yapısında bozukluklar

    Parma emme nedenleri:

    9. aydan itibaren,1 yaşındaki çocukların çoğu, uyku ile parmak emme arasında bir bağ kurarlar. Uykuya geçerken parmak ya da herhangi bir nesneyi emme eğilimindedirler. Bu alışkanlık aylarca sürebilir ve 3 yaş döneminde vazgeçirmeye yönelik çabalarda direnç görülür. Uykuya daldığında elini ağzından çekmek yeterlidir. Bebekler diş çıkarma zamanında parmak emebilir. Çocuklar zorluklarla karşılaştıklarında, utandıkları ya da sıkıldıkları için parmak emebilir. Uykuya geçişlerde, yalnız kaldıklarında ve çok yoğun duygular yaşadıklarında sıkça görülür. Bazı çocuklar da kendilerini ifade edemedikleri durumlarda ve kendilerini güvensiz hissettiklerinde tırnak yeme davranışı gösterirler. Anne-baba arasında yaşanan çatışmalar, gerginlikler çocukta parmak emmeye ve tırnak yemeye yol açabilir. Yeni bir kardeşin aileye katılması ile ilgiyi tekrar kendi üzerine çekmek için, çocuklar parmak emme gibi regresif (gerileyici) eğilimler gösterirler.
    Parmak emme ve tırnak yeme davranışını bir başkasından da model alabilirler. Tırnak yeme ergenlik döneminde görülüyorsa, kendi başlarına baş edemediği sorunları nedeniyle bu tür bir alışkanlık geliştirirler.

    Parmak emme çözüm yolları:

    – Öncelikle parmak emmeye nelerin neden olabileceği araştırılmalı ve sorunları ortadan kaldırmaya yönelik adımlar atılmalıdır. Parmakta incelmeler, tırnak yapısında oluşan problemler, diş bozuklukları gibi fiziksel rahatsızlıklar, parmak emmeye ve tırnak yemeye neden olan psikolojik sorunlar için ilgili uzmanlara başvurulmalıdır.
    – 3–4 yaş öncesi dönemde parmak emmenin gelişiminin bir parçası olduğu unutulmamalı ve telaşlanılmamalıdır. Parmak emme de alt ıslatma gibi yaşla birlikte azalma göstermektedir.
    – 4 yaşından sonra, parmak emmenin ve tırnak yemenin diş sağlığına, parmağına ve tırnak yapısına nasıl zarar verdiğini, çocuğa usandırmadan ve anlayabileceği basit bir dilde anlatılmalıdır.
    – Çocuk bu davranışlarından dolayı utanç yaşamamalı, kendini suçlu hissedip yargılamamalıdır. Kendisini bu davranışı yüzünden başarısız olarak algılarsa özgüvenini kaybedebilir. Aynı zamanda olumsuz tavırlar çocuğun bu davranışlarını da pekiştirebilir. Özellikle okul öncesi ve okul çağında arkadaşlarının tavırlarının önemli derecede etkili olduğu unutulmamalıdır.
    – Anne-baba’nın, çocuğun parmağını emmemesi, elini ağzından çekmesi yönündeki devam eden ve sürekliliği olan ikazları tam da çocuğun dikkatleri üzerine toplama isteğine cevap vermektedir. Bu tür ilişkilere son verilmelidir.
    – Çocuk yeni doğan kardeşi sebebiyle bu davranışı geliştirmişse, yerinin hiçbir zaman doldurulamayacağını ve hala sevildiğini hisseder ve anlarsa gerginliği azalacaktır. Gerginliği azaldıkça da zamanla bu alışkanlığından vazgeçecek, kardeşinin de bakıma, sevgiye muhtaç olduğu ve hep birlikte ona bakılması gerektiği yönünde ikna olacaktır.
    – Bu alışkanlıkları azaltmak için çocuk oyuna, özellikle parmak oyunlarına yönlendirilebilir.
    – Çocuklar yalnız kaldıklarında bu davranışları daha sık sergilerler. Evde basit görevler verilerek yardımcı olmasına izin verilebilir.
    – Tırnak yemek için kullanılan acı ojeler, parmak emme içinde caydırıcı olabilir.
    – Bu dönem anne-baba yardımı ile daha kolay atlatılacaktır. Uykuya geçerken elini tutmak ya da masal anlatmak, gün içinde ya da yatarken elini oyalayacak, sevdiği bir oyuncağını yanında bulundurmasını sağlamak işe yarayabilir.
    – Bu davranışlar diş problemlerinden kaynaklanıyorsa, diş kaşıyıcıları ya da çocuğun eline meyve- sebze türü gıdalar verilerek, dikkatini parmağından ve tırnağından uzaklaştırmak mümkündür.
    – Sağlıklı iletişim, yeterli derecede sevgi ve ilgi göstermek çocuğun kendini güvende hissetmesine yardımcı olacaktır.

    Bütün bu önerilere rağmen bazı gergin çocuklarda bu davranışın devam ettiği gözlenmektedir. Bu davranışlara genellikle uyku ve yeme bozuklukları da eşlik eder. Böyle bir durumda en yakın zamanda bir çocuk psikoloğuna başvurulmalıdır.

  • Karaciğer yağlanması nedir?

    Karaciğer yağlanması, günümüzün en önemli sindirim sistemi sorunlarından biridir. Çocukluk çağından, erişkin yaşlara kadar görülebilen bu sorunun gelecek yıllarda önemini artırarak sürdürmesi beklenmektedir.

    Karaciğer yağlanması nedir ?
    Karaciğer hücreleri içinde yağ damlacıklarının birikmesi ile oluşur. Zamanla bu yağ damlacığı karaciğer hücresinin tahribatına yol açar. Bu duruma, yağlanmaya bağlı hepatit yani “steatohepatit” adı verilir. Steatohepatitin senelerce sürmesi, siroz ile sonuçlanabilir.

    Karaciğerde yağ birikmesi neden oluşur?
    Bunun başlıca nedeni, vücuda giren enerji miktarının harcanan enerji miktarından fazla olmasıdır. Bu kalori fazlası, vücutta pek çok bölgede olduğu gibi karaciğerde de depolanır. Yani aşırı beslenme, hareketsizlik, özellikle nişasta ve şekerli gıdaların fazla tüketilmesi, bu durumun oluşmasındaki temel etkendir. Kuşkusuz bu süreçte kişinin genetik altyapısı da belirleyici rol oynar. Buradaki temel mekanizma, “insülin direnci” diye adlandırılan metabolik bozukluktur.

    Karaciğer yağlanmasının belirtileri nelerdir?
    Diğer karaciğer hastalıklarından olduğu gibi fazla belirti olmaz. Halsizlik, genel yorgunluk hali, karın sağ üst bölgesinde dolgunluk tarzında ağrı, en sık rastlanan belirtilerdir.

    Karaciğer yağlanması tanısı nasıl konulur?
    Başlıca tanı aracı, ultrasonografidir. Bu yöntemle karaciğerin büyüdüğü ve içinde yağ biriktiği görülür. Bu yağlanma derecelendirilir. Ayrıca kanda bakılan karaciğer fonksiyon testlerinde de yükselme araştırılır. Kan yağları ve insülin direnci tayini yapılır.

    Karaciğer yağlanması nasıl tedavi edilir?
    Tedavide başlıca önlem, yaşam tarzının değiştirilmesidir. Öncelikle tatlı, şekerli ve nişastalı gıdaların tüketiminin kısılması ve günde en az 30 dakika olacak şekilde tempolu yürüyüş veya hafif koşu tarzı egzersiz programının başlatılması gerekir. Buna ek olarak, E vitamini ve gerekirse insülin direnci üzerine etkili ilaçlar verilebilir.

    Karaciğer yağlanması hangi sonuçlara yol açar ?
    Karaciğer yağlanması, basit yağlanma durumundan “steatohepatit” sürecine geçmişse, gelecek için risk oluşturur. Çünkü, bu süreç uzun yıllar içinde siroz ile sonuçlanabilir. Siroz geliştikten sonra yağlanma düzeltilse de hastalık kalıcı olabilir, karaciğer kanseri ile sonuçlanabilir. Siroz aşamasında bu nedenle karaciğer nakli düşünülebilir.

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    İnsanlar genellikle üzgün veya düşük modda hissettikleri anlar veya zaman dilimlerinden bahsederken “depresif” kelimesini kullanırlar. Stresli veya zor bir dönemden geçerken kendinizi bu şekilde hissetmeniz normaldir. Ancak, ruh halinizin birkaç gün değil de haftalar boyunca düşük olduğunu düşünüyorsanız veya neden bu kadar kötü hissettiğinizden emin değilseniz, daha ciddi bir şey olabilir.

    Sıklıkla ‘majör depresif bozukluk’ tanısı konan ‘Depresyon’, iki haftadan uzun süren hüzün duyguları ya da düşük duygudurum duygularını ifade eder ve günlük yaşamınıza girmeye başlar. Depresyonun yalnızca bir klinik psikolog veya psikiyatrist tarafından doğru şekilde teşhis edilebilecek bir durum olduğunu unutmayın.

    Depresyona ne sebep olur?

    Tek bir depresyon nedeni yoktur ve muhtemelen yaşanan olaylar (travma veya size yakın birini kaybetme gibi) ve biyolojik faktörlerin (genetik, hormonlar veya belirli kimyasalların dengesizliği gibi) bir araya gelmesiyle gelişir. Depresyondan etkilenen insanlar genellikle olumsuz düşünme kalıpları yaşarlar ve normal aktivitelerini yapmayı bırakarak semptomlarını daha da kötüleştirebilirler. Başka bir deyişle, depresyon bir ‘kısır döngü’ haline gelir: ruh haliniz çok aşağıda, hiçbir şey yapmaktan hoşlanmıyorsunuz, bu yüzden zevk aldığınız şeyleri yapmayı ya da yapmanız gerekenleri (okul çalışması ya da günlük işler gibi) yapmamak sizi daha da kötü hissettirir.

    Depresyonun bazı belirtileri nelerdir?

    Depresyondan muzdarip herkes depresyonu farklı şekilde yaşayacaktır, ancak bazı ortak belirtiler ve semptomlar vardır. Depresyon hafif ila şiddetli arasında değişebilir. Depresyonunuz varsa, deneyimleyebileceğiniz bazı belirtiler şunlardır:

    • Depresif duygu durumu
    • Genellikle ilgi duyulan aktivitelerde ilgi ve istek azalması.
    • İştah artması veya azalması
    • Uykusuzluk ve aşırı uyuma isteği.
    • Hiçbir şeyden zevk almıyormuş gibi hissetmek
    • Enerjinin düşmesi ve sürekli yorgun hissetmek
    • Suçluluk yada değersizlik duyguları hissetmek
    • Konsantrasyon güçlülüğü
    • Umutsuzluk, karamsarlık ve intihar eğilimi
    • İş ve sosyal hayatında işlev kaybı

    Yukarıdaki belirtiler en az iki hafta boyunca gözlemlenirse bir ruh sağlığı uzmanından yardım alınmalıdır.

    Depresyon sadece birinin ruh halini etkilemekle kalmaz uzun süreli etkilerinde aynı zamanda biyolojik olarak da etkiler.

    Çoğu insan bu duygu ve davranışlardan bazılarını farklı zamanlarda ve şekillerde deneyimler. Depresyonla arasındaki fark, semptomların daha şiddetli olması, daha sık ortaya çıkması ve zamanla kaybolmamasıdır.

    Tipleri

    Kalıcı depresif bozukluk (distimi olarak da bilinir) en az iki yıl süren depresif bir ruh halidir. Kalıcı depresif bozukluk tanısı konan bir kişi, daha az şiddetli semptomların olduğu dönemlerle birlikte majör depresyon ataklarına sahip olabilir, ancak semptomlar, kalıcı depresif bozukluk olarak kabul edilmesi için iki yıl sürmelidir.
    Doğum sonrası depresyon, birçok bebeğin doğumdan sonra yaşadığı “bebek mavileri” (doğumdan sonra iki hafta içinde ortaya çıkan nispeten hafif depresif ve anksiyete belirtileri) çok daha ciddidir.

    Postpartum depresyon geçiren kadınlar, hamilelik sırasında veya doğumdan sonra (postpartum depresyon) tam gelişmiş majör depresyon geçirir. Doğum sonrası depresyona eşlik eden aşırı üzüntü, endişe ve tükenme duyguları, bu yeni annelerin kendileri ve / veya bebekleri için günlük bakım faaliyetlerini tamamlamalarını zorlaştırabilir.

    Psikotik depresyon, bir kişinin şiddetli depresyonu artı yanlış bir şekilde yanlış inançları (sanrılar) rahatsız etmek veya başkalarının duyamayacağı veya göremediği şeyleri (halüsinasyonlar) duymak veya duymak gibi bazı psikoz biçimlerine sahip olduğunda ortaya çıkar. Psikotik belirtiler tipik olarak suçluluk, yoksulluk veya hastalık sanrıları gibi depresif bir “tema” ya sahiptir.

    Mevsimsel duygulanım bozukluğu, daha az doğal güneş ışığının olduğu kış aylarında, depresyonun başlangıcı ile karakterizedir. Bu depresyon genellikle ilkbahar ve yaz aylarında yükselir. Genellikle sosyal geri çekilme, artmış uyku ve kilo alma eşlik eden kış depresyonu, mevsimsel duygudurum bozukluğunda her yıl beklenen şekilde geri döner.

    Bipolar bozukluk, depresyondan farklıdır, ancak bu listede yer almaktadır çünkü bipolar bozukluğu olan bir kişi, majör depresyon kriterlerini karşılayan (“bipolar depresyon” olarak adlandırılan) son derece düşük ruh halleri yaşar. Fakat bipolar bozukluğu olan bir kişi, aşırı yüksek – euphoric veya irritabl – “mani” denilen ruh halleri veya “hipomani” denilen daha az şiddetli bir formda da yaşar.
    DSM-5’in tanısal sınıflandırmasına yeni eklenen diğer tip depresif bozuklukların örnekleri arasında yıkıcı duygudurum bozukluğu bozukluğu (çocuklarda ve ergenlerde tanı konan) ve premenstrüel disforik bozukluk (PMDD) bulunmaktadır.

    Belirti ve bulgular

    Aşağıdaki belirtilerden ve semptomlardan birçoğunu günün çoğunda, neredeyse her gün, en az iki hafta boyunca yaşıyorsanız, depresyondan muzdarip olabilirsiniz:

    Kalıcı üzgün, endişeli veya “boş” ruh hali
    Umutsuzluk duyguları veya karamsarlık
    sinirlilik
    Suçluluk, değersizlik veya çaresizlik duyguları
    Hobiler ve aktivitelerdeki ilgi veya zevk kaybı
    Azalmış enerji veya yorgunluk
    Hareket etmek veya daha yavaş konuşmak
    Huzursuz hissetmek ya da hala otururken sorun yaşamak
    Yoğunlaşmak, hatırlamak veya karar vermek zorluğu
    Zorluk uyku, sabah erken uyanış veya aşırı uyku hali
    İştah ve / veya kilo değişiklikleri
    Ölüm veya intihar düşünceleri veya intihar girişimleri
    Net bir fiziksel sebep olmaksızın ağrılar, ağrılar, kramplar veya sindirim problemleri ve / veya tedavi ile bile rahatlama

    Depresyonda olan herkes her semptomu deneyimlemez. Bazıları çok fazla deneyim yaşayabilirken bazı insanlar sadece birkaç semptomla karşılaşır. Majör depresyonun teşhisi için düşük duygudurumun yanı sıra çeşitli persistan semptomlar gereklidir, ancak sadece az sayıda ama üzücü – semptomları olan kişiler “subsendromal” depresyonlarının tedavisinden yararlanabilirler. Semptomların şiddeti ve sıklığı ve ne kadar sürdüğü, kişiye ve hastalığına bağlı olarak değişecektir. Semptomlar ayrıca hastalığın evresine bağlı olarak değişebilir.

    Risk faktörleri

    ABD’de en sık görülen ruhsal bozukluklardan biri depresyondur. Güncel araştırmalar depresyonun genetik, biyolojik, çevresel ve psikolojik faktörlerin birleşiminden kaynaklandığını düşündürmektedir.

    Depresyon her yaşta olabilir, ancak genellikle yetişkinlikte başlar. Depresyon, çocuklarda ve ergenlerde meydana geldiği kabul edilmektedir, ancak bazen düşük ruh halinden daha belirgin sinirlilik ile kendini gösterir. Yetişkinlerde birçok kronik duygudurum ve anksiyete bozukluğu, çocuklarda yüksek kaygı seviyeleri olarak başlar.

    Özellikle orta yaş ve yaşlı erişkinlerde depresyon, diyabet, kanser, kalp hastalığı ve Parkinson hastalığı gibi diğer ciddi tıbbi hastalıklar ile birlikte olabilir. Depresyon olduğunda bu koşullar genellikle daha kötüdür. Bazen bu fiziksel hastalıklar için alınan ilaçlar depresyona katkıda bulunan yan etkilere neden olabilir. Bu karmaşık hastalıkları tedavi etmede deneyimli bir doktor, en iyi tedavi stratejisine yardımcı olabilir.

    Risk faktörleri şunları içerir:

    Kişisel ya da aile depresyon öyküsü
    Büyük yaşam değişiklikleri, travma veya stres
    Bazı fiziksel hastalıklar ve ilaçlar

    Depresyon yaşadığınızı düşünüyorsanız ne yapmalısınız?

    Depresyon belirtileri yaşadığınızı düşünüyorsanız, bir ruh sağlığı uzmanını ziyaret edin. Depresyon ile ilgili farklı tedaviler mevcuttur. Psikiyatristiniz ve psikoloğunuz kişisel durumunuza ve deneyimlerinize uygun bir tedavi planı oluşturmak için sizinle birlikte çalışabilir. Aşağıdaki gibi teknikler içerebilir:

    Bilişsel davranışçı terapi gibi psikolojik tedaviler

    Kişiler arası psikoterapi

    Problem çözücü psikoterapi

    Destekleyici psikoterapi

    İlaç (genellikle anti-depresanlar)

    Yaşam tarzı değişiklikleri: düzenli egzersiz, iyi beslenme ve uyku rutinlerini uygulama.

    Panik Atak Tedavisi

    Anksiyete

  • Detoksla yaza sağlıklı girin

    Mevsim değişiyor, gün ışığından yararlanma saatleri ile birlikte hava sıcaklıkları artıyor. Yeni mevsime hazırlanmak için en iyi yöntem ise doğayı taklit etmek olarak tanımlanıyor. Sabahın ilk ışıkları ile uyanmak, mevsime göre giyinmek, açık havanın keyfini çıkarmak ve mevsimin sunduğu taze sebze ve meyveleri tüketmek kışın rehavetini üzerimizden atıp yenilenmemizi sağlıyor.

    Doğru egzersiz programları ile vücut yorgunluğunu üzerinizden atın

    Yazın gelmesi ile birlikte gün ışığına maruz kalış süresindeki artış hormonal değişikliklere neden olmaktadır. Eğer kişi bu gece gündüz arasındaki gün ışığının değişimlerine uyku saatlerini adapte edemezse kortizol ve üreme hormonlarının gün içindeki salınım grafiği de gün ışığı sürelerine uyum gösteremez. Bu hormonlar anabolizan; yani bizi güçlü olmaya beslenmeye, üreme fonksiyonlarında artışa teşvik eden hormonlardır. Bu hormonların mevsimin değişmesi ile birlikte sabah saatlerindeki doğal artışları gecikir ya da beklenen dönemlerde salınım şiddetini kaybeder. Böylece sabahtan başlayan ve gün boyu devam eden bir yorgunluk hali oluşur. Egzersiz için güçlerinin olmadığı görülür ve zamanla bu kısır döngüye kendilerini bırakırlar. Beslenme davranışları değişir, kilo kontrolü zorlaşır. Bu kısır döngüye düşmemek ve inatla vücudumuzun kabul edebileceği şiddette egzersize yönelmek gereklidir.

    Uykunuzu alın ve kapalı ortamlardan uzak durun

    Mevsim değişimlerinde yeterince ve kaliteli uyku önemlidir. Uyuma ortamında yeterli karanlık olmasına da özen göstermek gerekir. Mevsim değişimleri sırasında hormon değişimlerine ek olarak ortaya çıkabilecek immün sistemimizdeki değişimlerde enfeksiyon hastalıklarına yakalanma konusunda hassas bir pencere dönemi oluşturabilir. Bunun için çevredeki enfekte kişilerden ve kapalı ortamlardan uzak durmak uygun olacaktır.

    Metabolizmayı dışarıdan hormonlar ile canlandırmak doğru değil

    Metabolizmayı dışarıdan alınan hormonlar ile arttırmaya çalışmak doğru değildir. Her bireyin yaşam tarzının getirdiği değişikliklere bağlı olarak (gece çalışma gibi) hormonlarında küçük ama anlamlı değişiklikler olmaktadır. Ama bu değişiklikleri düzeltmek ilaçlarla değil, mümkün olduğunca yaşam şeklini doğaya ve mevsimlere uyarlama şeklinde olmalıdır. Tiroit hormonu, insülin gibi devamlı ilaç kullanmakta olan hastaların özellikle mevsim geçişlerinin olduğu bu dönemlerde ilaçlarının dozlarında değişiklikler olup olmayacağını mutlaka doktorları ile görüşerek kontrol etmelidirler.

    Doğa gibi yap, yenilen

    Yenilenme, arınma için doğayı taklit etmek en önemli yöntemdir. Özellikle mevsim geçişlerinde vaktinde yatmak, yeterli ve kaliteli uyku, sabahın ilk ışıkları ile birlikte kalkmak, sabahları kapalı ortamlarda spor yapmak yerine açık havada yürüyüşler yapmak sabah dinçliği için en önerilmesi gereken uygulamalardır. Mevsim sebze ve meyveleri de beslenme zincirine eklenmelidir. Coğrafyamızdaki geleneksel mutfağımız içinde kalarak; ama daha az kalorili beslenmeye özen göstermek gerekir. Yemeklerde porsiyonları küçültmek hedeflenmelidir. Her zaman vurgulandığı gibi hazır gıdaları da olabildiğince daha az tüketmek gerekir.

    Moda diyet ve detoksların kanıtlanmış bir yararı yok

    Sansasyonel, moda diyet ve detoks listelerinin gösterilebilmiş (pozitif bilimsel) bir yararı yoktur. Faydası gösterilebilen tek yöntem; daha az kalorili beslenmek, kişinin fizyolojisine uygun daha fazla egzersiz yapmak, içeriği bilinmeyen, katkı maddelerinden ve hava-çevre kirliliğinden uzak yaşamak, stresle baş edebilmeyi öğrenmek ve dünyaya daha olumlu bakabilmektir.

    Yanlış detokslar hormon dengesine zarar verir

    Gelişi güzel ve içeriğinde ne olduğu resmi onaylı raporlar ile ortaya konmamış detoks uygulamalarının hormonlara beklenmedik etkileri olabilmektedir. Ancak detoks uygulamaları yapılacak ise bunu sağlığınızı bozmayacak şekilde, doktor kontrolünde yapılmalıdır. Bu detokslar öncesinde kişinin kardiyolojik açıdan değerlendirilmesi de uygun olur. Özellikle diyabet, hipertansiyon, kalp (koroner ve ritim bozuklukları olanlar) ve böbrek hastaları, karaciğer fonksiyon bozukluğu olanlar, kemoterapi gören kişiler doktorlarına danışmadan bu tür uygulamaları yapmamalıdırlar. Bir başka riskli grup da gençlerdir. Genç yaşlardan itibaren bu tür yöntemleri uygulamak kişilerin vücut dengelerinin bozulmasına ve ileri yaşlarda kilo ve metabolik olumsuzluklar ile giden hastalıklara aday olmalarına neden olabilmektedir.

    Hayatınıza detoks dokunuşu…

    · İşlenmiş, hazır gıdalar yerine, doğal ürünleri tercih edin.

    · Mevsiminde bol sebze ve meyve tüketin.

    · Kapalı ortamlarda değil açık havada yürüyüş, spor yapın.

    · Az kalorili beslenmeye çalışın.

    · Bol su tüketin.

    · Yaşadığınız ortamı sık sık havalandırın.

    · Yeterince ve kaliteli uyku uyumaya çalışın.

    · Kullandığınız kozmetik ürünlere dikkat edin, güvenli ve doğal olanları kullanmaya özen gösteriniz.

    · Kimyasal temizlik ürünlerini aşırı kullanmayın.

    · Stresle baş edebilmeyi öğrenin.

    · Kendinize zaman ayırın, sevdiğiniz aktiviteleri yapın ve tazelenin.

  • Oyun Terapisi

    Oyun Terapisi

    Çocuklar zaman zaman ruhsal dayanıklılıkları konusunda bizleri şaşırtsalar da bazen çok ufak gibi görünen bir değişim dahi onların iç dünyalarında büyük ve olumsuz bir etki yaratabilmektedir. Biz yetişkinler gibi gelişkin dil becerilerine ve ifade yeteneklerine sahip olmadıkları için bu iç çatışmalar ve çözemedikleri duygusal meseleler çoğunlukla davranışsal sorunlar üzerinden ifade bulur. Bu meseleleri çözebilmelerine yardım etmek için bu davranışları ve iç dünyalarından gelen mesajları tercüme etmek ve anlamlandırabilmek gerekir ki oyun bu amaca en iyi hizmet eden araçtır. Bu nedenle çocukların genel uyumunu ve normal gelişim sürecini bozan duygusal ve davranışsal problemler sözkonusu olduğunda oyun terapisi üzerinden çalışılır.

    Bir çocuğa “oyun oynayalım mı?” diye sorduğunuzda cevabı “hayır” olmayacaktır çünkü çocuklar oyun oynamayı severler. Çocuklar oyun vakitlerinde sadece eğlenmeyi hedeflerken, aslında oynadıkları oyunlar onların sosyal ve duygusal gelişimlerine katkıda bulunur. Çocuklar yetişkinler gibi duygularını sözel olarak değil, oyun yoluyla aktarırlar. Oyun sayesinde hem olumlu hem de olumsuz duygularını ifade edebilme fırsatı bulurlar. Bu nedenle, oyun çocukların iletişim kurabilmelerinin ve hayatı öğrenebilmelerinin bir yoludur. Ayrıca, çocukların rahatlamalarına yardımcı olur ve empati becerilerini geliştirir.

    Oyun, çocuğun sembolik anlamda dilidir. Bu dil aracılığıyla dış dünyayı yeniden kurgulayarak prova yapar, sosyal rolleri ve ilişkileri deneyimler, anlamlandırmaya çalışır. Oyun, çocuğun iç dünyasının bir nevi anahtarıdır ve güvenli bir ilişki kurulduğunda bu dünyanın kapılarını kolaylıkla açmaya yardım eder. Güvenli bir terapi ilişkisi içerisinde çocuk iç çatışmalarını ifade eder ve terapistin yorumlarıyla bu meselelere farkındalık kazanarak farklı bakış açılarını ve kendi çözüm yollarını araştırır. Aynı zamanda bu ilişki içerisinde duygularını düzenleme şansı bulur ve anlaşıldığını hissetmenin iyileştirici gücünden faydalanır.
    Oyun terapisi sürecine, ebeveynler ile yapılacak detaylı öngörüşme sonrasında çocuğun değerlendirildiği ve ebeveynlerle tekrar bir araya gelinerek yaşanan sorunun anlamı, terapi sürecinin hedefleri ve bu süreçte ailenin yapacağı katkıların konuşulduğu görüşmeler doğrultusunda karar verilir. Çoğunlukla haftada 1, ihtiyaca göre bazen haftada 2 seans olacak şekilde planlanan terapi sürecinde belirli aralıklarla ebeveynlere destek olmak, terapinin etkilerini terapi odası dışında yaygınlaştırmak ve ebeveynlerin işbirliğini sağlamak adına anne-baba görüşmeleri düzenlenir. Bu görüşmeler, çocuğun o süreçte terapi odası dışındaki (ör:ev, okul) işlevselliğini anlayabilmek adına da oldukça önemlidir. Çocukla güven ilişkisini korumak öncelikli olduğundan, bu görüşmelerde oyun terapisi seanslarının birebir içeriği değil, terapistin çocuğun psikolojik ihtiyaç ve çatışmalarını nasıl yorumladığı ve bunların ebeveynler için ne ifade ettiği üzerinde durulur.
    Oyun terapisinin süresi çocuğun ihtiyacına ve hızına, terapinin hedeflerine ve sorunun yaşanma süresine bağlı olarak değişir. Ancak yaşanan sorun ne kadar köklü ve uzun bir geçmişe dayalıysa yol almak da o oranda uzun sürebilir. Sorunlar kronik hale gelmeden ve yerleşmeden en kısa sürede destek almak özellikle çocuklarla çalışırken çok daha hızlı sonuç verir. Etkin ve verimli bir oyun terapisi süreci için seanslara düzenli devam edilmesi önemlidir.

    Duygusal odaklı problemlerden bazıları şu şekilde sıralanabilir; kardeş kıskançlığı, altına çiş kaçırma, kaka tutma, boşanma, kaygı, korku ve fobiler, kayıp/yas, okula uyum problemleri, öfke kontrol sorunları, sebebi anlaşılamayan bedensel şikayetler (ör: baş ve karın ağrıları, kusmalar).
    Oyun terapisi, çocukların duygularını ve yaşadıkları sorunları dışa vurma fırsatı vererek, bunlarla yüzleşmesini ve çözüm yolları bularak baş etmesine fırsat tanır. Bu terapi sürecinde yargılanmadan doğrudan kabul edilen çocuk, kendi problemlerini, duygu ve düşüncelerini ortaya koyarak kendini tamamen ifade edebilmektedir. Yönlendirilmiş ve yönlendirilmemiş olarak iki çeşit oyun terapisi bulunmaktadır. Yönlendirilmiş oyun terapisi ile çocuğa direktif verilerek oyun oynaması sağlanır. Çocuk merkezli oyun terapisi olarak bilinen yönlendirilmemiş oyun terapisinde ise, oyunun kaptanı çocuktur. Çocuk her seansta hangi konuyu getireceğine kendisi karar verir. Terapistin görevi ise, çocuğu takip etmek, yönlendirmemek ve çocuğun kendi yaşadıklarını, duygularını ve kaynaklarını fark edebilmesi için aynalamak yani yansıtmaktır.

    Çocuk merkezli oyun terapisi çocukların dayanıklılıklarına ve büyümeye, gelişmeye ve iyileşmeye dair doğuştan gelen bir kapasitelerinin olduğuna inanır. Bu yöntem 2.5 ile 12 yaş arasındaki depresyon, takıntılar, kaygı bozuklukları, cinsel ve fiziksel istismar, travma, boşanma, mükemmeliyetçi tutumlar, alt ıslatma, mastürbasyon, yemek, uyku gibi duygusal ve davranışsal problemler yaşayan çocukların iç dünyasını anlamak, duygusal problemleri ile başa çıkmasını sağlamak, yaşadığı sıkıntılara alternatifler ve çözümler üretmek hedefler. Çocuk merkezli oyun terapisi, çocuklar öz-kontrol becerisi geliştirir ve kendilerine saygı duymayı öğrenirler. Duygularının kabul edilebilir olduklarını farkederler. Karşılaştıkları problemlere yaratıcı bir şekilde yaklaşma fırsatı yaşarlar. Ayrıca, seçimler yapma ve yaptıkları seçimlerden sorumlu olma kapasitesi geliştirirler (Landreth, 2011). Terapist her seansta çocuğa, aynı süreklilikle kabul ve güven ortamı sağlar ve hâkimiyet çocuğa aittir. Sadece gerektiğinde sınır koyar. Ebeveyn çocuk ilişkisinde baskın olan ve kontrolü elinde tutan taraf yetişkindir.

    Çocuk merkezli oyun terapisi ile çocuk insiyatif alabilmekte ve özgürce kendisini ortaya koyabilmektedir. Çocuk merkezli oyun terapisi, geçmiş yerine bugüne, sorun yerine çocuğa, düşünce yerine duyguya odaklı olduğu gibi çocuğu düzeltme yerine kabul etme odaklıdır. Oyun terapisinin tedavi edici tarafında en önemli etken “ilişkidir”. Bu nedenle, çocuğun terapistle kurduğu terapötik ilişki sürecin ilerlemesini sağlayan en önemli etkendir. Çocuğun iç dünyasını anlamaya çalışırken; gelişimi sabırla beklemek çok önemlidir. Çocuk merkezli oyun terapisinde aile ve öğretmenin desteği ve bilgilendirilmesi diğer önemli bir husustur.

    Çocuk merkezli oyun terapisinin yanı sıra, ailelerin çocukları ile nasıl iletişime geçebilecekleri konusunda bilgi ve beceri kazanabilecekleri Filial Terapi metodu ise, 1960’lı yılların başından itibaren, 2.5 ile 12 yaşları arasında duygusal problemler yaşayan çocukları tedavi etmek amacıyla kullanılan grup terapisi formatında yapılan bir tekniktir. Bu teknikte aileler, oyun terapistleri tarafından Çocuk merkezli oyun terapisinin metodu hakkında eğitim alırlar ve süpervize edilirler. Filial Terapi pek çok farklı kültürde ve farklı ortamlardaki ailelerde ve çocuklarda olumlu değişiklikler yaratan değerli bir terapi metodudur. Ebeveynleri, çocuklarının terapi sürecine doğrudan dahil etmeyi hedefler. Bu yüzden de, öncelikle eğitimsel bir modeldir. Ebeveynler ve çocukları için evde 30 dakika süren yeni bir özel oyun zamanıdır. Ebeveynlere teröpatik bir şekilde nasıl çocukları ile oynayacaklarını öğretmeyi hedefler. Bununla birlikte, teröpatik oyun becerilerini ve evlerinde kullanabilecekleri ebeveynlik becerilerini öğretir. Ebeveynlere rehberlik eder ve onlara pratik beceriler öğretir. Aynı zamanda ebeveyn-çocuk bağlanma ilişkisini de gözlemleme fırsatı yaratır.

    Filial Terapi, çocuklarla ebeveynlerin senkronize olamamalarından kaynaklanan problemlerin çözülmesinde yardımcı olur. Bu sayede, anne babaların çocukları ile olumlu ve destekleyici bir şekilde iletişime geçebilmelerini sağlar. Ebeveynlerin çocuklarına yönelik duyarlılıkları artar, çocuklarını yargılamadan önce onları anlamalarını sağlar. Çocukları ve çocuklarının potansiyelleri üzerine yeni bir farkındalık geliştirirler. Filial terapi, aile ilişkilerindeki problemleri keşfetmede ve çözmede doğrudan ve hızlı sonuçlar yaratan bir terapi metodudur.

  • Gebelik ve emzirmede vitiligo (ala ) tedavisi

    Gebelik ve emzirme dönemlerinde vitiligo neden tedavi edilmelidir?

    Gebelikte tedavi yaklaşımı ve takip nasıl olmalıdır?

    Emzirmede tedavi ve takip yaklaşımı nasıl olmalıdır?

    Annenin riskleri nelerdir?

    Bebeğin riskleri nelerdir?

    Tedavinin yanetkileri var mıdır?

    Bağışıklık sisteminin kendi kendine saldırması sonucu ile gelişen, cilt pigmentlerinin kaybı ile seyreden Vitiligo, halk arasındaki adıyla Ala hastalığı için tıp bilimi yıllarca değişik teoremler üretmiş ancak nedeni bir türlü anlaşılamamış ve bu sebeple tedavisi de oldukça kısıtlı kalmıştır. Son yıllarda yapılan araştırmalarda edinilen bulgular, bu eski ve hazin hastalığın tedavisinde farklı ve çok olumlu sonuçlar alınmasına yol açmıştır.

    Vitiligo yıllar boyunca yalnızca bir cilt hastalığı gibi görülmüş ve tedavisi de buna uygun olarak yapılmıştır. Sadece cilde odaklanarak lokalize tedaviler gerçekleştirilmesi, kremler kullanılması ve ışın terapileri uygulanması hastalığın tedavisinde geçici çözümler olmuş ancak hastalık mutlaka tekrarlamış ve hatta artarak çoğalmıştır. Ancak son yıllarda hastalığın gerçek boyutu ortaya çıkmış, otoimmün yani temelinde bağışıklık sistemi olan bir hastalık olduğu tıp otoritelerince kanıtlanmıştır.

    Bu nedenle Ala (beyazlama ) hastalığı gebelerde ve süt veren annelerde daha fazla önem taşımaktadır. Çünkü bilinmektedir ki otoimmün hastalıklar doğum sonrası veya gebelikte atağa geçebilir. Vitiligolu annelere bakacak olursak her doğum sonrası emzirme dönemlerinde vitiligolarında hızlı bir artış yaşamışlardır. Düşükler bile bunu tetikleyebilir.

    Gebelik döneminde vitiligonun uysallaştığını daha çok görmekteyiz. Ancak doğum sonrası için vitiligolu anne adayını hazırlamak , güçlendirmek, anne karnındaki bebeği vitiligo ve diğer potansiyel hastalıklardan korumak çok önemlidir. Özellikle emzirme dönemine geçen annede biz ne kadar kişiyi buna hazırlamışsak bebeği de o kadar korumuş oluruz.

    Vitiligolu anneyi gebeliliğe hazırlama dönemlerinde immunoterapiye alırsak ne yaparız?

    Tabii ki en ideali hem anneyi hem babayı gebelik planlanırken tedaviye almaktır. Koruyucu hekimlik adına en güzeli budur. Anne veya baba vitiligo hastası ise durum değişmez. Her ikisini de gebeliğe hazırlamak gerekir. Bunun için ön testler yapılmalıdır. Risk faktörleri belirlenmelidir. Bunların sonuçlarına yönelik de kişilere özel tedavi ve onarım progamları hem sperm sağlıklı gelişimi, hem yumurtlamanın sağlıklı oluşması hem de embriyonun yani bebeğin sağlıklı büyümesi açısından gereken herşey sağlanmış olur.

    Peki bu kadar idealini yapamadık, kişi gebe kalıp geldi… Ozaman ne yaparız.

    GEBELİKTE VİTİLİGO İMMUNOTERAPİSİ

    Gebelerde de gebelik haftasına göre değişen tedavi yaklaşımımız mevcuttur. Yan etkiler açısından gebelerde çıkan barsak mantarı veya helikobakter pylori medikal öldürücü tedavisi verilmez. Bunun yerine kontrol altına alıcı tedaviler seçilir ki hem bağışıklığı düzeltilir hem de risk faktörleri kontrol altına alınmış olur. Çünkü biliyoruz ki emzirme dönemine geçen annede vitiligoda mutlaka atak olacaktır. Bu da engellenmiş olur. Bütün bunlar ciddi elde edilen karlardır.

    Annenin gebelikte tüm vitamin mineral depolarının düzeltilmesi hem annenin hem bebeğin gelişimi için çok önemlidir. Gebeliğin düşükle sonlanmaması da immunoterapinin başarısıdır. Çünkü bilinmektedir ki vitiligolu bireylerde yüksek ANA pozitifliği ve düşük riski mevcuttur.

    Takipte özellikle tiroid fonksiyonları, gebenin uyku durumu, vücut ısısı beslenmesi , ödem durumu çok önemlidir. Aslında bir çok kişiye özel şikayetlerin düzelip düzelmediği gebelik boyunca immunoterapi alan hastada takip edilir.

    EMZİRMEDE VİTİLİGO İMMUNOTERAPİSİ

    Şayet anneye tedaviye emzirme döneminde başlandı ise vitamin ve probiotik takviyesinden öteye bir tedavi pek uygulanmaz. Bunun da faydası hem bebeğe hem anneye oldukça fazla olabilmektedir. Çünkü annenin sürekli veren bir yapısı ve boşalan depoları mevcuttur. Bu da vitiligoda ataklara yolaçar. Buna engel olmanın yolu onarımdan geçer. Bu dönemde aylık takip çok önemlidir Annede doğumu takip eden 3.-4. aydan itibaren tiroid otoantikorları pozitifleşerek postpartum tiroidit atakları gelişebilmektedir.Bununla beraber diğer otoimmün hastalıklarda ve vitiligoda da artış olmaktadır. Bu nedenle bu dönemlerde yakın takip ve iyi tedavi çok önemlidir. Asla başıboş bırakılmamalıdır. Annenin sağlığı ve bebeğin sağlığı açısından çok önemlidir. Günümüzde yapılan en büyük hata bu dönemlerde anne ve bebeği takipsiz ve tedavisiz bırakmaktır.

    TEDAVİNİN YANETKİLERİ VAR MIDIR?

    Gebelik ve emzrme immunoterapisinin herhangi bilinen bir yanetkisi yoktur çünkü yanetki saplayabilecek tedavilerden özellikle bu dönemde kaçınılmaktadır.

  • Çocuklarda Gelişim Takibi

    Çocuklarda Gelişim Takibi

    Çocuklar dil-bilişsel, fiziksel (psikomotor), duygusal ve sosyal gelişimlerinin yüzde yetmişini 0-6 yaş döneminde tamamlarlar. Bu dönem çocukların kişiliklerinin ve öğrenmelerinin temelini oluşturan çok önemli bir dönemdir. Bir çok psikolojik sorunun kaynağı çocuğun bu dönemde yaşamış olduğu sıkıntılardır ve bu dönemde yapılan hatalar çocukların gelecekteki davranışlarını, öğrenmelerini ve kişilik yapılarını derinden etkiler. Bu yüzden bu yaş diliminde ailelerin çocuklarını iyi tanımaları, çocuğun gelişimine nasıl destek olacaklarını, doğru duygu-düşünce-davranış kalıplarını bilmeleri gerekir. Bu dönemde yapılan etkinliklerle çocukların bilişsel-duygusal-psikomotor ve psikososyal gelişimini desteklemek, istenmeden yapılan hataların önüne geçip zamanında müdahalede bulunmak, gelecekte çocuğun yaşamını olumsuz etkileyecek durumların önüne geçmemizi sağlayacaktır.

    Çocuk Gelişim Takibi Programımız, bu amaçlara hizmet ederek aileleri yönlendirmek üzere planlanmıştır. Bunun için öncelikle, çocuğun içinde bulunduğu döneme ait gelişim özelliklerine sahip olup olmadığı, çocuk için uygun testlerle belirlenir. Amaç gelişimsel olarak yaşıtlarının seviyesinde olup olmadığının belirlenmesidir. Gelişim testleri sonunda zeka puanı belirlenmez, gelişim düzeyi hakkında bilgi edinilir. Dil-bilişsel, psikomotor(ince-kaba motor), psikososyal, görsel dikkat, hafıza gibi temel gelişim alanlarının tümünü gözden geçirip, her bir gelişim alanında, çocuğunuzun ne düzeyde olduğunu tespit edip, çocuğun ihtiyaçları değerlendirilip, desteklendiğinde daha da parlayacak olan yeteneklerini ortaya çıkarıyoruz.

    Böylelikle çocuğunuzun gelişimsel gecikme yaşadığı alanlar evde sizler tarafından desteklenerek sorunlar büyümeden önlenecek, düzenli takip ve değerlendirmelerle gerekirse bir uzman desteği önerilecek, yaşıtlarından ileri seviyede ya da parlak olduğu alanlar varsa bu alanlarda özel olarak desteklenerek, özel yeteneklerinin güçlenmesi sağlanacaktır. Dolayısıyla , çocukların gelişim takibinin yapılması için, herhangi bir sağlık ya da gelişim probleminin olmasına gerek yoktur. Sağlıklı çocukların da gelişimleri takip edilerek desteklenmelidir.

    Unutulmamalıdır ki: Hiç bir ebeveyn, anne-baba olmayı bilerek dünyaya gelmez. Tıpkı yaşamdaki diğer öğrenmelerimiz gibi anne-baba olmakta sonradan edindiğimiz ve uyum sağlamakta zorlanabileceğimiz bir roldür. Anne babalar oyun, oyuncak, sınır koyma, doğru davranış kalıpları veya ihtiyaç duydukları diğer konularda bilgilenmek ve ihtiyaç duyduklarında bir uzmandan yardım almaktan çekinmemelidirler…