Yazar: C8H

  • D vitamin eksikliği

    Tanım olarak D vitamin eksikliği, kanda kemik sağlığının devamını sağlayacak kadar D vitamini düzeyinin olmamasıdır. Yeterince güneşlenme ve sağlıklı beslenme söz konusu ise D vitamin eksikliğinin görülme olasılığı düşüktür. Ancak bağırsaktan emilim bozukluğu olan hastalarda, karaciğer ve böbrek hastalığı olanlarda D vitamin eksikliği görülebilir. Bazı riskleri taşıyan kişilerde kanda D vitamin düzeyinin ölçülmesi gerekir. Bu kişileri şöyle sıralayabiliriz.

    1) Koyu cilt rengine sahip olanlar

    2) Geleneksel giyim tarzı nedeniyle yeterince güneşlenemeyenler

    3) Üç ya da daha fazla gebelik öyküsü olup, uzun emzirme dönemi olan kadınlar

    4) Güneşten az yararlanan coğrafi bölgelerde yaşayanlar (örneğin kutup bölgesi ve kutup bölgelerine yakın yaşamak)

    5) Yaşlılar ve bakım evinde yaşayanlar

    6) Osteoporozu olanlar

    7) Bağırsaktan emilim bozukluğu yaratan hastalığı olanlar

    8) Düşme öyküsü bulunanlar

    9) D vitamini metabolizmasını hızlandıran ilaç kullananlar (bazı epilepsi ilaçları)

    10) Güneş koruyucu krem kullananlar

    11) Yaşlılar

    D vitamin eksikliği kemik sağlığının devamı için mutlaka gereklidir. Ancak pek çok organda D vitaminin etkilerinin olduğu bilindiğinden, çeşitli hastalıkların gelişmesinde de D vitamin düzeyinin yetersiz ya da eksik olmasının rolü olabileceği ile ilgili görüşler vardır. Bu görüşlerin kanıtlanması için bilimsel çalışmalar halen devam ettiğinden bu konuda net bir veri sunmak zordur. Ancak bu çalışmalar sonlandığında daha kesin görüşlere yer vermek doğru olur.

    D vitamin eksikliği tanısı kanda D vitamini ölçümü ile konur. Toplumumuz için riski olan kişiler dışında rutin bir D vitamin taraması yapmak önerilmemektedir.

    D vitamin eksikliğinin tedavisi ise, kişide bağırsaktan bir emilim bozukluğu yoksa, fizyolojik yol olan ağzı yoluyla D vitamininin yerine konması ile yapılır. Emilim bozukluğuna neden olan bir hastalık varsa, bu durumda enjeksiyon yolu tercih edilir. Kan vitamin D düzeyine göre belirli bir süre yükleme dozu yapılarak, günlük ihtiyaç kadar olan doza geçilir.

  • Yaygın Anksiyete Bozukluğu

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu

    Anksiyete (kaygı) herkesin hissedebileceği, normal ve sağlıklı bir duygudur. Organizmanın tehlikeli veya endişe verici bir uyaranla karşılaştığında hayatta kalmak için verdiği doğal bir tepkidir. Ancak kişi sıklıkla ve aşırı düzeyde anksiyete yaşıyorsa, bu bir hastalık belirtisi olabilir.

    APA (Amerikan Psychology Association – Amerikan Psikoloji Derneği) tanımına göre anksiyete; gerginlik hissi, endişeli düşünceler ve kan basıncında artış gibi fiziksel değişikliklerle karakterize olan bir duygudur. Anksiyete bozukluğu ise tekrar eden davetsiz düşünce ve endişelerdir, kişinin günlük işlevselliğini bozar.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu, anksiyete bozukluklarının bir alt tipidir. Belirtileri, DSM-5 tanı kriterlerine göre şöyledir:

    • Kişide en az altı aydır devam eden, aşırı kaygı ve kuruntu hissi vardır.

    • Kişi bu kuruntularını kontrol etmekte zorlanır.

    • Kişide ek olarak aşağıda yer alan belirtilerden en az üç tanesi vardır (çocuklarda bir tane);

    – Tedirginlik, gerginlik, diken üzerinde hissetme

    – Çabuk yorulma

    – Bir şeye dikkatini verememe, zihnin sürekli dolu olması

    – Çabuk sinirlenme

    – Kaslarda gerginlik

    – Uyku problemleri (uykuya dalma, uykuyu devam ettirme zorlukları veya uyandıktan sonra kendini dinlenmiş hissetmeme)

    – Bu belirtiler, klinik yönden belirgin bir probleme veya kişinin günlük hayatındaki önemli alanlarda işlevselliğinde sıkıntıya yol açar.

    Yaygın anksiyete bozukluğu yaşayan insanlar ortada geçerli bir sebep yokken kendilerini aşırı derecede kaygılı hissederler, kafalarında felaket senaryoları canlandırırlar. Tehdit unsuru olmamasına rağmen tehdit algısı yaşarlar ve kendilerini onu tedirgin eden duruma odaklarlar. Genellikle düşüncelerini kendi başlarına veya sevdiklerinin başlarına bir şey gelme ihtimali üzerine yoğunlaştırırlar. Güvenlikleriyle ilgili şüpheye ve nedensiz korkulara kapılırlar. Örneğin kişi, hava yağmurlu ise sel olabileceğini ve bunun ölümcül sonuçlara yol açabileceğini, bu nedenle yağmurlu günlerde dışarı çıkmaması gerektiğini düşünür. Bu durum bilinçdışı gelişir ve stresli olunduğunda daha baskındır.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu yaşayan kişiler günlük yaşam olayları üzerine aşırı derecede ve kontrol edilemez biçimde endişelidirler. Genellikle buna aşağıdaki fiziksel semptomlar eşlik eder:

    • Yorgunluk

    • Uyku sorunları

    • Kaslarda gerginlik ve ağrı

    • Titreme

    • İrritabilite

    • Bir şeyden kolayca ürkme – irkilme

    • Terleme

    • Bulantı, ishal veya hassas bağırsak sendromu

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu’nun tedavisi sürecinde destekleyici ve kişilerarası terapi uygulanabilir. Bilişsel Davranışçı Terapi de kişinin düşüncelerini, fizksel semptomlarını ve aşırı plan yapma, kaçınma gibi bu bozukluğa karakterize olmuş davranışları hedef alır. Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) temelli yaklaşımlar ve Kabul ve Kararlılık Terapisi de etkilidir. Farklı yöntemlerle de olsa bütün terapiler kişilerin semptomları ile ilişkilerini değiştirmelerine yardımcı olur. Kişilere anksiyetelerinin doğasını anlamalarında, anksiyetenin varlığında daha az tedirgin olmalarına ve baş etmelerinde destek olabilirler.

    Aynı zamanda ilaçlar da (özellikle SSRI’lar) terapi ile birlikte veya tek başlarına

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu’nun tedavisinde etkili olabilmektedir. Gevşeme teknikleri, meditasyon, yoga gibi egzersizler de tedavi planının bir parçası olabilmektedir.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu’na diğer anksiyete bozuklukları, depresyon veya madde

    bağımlılığı eşlik edebilir.

  • D vitamini ve kemik sağlığı

    D vitamini hem vücuda dışarıdan alınan, hem de güneş ışığı sayesinde ciltte yapılan bir vitamindir. Günümüzde çok yaygın etkileri ve kendi özel reseptörleri de olduğundan bir hormon olarak da kabul edilmektedir. D vitamininin görevi, kemik yapımı için gerekli olan harç maddelerinden kalsiyum ve fosforun bağırsaklardan emilimini sağlamaktır. Yiyeceklerle aldığımız ve ciltte yapılan D vitamini öncül maddedir. Yani aktifleşmeden D vitamininden beklenen etkileri gösterememektedir. D vitamininin aktifleşmesi ilk olarak karaciğerde, ikinci olarak da böbreklerde gerçekleşen iki aşamalı bir aktivasyon sürecini gerektirir. Dolayısıyla ciddi karaciğer ve böbrek hastalıklarında D vitaminin aktivasyonu olmadığından eksiklik belirtileri görülür.

    Sağlıklı bireylerde yeterli güneşlenme ve yiyeceklerle alım söz konusu ise D vitamin eksikliği gelişmez. Ciltte yeterince D vitamininin yapılması bazı şartlara bağlıdır. Ülkemiz için D vitamini yapılabilecek dalga boyundaki güneş ışınlarının uygun açısı, Mayıs-Kasım ayları arasında ve saat 10:00-15:00 arasında ulaşmaktadır. Yeterli D vitamini yapımı için güneşlenirken cilt-güneş ışını arasında herhangi bir engel (giysi, cam ve kozmetik madde gibi) bulunmamalıdır. Cilt hafif pembeleşinceye dek ve vücudun en az %70’i güneşe maruz kalınca sentezlenen D vitamini miktarı yaklaşık 3 bin üntedir. Buna minimal pembeleşme miktarı denir ve cilt rengine göre bu düzeye ulaşma süresi değişir. Örneğin açık cilt rengi olanlar daha kısa sürede bu kadar D vitamini yapabilir. Günlük D vitamin gereksinimi, sağlıklı bir yetişkin için 600-800 ünitedir. D vitamini yağda depolanabilir bir hormon olduğundan, yeterli yapıldığı takdirde kış aylarında D vitamin takviyesi de gerekmez.

    Yiyeceklerden en fazla D vitamini içeren besinler karaciğer, balık, yumurta, tereyağı, peynir ve mantardır.Ancak mantarın da yeterince D vitamini içermesi için güneş görmüş olması gerekir.

    D vitamini eksikliğinde kemik yapımında kullanılan kalsiyum ve fosfor emilemeyeceğinden osteomalazi dediğimiz kemik rahatsızlığı olur. Şiddetli D vitamin eksikliğinde kemiklerde ağrı ve hassasiyet, çok uzun sürmesi durumunda kan kalsiyum ve fosforunda düşme ve buna bağlı belirtiler görülebilir.

    Yaşla birlikte ciltte D vitamini yapımı azalır, bağırsaktan kalsiyum emilimi azalır ve böbreklerde de D vitaminin aktifleşmesi azalır. Bu nedenle yaşlı kişilerde günlük D vitamini ihtiyacı biraz artmakta ve ağız yoluyla takviye gerekebilmektedir.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Öğrenci performansını ve başarısını ölçmenin en yaygın yolu sınavlardır. Her ne kadar sınav eğitimin kaçınılmaz bir parçasıysa da bu değerlendirme yöntemi bazen öğrenciler için sorun haline gelebilmektedir. Bu sorunlardan biri de kaygıdır.

    • Kaygı kişinin bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren bir uyarılmışlık durumudur.
    • Spielberger (1972) kaygıyı “durumluk kaygı” ve “sürekli kaygı” olmak üzere iki başlıkta ele almıştır.
    • Buna göre durumluk kaygı; bireyin içinde bulunduğu baskılı (stresli) durumdan dolayı, hissettiği öznel korkudur. 
    • Sürekli kaygı ise bireyin kaygı yaşantısına olan yatkınlığı, içinde bulunduğu durumları genellikle stresli olarak algılaması ve/veya yorumlamasıdır.
    • Kaygı, en küçük sorunlara karşı gösterilen hafif endişelerden başlayarak, insanın bir konuda düşüncelerini toplamaktan, belleğini kullanmaktan yoksun kılacak duruma kadar yoğunlaşabilir.
    • Kaygı düzeyi normal olan kişiler sınav durumlarını, başarılarının test edileceği bir fırsat olarak değerlendirirken, kaygısı normalin üzerinde olan kişiler bu durumları bir tehdit olarak algılarlar ve sınavla ilgili durumlarda kendileriyle olumsuz bir diyalog içine girerler
    • Kaygı genel olarak olumsuz bir durum olarak değerlendirilse de aslında hayatımızı sürdürmemiz için son derece gereklidir. Bir miktar kaygı duymazsak ne ders çalışırız, ne sınava gireriz. Yapıcı boyutta bize yardımcı olur. Kaygı yıkıcı boyutlara ulaştığında ise öğrencilerin çalışmalarını aksatmaya başlar.
    • “Kendimi veremiyorum”, “okuduklarımı anlamıyorum”, “ya bu sınavdan iyi sonuç alamazsam?”, “ben zaten yeteneksiz, beceriksiz biriyim” gibi olumsuz içsel cümleler kaygınızı arttırır,verimliliğinizi düşürür.
    • Kaygının bedensel belirtileri hızlı kalp atışı, terleme, üşüme, kızarma,sararma, mide bulantısı, sinirlilik ve gerginlik vb. gibi belirtiler olarak görülmektedir.
    • Sınav kaygısı için 8-10 haftalık bireysel ya da grupla psikolojik danışma oturumları düzenlenerek çalışma yapılabilir. Psikolojik danışmandan bu konuda yardım alabilirsiniz. Bu çalışmaları (özellikle üniversite sınavı gibi) sınavın yaklaştığı son haftalara bırakmamanız gerekir.
  • Düşünceler insanı hasta eder mi

    Düşünceler, özellikle de olumsuz düşünceler insanda gerçekten hastalığa neden olur mu? Bunun cevabı kocaman bir EVET.

    Öncelikle algıdan bahsedelim, yani dış dünyayla beden ve zihnimizin iletişimini sağlayan olgudan konuşalım önce. TDK sözlüklerinde algı için: “Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma, idrak” açıklaması yapılıyor. Peki algımız kesin gerçekliği gösterir mi bize? Yani dış dünyadaki her durum herkes için aynı şekilde mi yorumlanır? Daha da net sorarsak algılarımız gerçek midir? Örneklerle düşünelim. Sık kullanılan bir söz vardır: “ Gözümle gördüğüme inanırım” diye. Görmek, bir cisimden gelen ışınların görme organı olan gözden geçip görme sinirleri vasıtasıyla elektriksel sinyallere dönüştürülerek beynin görme merkezine ulaştırılması ve bu sinyallerin görme merkezinde yorumlanması işlemidir. Yorumlamadan bahsedildiğinde de kesin bir gerçeklikten bahsetmek mümkün olmaz doğal olarak. Bir köpek, bir kartal, bir örümcek aynı cismi bizden farklı olarak görürler, farklı algılarlar. Keza biz de aynı cismi parlak ışıkta, güneş gözlüğüyle, mikroskopla farklı görürüz. Algıyla ilgili bir başka olgu da uyaran aynı olsa da bizde uyandırdığı duygu hep aynı olmaz. Bayıldığınız bir yemeğin kokusunu düşünün, örneğin bol kaşarlı, sucuklu, kızaran ekmeğin ve üzerindeki tereyağın nefis kokularını duyduğunuz tostun kokusunu canlandırın zihninizde. Açken insanın ağzını sulandırıyor. Şimdi aynı kokunun hasta olduğunuzda, mideniz bulanıp kusarken size nasıl geldiğini düşünün. İğrenç mi? Koku aynı, tost aynı, lezzeti aynı ama algınız değişti, size hissettirdikleri değişti, öyle değil mi?
    Yani algılarımız değişmez değil, kesin gerçekliği yansıtmıyor. Dahası algı her canlı, her doku, her hücre için de bu şekilde değişken.

    Bu olguyu vücudumuzun küçük modeli olan hücrelerin işleyişi açısından inceleyelim.

    Vücudumuz normal işlevlerini sürdürmek, olumsuz durumlara tepki verip vücudu yeniden sağlıklı haline döndürmek, tehditlerden kaçınmak için harika bir mekanizmaya sahip. Örneğin yolda yürürken karşımıza çıkan vahşi bir havyan olduğunu düşünün. Öncelikle duyu organlarımız devreye girer. Gözlerimizle görür, burnumuzla koklar, kulaklarımızla hayvanın tehditkar sesini duyarız. Aldığımız bu bilgiler vücudumuzda elektriksel sinyallere dönüştürülüp tehlike varlığı konusunda bizi uyarır, yani tehlikeyi algılarız. Vücut buna tepki vermek için gerekli mekanizmaları devreye sokar. Örneğin adrenalin gibi hormonların salgılanması uyarılır. Bu hormonların etkisiyle kalp atışlarımız hızlanır, kan basıncımız yükselir, kan iç organlardan kol ve bacaklara doğru yer değiştirir. Amaç kaç ya da savaş tepkisini vermektir. Kaçmak veya mücadele etmek gerekirse kalbimizin daha hızlı atması, koşmak veya dövüşmek için kol ve bacaklarımızın daha kuvvetli olması ve bu bölgelere daha çok kan ulaştırılması gerekir. Tehdit ortadan kalkınca, yani vahşi hayvan ortadan kaybolunca tüm bu değişen vücut işlevleri eski normal haline döner. Kısaca duyu organlarımızla dış dünyadaki tehdidi fark eder, sinir sistemimiz yoluyla bunu yorumlayıp algılar, tepki vermemizi sağlayacak hormonlar gibi ara mesajcı denebilecek maddelerle ilgili organlara haber verir ve tepki vermesi gereken organların hazırlanması ve harekete geçmesini sağlarız.

    Hücrelerimiz de aynı mantıkla çalışır. Hücrenin de aynı vücudumuzda olduğu gibi duyu organları, algılama mekanizmaları, ara mesajcıları ve yanıt veren son organları vardır. Hücre dışında hücreye faydalı olacak bir maddenin bulunduğunu varsayalım. Hücre dışındaki madde yararlı olsa bile direkt hücre zarından geçip hücreye giremez, girebilmesi için o maddeye özgü bir kanalın hücre zarı yüzeyine yerleştirilmesi ve hücreye maddenin faydalı olduğuna dair bilgi gitmesi gerekir, yani hücrenin duyu organlarına ihtiyacı vardır. İşte bu duyu organlarına “reseptör” denir. Hücre zarı yüzeyinde ilgili maddeye uyumlu çıkıntılar oluşur, o maddeye bağlanır ve hücre içine bu maddenin niteliğine dair (faydalı, zararlı veya gereksiz) mesaj iletir. İletilen mesaj ara mesajcılar vasıtasıyla hücre çekirdeğine taşınır. Hücre çekirdeğinin içinde DNA denen ve genlerimizi taşıyan yapılar mevcuttur. Genler bir dizi inşaat planı, DNA da bu planların saklandığı bir kütüphane gibidir. İletilen uyarıya göre gerekli olan gen kütüphaneden yani DNA’dan çıkartılıp aktif hale getirilir ve bu planda yani gende yazılı olan protein üretilir. Örneğimize dönersek hücre dışında faydalı bir madde algılandı ama hücre zarı geçirgen olmadığı için hücre içine alınamadı, duyu organları yani reseptörler içeri haber gönderdi, ara mesajcılar bu bilgiyi çekirdeğe iletti, çekirdek içinde DNA kütüphanesinden gerekli gen planı çıkarıldı, bu gen planına uygun protein üretildi. Üretilen bu protein de hücre zarından içeri alınmak istenen faydalı maddenin geçebileceği bir kanal oluşturmak üzere hücre zarına yerleşti. Özetle duyu organlarıyla hissedilen etkenle ilgili mesaj iletildi, ara mesajcılar haberi merkeze taşıdı, gerekli hazırlık yapıldı ve bu istenen etki sağlandı. Aynı vücudumuzda olduğu gibi.

    Şimdi bu bilgiler rehberliğinde düşüncelerin bizi nasıl hasta edebileceğini görelim.

    Önce algının değişkenliğini bir örnekle inceleyelim. İki farklı kişi düşünün, Okan ve Zeynep, yakın arkadaşlar ve bir bahar günü ağaçlı bir yolda sohbet ederek yürüyorlar. O sırada karşıdan süratle kendilerine doğru koşan bir köpek görüyorlar. Zeynep çocukluğundan beri köpeklere bayılıyor, yakın zamana kadar da evinde baktığı köpeği vardı. Okan’ın ise köpeklerden fobi düzeyine ulaşan bir korkusu var, 4-5 yaşlarında sokakta tek başına oynarken bir köpek tarafından oyun amaçlı da olsa yere yıkılmış, o günden beri köpek düşüncesiyle bile titremeye başlıyor. Kendilerine doğru süratle koşan köpeğin amacı oyun oynamak, Zeynep bunu kolaylıkla hissediyor, algıları açık. Okan ise yaşadığı endişeyle bir yorum yapabilecek durumda değil, sadece kendisine doğru koşan köpeğin korkusunu hissediyor; koşup koşmamak konusunda kararsız, karnında bir ağrı ve sıkışma hissi var ve kalbi dakikada 120’den fazla atıyor. Köpek iyice yaklaştığında Okan yaşadığı korkunun etkisiyle düşüp bayılıyor ve omzunu ciddi biçimde incitiyor. Önümüzdeki 1 ay boyunca incinen kolunu kullanmaması gerekecek, dahası günlerce de ağrıları olacak. Ortada gerçek bir tehlike, bir tehdit yokken, köpeğin tek amacı oyun oynamakken Okan algılarının verdiği yanlış mesajlar yüzünden kendine zarar verdi, vücudunda hasara neden oldu.

    Şimdi bu olguyu hücre düzeyinde düşünelim. Öncelikle hücrelerin dış etkenlere karşı yanıt verme mekanizması hakkında ek bir bilgiyi paylaşmamda fayda var. Bruce Lipton’ın “İnancın Biyolojisi” kitabından kısa bir alıntı yapayım: “Alıcılar (yani hücre reseptörleri) enerji alanlarını algılayabildikleri için, hücre fizyolojisi üzerinde sadece fiziksel moleküllerin etkili olduğu düşüncesi eskide kalmıştır. Biyolojik davranış, düşünce de dahil olmak üzere bazı görünmez güçler tarafından da kontrol edilebilir” Daha net açıklamak gerekirse hücrelerin duyu organları olan reseptörlerin harekete geçmesi ve sinyal iletmesi için fiziksel bir molekülün var olması ve reseptöre direkt bağlanması şart değil. Düşünceler de reseptörün, sanki üzerine bağlanan bir madde varmış gibi aktif hale geçmesini ve hücrede bir yanıt tepkisini sağlayabilir. Somut bir örnek vermek gerekirse hasta oldunuz ve hastalığınız ile ilgili size bir ilaç verildi. İlacı kullanmaya başladınız ve bir süre sonra hastalığınız iyileşti. Ama sonradan aldığınız tabletin içinde gerçek bir ilaç olmadığı, sadece bir nişasta tableti olduğu söylendi. Yani sizi iyileştiren ilaç değil ilacın sizi iyileştireceğine yönelik olumlu düşünceleriniz. İşte bu etkiye tıpta “plasebo etkisi” deniyor”.

    Düşüncelerin etkisi olumlu olabildiği kadar olumsuz da olabiliyor. Hepimiz doğarken anne ve babalarımızdan bize aktarılan ve hücre çekirdeğinde saklanan bir DNA yapısıyla, yani bir gen-plan kütüphanesi ile doğuyoruz. Bu genlerin içinde bize kişisel özelliklerimizi, başkalarından farklı yanlarımızı kazandıracak genler olduğu kadar hastalıklara yol açabilecek genler de var. Ama ilginç bir gerçek var, DNA yapımızda bir hastalıkla ilişkili bir gen olması mutlaka o hastalığın ortaya çıkmasını sağlamıyor. Yani bu gen planının kütüphaneden çıkarılıp kullanılmaya başlaması için buna neden olacak başka etkenlerin de olması gerekiyor. Bu dış faktörlerin bazıları net olarak biliniyor, örneğin sigara, kötü beslenme. Bu dış etkenler kadar etkili bir diğer etken stres ve olumsuz düşünceler. Olumsuz düşünce de reseptörlerce bir tehlike varlığı olarak algılanıp hücrenin gen-plan kütüphanesinden hastalık içeren geni açığa çıkarmasına ve bu plan doğrultusunda kullanmaya başlamasına, yani hastalığın başlamasına neden olabiliyor.

    Düşüncelerimiz o kadar kuvvetli ki olmayan hastalığı başlatabildiği gibi var olan hastalığın da ortadan kalkmasını sağlayabiliyor, tabii ki tıbbi destekle çok daha etkili biçimde. Ve tabii ki algının ve daha da önemlisi bilinçaltı olumsuz düşüncelerin de olumlu olanlarla değiştirilmesi önemli. Bu noktada da EFT (Emotional Freedom Technique) ve psikokinesyoloji gibi yöntemler fayda sağlıyor.

    Sonuç olarak özetlemek gerekirse:
    1. Algılarımız kesin gerçekleri yansıtmaz
    2. Bir hastalığa ait genleri taşıyor olmamız o hastalığın bizim mutlak kaderimiz olduğu anlamına gelmez
    3. Vücudumuz kendini iyileştirme bilgisine sahiptir
    4. Düşünceler bizi hasta edebildiği gibi iyileşmemizi de sağlayabilir

    5. Olumsuz düşünce kalıplarımızı ve bilinçaltı olumsuz mesajları düzeltmek mümkün

  • Oyun Çocuğun İşidir

    Oyun Çocuğun İşidir

    ‘’Oyun benim işim karışma!’’

    Genelde ebeveynler bana; çocukları ile nasıl oynayacaklarını bilemediklerinden ve oynadıklarında ise oyunların hep bir gerginlik ile bittiğinden bahsediyor. Bunun altında yatan en temel sebepten bahsetmek istiyorum.

    Biz yetişkinler oyun oynamayı bırakalı çok oldu ve daha da kötüsü çocukken oynadığımız oyunları hatırlamıyoruz. E artık hayal gücümüz de o kadar gelişmiş değil… Kendi yöntemlerimizle bi oturalım hadi oyun oynayalım dediğimizde ise çocukla anlaşamıyoruz.

    Günümüzde oyunlarda çıkan gerginliğin en çok “ebeveynlerin oyun kurucu olmaya çalışmasından” kaynaklandığını görüyorum. Ancak oyun çocuğun işidir! Oyunun ne kadar basit ya da ne kadar karmaşık olduğu önemli olmaksızın oyunu çocuk kurmalıdır.

    Oyunu yönlendirilen, istediği gibi oynaması engellenen, oyununun yönü değiştirilen çocuk gerçek hayatta sizi yönlendirmeye çalışır.

    Açıkça size “burası benim alanım, benim dünyam. Bana katılmak istiyorsan benim kurallarım geçer yoksa burada yerin yok.” der. Kendini anlaşılmamış, kabul edilmemiş hisseder ve bu çoğu zaman öfke ve kızgınlık doğurur. Bununla nasıl başa çıkacağını bilemeyen çocuk ise bunu gerçek hayata geneller, iş birliğinden kaçınabilir ve meydan okuyucu davranabilir.

    Çocuğunuzla oynarken sizi tam olarak yanında hissetmesi için yapabileceğiniz şeylerden biri aynalama. Oynadığı oyunun detaylarını ve oynarken hissettiği duyguları ona söylemeniz.

    “Burda bir sürü dinazor var, birbirlerine çok kızgınlar”

    “Anne ve çocuk birbirlerine sarılıyorlar.”

    “Bu oyun seni çok mutlu etti.”

    ‘’Elinden geldiğince yüksek yapmaya çalışıyorsun’’

    ‘’ Bu oyun şimdi tam senin istediğin gibi oldu’’

    ‘’Buradaki insanlar çok çaresiz.’’

    ‘’Bu çocuk çok korkuyor, ne yapacağını bilemiyor.’’ gibi…

    Sizi oyuna dahil etmek isterse de verdiği rolü kabullenmek ona göre davranmanız onu mutlu ve anlaşılmış hissettirir.

    Oyunu yönlendirmeye çalışmak yerine çocuğun bu oyundan ne beklediği ile ilgilenmeniz ona iyi gelecektir.

  • Obezite ve insülin direnci

    Tanım olarak obezite vücudun yağ oranındaki artıştır. Her ne kadar obezite tanım ve sınıflamasında vücut kitle indeksi (VKİ) (boy ve vücut ağrılığı kullanılarak hesaplanan bir değerdir. Vücut ağırlığının kg olarak, boya m2 cinsinden bölünmesi ile elde edilir. Bu değer 30 kg/m2 ise obezite olarak kabul edildir) kullanılıyor olsa da, nadiren bu değerle bazı kişilere yanlışlıkla obezite tanısı konulabilir (ağırlığın büyük kısmı kas olabilir, örneğin; sporcular). Ancak genellikle sahip olunan fazla kilolar yağ formunda olduğundan, bazı özel koşular haricinde VKİ halen en geçerli ve yaygın kullanılan obezite tanımlama ve sınıflama aracıdır. Vücutta biriken bu aşırı yağ, özellikle karın içi organlarda ve çevresinde depolanmaktadır. Bu bölgede depolanan yağ dokunun en önemli özelliği bazı hormon ve faktörleri salgılayabilecek kapasitede olmasıdır. Bu faktör ve hormonlar iştah kontrolü, metabolik hız, insülinin etkisini göstermesi (başlıca etki şekerin vücut tarafından kullanılmasını sağlamaktır) ve sistemik yangı (iltihap, inflamasyon) üzerine etki eder. Bu yolla da uzun dönemde kanser, Tip 2 Diabetes Mellitus, kalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon ve hiperlipidemi gibi ciddi sorunların gelişiminde rol oynar. Obezite vücuttaki yağ doku fazlalığı olduğundan ve yağ doku da hormon yapan bir endokrin organ (salgı bezi) olarak kabul edildiğinden, endokrinolojik bir hastalık olarak kabul edilmektedir.

    İnsülin direnci, kabaca salgılanan insülinin hücre üzerinde etkisini gösterememesidir. İnsülin direnci, alınan fazla kalorilerin, karın içinde yağ olarak depolanması ve bu yağ dokudan salınan hormon ve faktörlerin etkisi ile ortaya çıkan bir durumdur, yani obezitenin sonucudur. Çok nadiren ailesel özellikte insülin direnci de görülebilir. İnsülin direncinde insülinden beklediğimiz normal etkilerin ortaya çıkması için daha fazla insülin gerekir. Bu fazla insülini salgılamak için, en kaba tabiriyle kan şekerini ayarlamak için pankreas daha fazla insülin salgılamak, daha fazla çalışmak zorunda kalır. Bu da kanda insülin düzeylerinin yükselmesine neden olur. Ancak insülinin şekeri hücre içine sokmak dışında büyüme ve hücre çoğalması ile ilişkili olaylarda da etkisi vardır. Bu etkileri göstermede ise bir direnç söz konusu değildir. Bundan dolayı insülin direnci olan bireyin vücudunda, yüksek insülin düzeyleri ile bu olaylar abartılı olarak sürdürülmüş olur. İşte bu abartılı yollar da kanser, damar sertliği, kadınlarda kısırlık, tüylenme ve yumurtlama bozuklukları gibi hastalıkların gelişmesine neden olabilir. Önceden de bahsettiğimiz gibi insülin direnci sıklıkla bir neden değil, bir sonuçtur. Kısacası kazanılan fazla yağ dokunun bir sonucudur ve bu fazla yağ dokunun kontrollü olarak azaltılması ile düzelebilir bir durumdur.

  • Çocuklarda Negatif Duygular

    Çocuklarda Negatif Duygular

    Hiç çocuğunuzun mutsuzluk veren duygularını yok etmeye çalıştıkça işlerin daha da zorlaştığını hissettiğiniz oldu mu?

    Ebeveynler çocukları mutsuz, çaresiz ya da umutsuz olduğunda bir çok yola başvururlar. Öğüt vermek, onlara anlık çözümler sunmak, durumdan uzaklaştırmak, önemsememek,inkar etmek, dikkatini dağıtmak gibi. Ve hiçbiri işe yaramadığında ise konu muhtemelen tartışma ve ebeveyn-çocuk arasındaki gerginlik ile sonlanır.

    Olumlu duyguları anlamak, olumlu duygular üzerinden empati yapmak her zaman daha kolaydır. Bunu temel sebebinin aslında ebeveynlerin de birçoğunun küçükken negatif duygularının inkar edilerek büyümesi olduğunu düşünüyorum.

    Diğer bir yandan da çocukların kendi sorunlarıyla mücadele etme konusunda deneyim edinmesi ve duruma uygun çözüm bulma becerilerinin gelişmesini de bekleriz.

    Aslına baktığımızda çok içsel olarak çocuk da bunu yapmak ister. O yüzden öfke, kızgınlık, hayal kırıklığı aslında tüm duygularda çocukların öğüt almaya, sorular sorularak anlaşılmaya ihtiyacı yoktur. Öğüt vermek, soru sormak biz yetişkinlere özgü iletişim kurma şekillerinden bazıları.

    Ancak bir yetişkin olarak dahi üzgün ya da sinirliyken duymak isteyeceğimiz son şey nasihat olur. Sorulan sorular savunmaya geçmemize, geçiştirmeler ya da duygularımızın basite indirgenmesi anlaşılmamış hissetmemize sebep olur. Aslında basitçe beklediğimiz tek şey bir paylaşım yapmak ve anlaşılmış hissetmektir.

    Çocukların gözünden baktığımızda da benzer aslında, anlaşılmamış hissetmeleri ebeveynlerine öfkelenmelerine sebep olur. Çocuklar da hissettikleri duygular karşısında onları anlayan ve duygularını kabullenen yetişkinlere ihtiyaç duyarlar.

    Siz onların negatif duygularını ne kadar kabul ederseniz, çocukların da bu duyguları anlamlandırmaları ve bu duygularla başa çıkmaları o kadar kolay olur.

    Sadece anlamaya çalışarak ve bunu hissettirerek, nasihat vermeden çocukların kendi yaşadıkları sorunlar ile ilgili kendi çözümlerini nasıl bulduklarına ve nasıl sizinle iş birliğine girmek istediklerine şaşıracaksınız.

  • Düzensiz beslenme ve hareketsizlik karaciğeri yağlandırıyor

    Ülkemizde her 5 kişiden birinde görülen karaciğer yağlanmasının en önemli iki nedeni, düzensiz beslenme ve hareketsiz yaşamdır. Kilo fazlalığı olanlar, şeker hastaları, hızlı kilo alıp veren kişiler ve bazı genetik hastalığı olan bireyler karaciğer yağlanması yönünden risk grubundadır.

    Karaciğer yağlanması siroza yol açabilir

    Karaciğer yağlanması karaciğer hücreleri içinde yağ damlacıklarının birikmesiyle ortaya çıkan bir hastalıktır. Karaciğer hücrelerinde yağ birikiminin yanı sıra karaciğerde sertleşme ve bazı ilerleyici hasara yol açan durumlar, siroza kadar gidebilmektedir. Karaciğer yağlanmasının görülme sıklığı, obezite ve insülin direncinden kaynaklanan, hareketsizlik ve beslenme bozuklukları gibi nedenlere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden önümüzdeki yıllarda yapılacak karaciğer nakillerinin çoğunun, karaciğer yağlanmasına bağlı gelişen sirozlu ve bu nedenle gelişecek karaciğer kanserli hastalara yapılacağı öngörülmektedir.

    Halsizlik ve yorgunluk karaciğer yağlanması belirtisi olabilir

    Karaciğer yağlanması olan kişilerde sıklıkla görülen belirtiler; halsizlik, bitkinlik ve isteksizliktir. Özellikle karaciğer testleri yükselen hastalarda halsizlik belirginleşir. Hastalığın tanısında kullanılan en temel yöntem ultrasonografidir. Bu yöntemle hastaya herhangi bir zararlı ışın vermeden, ses dalgalarıyla karaciğerin yapısı belirlenebilir. Ultrasonografik olarak yağlanma saptanan hastanın kanında karaciğer testlerinde yükselme ve insülin direnci olup olmadığına bakılmalıdır. Karaciğer testlerinde yükselme saptanan hastalar 3 veya 6 aylık düzenli takibe alınmalıdır. Hastalığın basit yağlanmamı yoksa ilerleyici tip mi olduğunu anlamanın en önemli yöntemi “karaciğer biyopsisi”dir. Bu yöntemde karaciğerden bir iğne ile parça alınıp incelenir ve karaciğerde inflamasyon olup olmadığı, karaciğerdeki sertleşme derecesi(fibrozis) ve risk durumu tespiti yapılır.

    Haftada en az 150 dakika tempolu yürüyüş yapın

    Karaciğer yağlanmasını önlemede en önemli iki yöntem diyet ve spordur. Burada amaç hem kilo fazlası olan bireylerde ideal kiloya ulaşmak hem de insülin direncini düzeltmektir. Diyette özellikle günlük kalori alımının azaltılması, trigliseridden fakir beslenilmesi, bol sebze tüketilmesi, glisemik indeksi yüksek gıdalardan kaçınılması önerilmektedir. Hastaların ayda en fazla 3 kg vermesi hedeflenmelidir. Çünkü hızlı kilo alıp vermek de karaciğer yağlanmasının şiddetlendirebilmektedir. İnsülin direnci, karaciğer yağlanmasına neden oluşturma teorilerin temelini teşkil etmektedir. Bu nedenle karaciğer yağlanması olan kişiler günlük aktivitelerini artırmalıdır. Haftada en az 150 dakika olacak şekilde hızlı tempolu yürüyüş veya hafif tempolu koşu en çok önerilen spordur. Ağır kas egzersizleri ise önerilmemektedir.

  • Çocuklarda Korku

    Çocuklarda Korku

    Küçük çocuklar genelde anne babalarına şaşırtıcı gelecek korkulara sahip olabilirler.

    Okul öncesinde korkular daha çok ayrılık ya da yabancı korkusu gibi korkulardır ve gelişimin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Bu korkular okul öncesi dönemde hafifler ve yerini başka korkular alabilir. Korkuların sebepleri çocuğun mizacına, hayal gücüne ve deneyimlerine bağlı olarak oluşabilir.

    Korkular mantıklı değildir, mantıklı açıklamalar ile ortadan kalkmaz ve çocuk rahatlamaz. Ebeveyn olarak; mantıklı açıklamalar yapmak, dikkat dağıtmak, ortamdan uzaklaştırmak, ya da korktuğu şey ile yüzleştirmeye çalışmak gibi yöntemler kullanabiliriz. Hatta bu durum bazen ebeveynleri sinirlendirebilir.

    Eğer bir çocuk korkuyorsa ortada gerçekten onu korkutan bir şey var demektir. Bunun yetişkin olarak sizin mantığınıza uymaması çocuğun korkularının onun için de anlamsız olması gerektiği anlamına gelmez. Bu durumdaki bir çocuğun en son duyması gereken şey “korkmana gerek yok.” gibi cümlelerdir. Korkusunun ebeveynleri tarafından kabul görmemesi hatta bazen yok sayılması çocuğa bu konuyla ilgili ailesinden yardım alamayacağını ve yalnız olduğunu hissettirir. Ebeveynlerin yaptığı mantıklı açıklamalar yetersiz kalır…

    Onun için yapacağınız en değerli şey korkusunu kabul etmek, empati göstermek ve destek olmak olacaktır. Böylece sizinle korkularını daha rahat paylaşabilmesi ve korkusunu yenmek için adımlar atabilmesini desteklemiş oluruz. Diğer türlü anlaşılmadığını hissettikçe korkularını büyütebilir ya da başka şekillerde dışa vurmaya başlayabilir.

    Çocuklar bazen doğru bilgiye sahip olmadıkları için, bazen eski deneyimlerinden dolayı, bazen başkalarından edindikleri korkulardan dolayı, bazen hayal güçlerinden dolayı korku yaşayabilirler.

    Bazı korkular daha semboliktir. Kardeşi doğan bir çocuk karanlıktan korkmaya başlayabilir. Eğer bir korku sembolik ise işin içinden çıkamıyor gibi hissediyorsanız o zaman bir uzmandan destek almanızı öneririm.