Yazar: C8H

  • Uv ışınları ile kanser ilişkisi

    Cilt kanseri, en sık görülen kanser türüdür. Melanom ve melanom olmayan cilt kanserleri olarak 2 başlıkta incelenir. Melanom, cilt kanserinin seyrek görülen (yaklaşık %5) bir türü olmakla birlikte en agresif hastalık seyrine sahip kanser türlerinden biridir ve özellikle son yıllarda melanom görülme oranı giderek artmaktadır.

    İyi haber ise, bu kanser türünden korunmak için alınabilecek önlemlerin olması veya erken evrede teşhis edilerek etkin tedavi uygulanabilmesidir. Cilt kanserlerinin çoğu, fazla oranda UV ışınlarına maruz kalınması sonucu oluşur. Bu UV ışınlarının çoğu güneşten gelmektedir. Ancak, bazen insan yapımı solaryum gibi UV ışını olan kaynaklarda cilt kanserine sebep olabilmektedir. Güneşi tamamen engellemeniz gerekmez. Kapalı alanlarda kalarak hareketsiz bir yaşam sürmek pek de akıllıca olmayacaktır. Çünkü günlük yapılacak fiziksel aktivite sağlıklı yaşam için önemlidir. Ancak, fazla güneş ışığı zararlı olabilir. Bazı adımlar atarak UV ışınlarının etkisini sınırlayabilirsiniz.

    Gölgede kalarak UV etkisini sınırlayabilirsiniz. Bunun yanında mümkün olduğu kadar kapalı giyinmeniz UV ışınlarına fazla maruz kalmanızı engeller. Güneş ışınlarının daha dik geldiği 11:00-16:00 saatleri arası dışarı çıkmanız gerekiyorsa, şapka ve UV ışınlarından koruyan güneş gözlüğü takmanız gereklidir. Bu sayede, baş ve göz çevresindeki hassas bölgeyi korumuş olursunuz. Mevsim ne olursa olsun, güneşli havalarda açıkta kalan bölgelere (yüz, kol, bacak vs.) +30 UV koruma faktörlü güneş kremi sürmeniz cilt kanserinden korunmanıza yardımcı olacak bir başka önlemdir.

    Birçok kişi solaryumun oluşturduğu UV ışınlarının zararsız olduğuna inanır. Bu doğru değildir. Ultraviyole lambalar, UVA ve UVB ışınları yayarlar. Hem UVA hem de UVB ışınları ciltte uzun süreli zarara yol açar ve cilt kanserinin gelişimine katkı sağlar. Özellikle 30 yaş öncesi solaryum kullanımına başlamanın, melanom riskinin artması ile bağlantısı vardır. Dermatologların ve sağlık örgütlerinin çoğu solaryum ve ultraviyole lamba kullanımını tavsiye etmemektedir. Bronz tenli görünmek isterseniz, bronzlaştırıcı losyon kullanarak tehlikesiz bir yöntemle bronz görünmeniz mümkündür.

    Cilt kanseri, çocuklarda dikkat edilmesi gereken bir başka kanser türüdür. Cilt kanseri gelişiminin %90’ında etken rol oynayan güneşin zararlı ultraviyole ışınlarından çocuklarımızı korumak için basit önlemler almanız yeterli olacaktır. Çocuklar özel ilgi ister. Deniz kenarında veya dışarıda oynayarak fazla vakit geçiren çocukların güneşte yanma olasılığı daha yüksektir ve yaklaşan tehlikeden haberdar değillerdir. Anne-babalar ve bakıcılar, çocukları güneşin zararlı ışınlarından korumak için dışarı çıkarken çocuğunuzu mümkün olduğu kadar kapalı giydirin, şapka takın ve güneş kremi sürmeyi bir alışkanlık haline getirin. Biraz daha büyüdüklerinde çocuklarınıza güneşin zararlı ışınları hakkında bilgi verin. Eğer çocuğunuz güneşte kolay yanıyorsa, daha da dikkatli olmanız, kapalı giydirmeniz, en az +30 koruma faktörlü güneş kremi sürmeniz ve güneşte fazla kalmamasına (özellikle güneş ışınlarının dik olarak geldiği 10:00-16:00 saatleri arası) özen göstermeniz gerekir. Ayrıca, çocuğunuzun UV ışınlarından koruyan bir güneş gözlüğü takması, hem gözleri hem de göz çevresindeki hassas deriyi koruyacaktır. Bunun yanında, 6 aydan küçük bebekler, direk güneş ışığına maruz bırakılmamalıdır ve koruyucu şapka ve giysi giydirilmeli, bebeğin güneş gören bölgelerine güneş kremi sürülmelidir.

  • Disleksi

    Disleksi

    Yeni eğitim- öğretim yılına başladığımız bu günlerde birinci sınıfa başlayan çocukların anne, babaları ve öğretmenleri ” Disleksi” diğer adıyla öğrenme bozukluğu olan gelişimsel bir farklılığa dikkat etmeleri gerekir.

    Disleksi; dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ve matematik becerilerinin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli güçlüler gösteren bir öğrenme bozukluğudur. Bu bir zihinsel gerilik değildir. Aksine Dislektik çocuklar normal ve üstü zekaya sahiptir. En önemli ayırıcı tanısı da budur. Bazı Dislektik çocuklarda özel yetenekler bile görülebilmektedir. Dislektik çocuklarda, çoğunlukla dikkat bozukluğu da beraberinde görülür.

    Bu çocuklarda en belirgin özellikler şöyle sıralanabilir; harfleri ya da rakamları ters algılayabilirler. Örneğin, 6 yerine 9, 9 yerine 6 diyebilirler. Okurken cümle içerisinde kelime atlamaları görülür ya da farklı satırlardan okumayı sürdürebilirler. Yön tayininde güçlükler yaşayabilir, sağını solunu öğrenmekte zorlanabilirler. Uzaklık ve derinlik algılamasında sorunlar yaşayabilirler. Bu nedenle bir tepsiyi taşırken devirebilir, ya da elindekileri daha sık yere düşürebilir, bazen de eşyalara çarpabilirler. Benzer sesleri (d-t, f-v, b-p, k-g, c-ç gibi harfleri) birbirine karıştırabilirler. Hece içindeki harfleri yerlerini değiştirerek farklı okuyabilirler. Örneğin, at yerine ta ya da ve yerine ev diyebilirler. Haftanın günlerini ardı ardına saymakta zorlanırlar. Tahtadan yazıları defterlerine geçirmekte güçlük çekerler. Ödevlerini yapmayı unuturlar. Anne-babaların sık sık bu konularda uyardıkları ve bazen de çocukları yalancılıkla suçladıkları görülmektedir. Dün-bugün ve yarın gibi zaman kavramlarını sıralamada güçlük çekerler. Arkadaşları ile ilişkileri genellikle sorunludur.

    Bu çocuklar aileleri ve toplum tarafından en sık suçlanan, eleştirilen ve yargılanan çocuklardır. Okul başarısızlığı nedeniyle tembel, harfleri karıştırması nedeniyle dikkatsiz, ödevlerini unuttu diye sorumsuz, dağınıklığı nedeniyle savruk, sağını solunu karıştırdı diye aptal, daha sık düşmesi ve eşyalara çarpması nedeniyle sakar gibi bir çok yargı bombardımanına maruz kalırlar. Çocuk kendisi de bunu anlamlandıramamaktadır. Elinden gelenin bu olmasına rağmen çevresindeki insanların bu şekilde ona yüklenmeleri onda özgüven eksikliğine ve benlik saygısını yitirmesine neden olur. Böyle bir durumda çocuk okul hayatından daha fazla uzaklaşmaya, ders çalışma konusunda motivasyonunu kaybetmeye ve kabul görmediği için çatışmalı ilişkiler içerisine girebilmektir.

    Disleksi toplum tarafından çok bilinmese de yaygın bir sorundur. % 8- 10 oranında gözükmektedir. Erkeklerde kızlara oranla 3- 4 kat daha fazla görülmektedir. Zamanla geçen bir sorun değildir. Ömür boyu devam etmektedir. Ancak bireysel eğitim planı ve özel eğitim desteği ile okulda yaşayacağı problemler en aza indirilebilmektedir. Çünkü bu çocukların normal okul müfredatında öğrenmeleri zordur ve mutlaka özel eğitim desteği almaları gerekir.

    Ailleler çocuklarının okulda yaşadığı başarısızlık ya da öğrenme sorunlarıyla ilgili çocuğu tembellikle suçlamadan önce, RAM ( Rehberlik ve Araştırma merkezi ) , ya da psikolog, pedagog, psikiyatrist gibi konusunda uzman meslek uzmanlarına başvurulmaları gerekir. Erken tanı ve müdahale çocuğun okul yaşantısını pozitif yönde etkileyecektir.

  • Egzersiz ile kanser ilişkisi

    Günümüzde bireyler yaşamın karmaşası ve güçlüğü altında artan bir tempoda çalışmakta ve kendine ve sağlığına ayırdığı vakit her geçen gün azalmaktadır. Oysa fiziksel aktivite sağlıklı yaşamın vazgeçilmezlerinden birisidir. Gün içinde yoğun bir iş yaşamında bile pasif bedensel hareketler sergilemekteyiz. Belli bir ritme uymayan ve temposuz bu hareketler bizleri yorsa da sağlığımız için gerekli olan fiziksel aktivitenin yerini almamaktadır. Bu durum zaman içinde beslenme saatlerinin düzensizliğine, tuvalet alışkanlığımızda bozulmaya, sağlıksız gıda alımına ve dolayısıyla sağlıksız yaşama neden olmaktadır. Günümüze değin yapılan çok sayıda bilimsel araştırma düzenli egzersiz yapmanın kanser riskinde azalmaya neden olduğunu kanıtlamıştır. Düzenli egzersiz vücudumuzda birçok olumsuzluğa yol açan insülin ve insülin ilişkili proteinlerin düzeyini azaltmakta, bayanlarda östrojen düzeyini kontrol altına almakta ve özellikle barsak kanseri riskini azaltan barsak pasaj süresinin uzamasını engellemektedir. Vücudumuzda insülin ve insülin ilişkili proteinlerin artışı hücreleri uyarmakta ve kontrolsüz hücre çoğalmasını tetikleyerek kanser oluşumuna zemin hazırlamaktadır. Öte yandan kanser tanısı aldıktan sonra düzenli egzersiz yapmanın da birçok faydası kanıtlanmış durumdadır.

    Fiziksel aktivitenin azalması bireylerde barsak hareketlerini azaltmakta ve dışkıda oluşan çok sayıda istenmeyen kanserojen maddelerin barsak yüzeyine temas ederek kanserleşme sürecini başlatmasına neden olmaktadır. Bayanlarda özellikle ileri yaşlarda (menapoz sonrası) östrojen hormonunun en önemli kaynağı yağ dokudur. Yağ dokunun orantısız artışı hormon düzeylerinde artışa neden olmakta ve bu durumda bayanlarda meme, rahim kanseri, erkeklerde ise prostat kanseri riskini artırmaktadır.

    Tüm bu gerekçeler göz önüne alındığında her gün sağlığınızın elverdiği ölçüde egzersiz yaparak başta prostat ve kolon kanseri olmak üzeri birçok kanser türünden korunabilirsiniz. Vücudunuzun hareketsiz kalmak için programlanmadığını bilmeniz önemlidir. Bu nedenle, yapacağınız her türlü aktivite size fayda sağlayacak, sağlıklı kiloda kalmanıza yardımcı olacaktır. Doktorunuzdan yardım alarak yaşınıza ve sağlık durumunuza uygun egzersizleri ne süreyle ve ne sıklıkta yapacağınız konusunda karar verebilirsiniz.

    Genel olarak yetişkinler, her hafta en az 150 dakika hafif egzersiz veya 75 dakika ağır bir egzersiz yapmalıdır. Ya da eşdeğer bir programı hafta boyunca belirli günlere dağıtılabilir. Çocuklar ve yetişkinler, her gün en az 1 saat hafif veya ağır egzersiz yapmalıdır. Ağır bir egzersizi tercih edenler, haftada en az 3 gün bu fiziksel aktiviteyi sürdürmelidir. Oturma, uzanma, televizyon seyretme, bilgisayar kullanma gibi hareket gerektirmeyen aktiviteleri yaşamınızda sınırlamalısınız. Az bile olsa yapılan fiziksel aktivite, sağlığınız için fayda sağlayacaktır. Çocuklarınızın TV ve bilgisayar başında geçirdikleri zamanı kısıtlayın. Onlara düzenli egzersiz yapmalarını öğütleyin. Böylece çocuğunuz sağlıklı ve dinç kalacak, aşırı kilo alması önlenmiş olacaktır.

  • Aile ve Çift Terapisi

    Aile ve Çift Terapisi

    Aile ve çift terapisi, yakın ve duygusal ilişki içerisinde olan çiftlere ( flört, nişanlılık, evlilik ) yaşadığı çatışmaları azaltmaya, ilişkiyi daha sağlıklı ve doyumlu hale getirmeye yönelik uygulanan bir terapi yöntemidir.

    İnsanların yakın ilişki içerisindeki duygusal doyumu ruh sağlıkları açısından çok önemli bir yere sahiptir. Özellikle yakın ilişkilerinden biri olan evliliklerdeki çatışma ve anlaşmazlıklar kişileri çok fazla yıpratarak yaşam kalitelerinin bozulmasına sebep olabilmektedir. Bu durum tüm aile bireyleri, iş ve sosyal hayat gibi çok kapsamlı bir alana negatif olarak yansımaktadır.

    Aile ve çift terapisinde amaç, aile içinde ve çiftler arasında yaşanan zorlu ve sıkıntılı süreçlerin ele alınarak çatışmaların çözülebilmesi ve tüm aile üyelerinin sağlıklı yönde değişiminin ve gelişiminin sağlanmasıdır. Hem aile içi ilişkileri düzenlenmesi hem de diğer insanlar ve durumlar ile ilişkilerin düzenlenmesi hedeflenmektedir.

    Çift ve Aile terapisi aynı zamanda bir ilişki terapisidir. Aile dışındaki diğer yakın ilişkilerle de ilgilenmektedir. Bireysel terapiden farklıdır. İlişki odaklıdır. Çiftlerin ilişki içindeki kendiliklerine ve ilişki paternlerine odaklanılır.

    Çift terapisinde döngüsellik kavramı merkeze alınır. DÖNGÜSELLİK anlayışına göre çiftler ilişkiyi birlikte oluştururlar. Buna göre ilişkinin yolunda gitmesinde veya gitmemesinde her iki tarafında rolü vardır. Bu yüzden ilişkide hiçbir taraf edilgen yada etken olarak kabul edilmez. Her iki kişinin hiçbir şey yapmaması da bir şey yapmak olarak kabul edilir. Örneğin çiftlerden biri ilişkide baskın ve yönlendirici olarak gözlemlenebilir. Ancak edilgen olan taraf da buna izin vererek ve kabullenici davranarak ilişkinin belli bir döngü içerisinde olmasına etken olmuş olur.

    Aile ve çift terapisinde terapistin rolü, ilişkinin sağlıklı hale gelmesi için yapıcı yollar bulmalarına yardım etmektir. Her bir bireyin sıkıntısı aile sisteminin içerisinde değerlendirilerek, yeniden çerçevelendirilir. Çift terapisi çözüm odaklıdır. Terapiye gelen çiftler kendileri, eşleri ya da diğer aile üyeleri hakkında daha fazla şey öğrenirler. Bunun yanında yenide oluşturdukları “sağlıklı iletişim” yöntemlerini sonraki hayatlarına da genelleyerek zor durumların üstesinden gelebilecek içsel kaynaklara ulaşırlar.

    Aile ve çift terapisi birçok psikolojik rahatsızlıklarla birlikte de uygulanır. Uygulama alanlarından bazıları şunlardır:

    Çift ilişkileri, evlilik problemleri, cinsel problemler, boşanma, çocuk, ergen ve yetişkin ruh sağlığı, çocuk ve ergenlerde davranış bozukluğu ve okul problemleri, yeme bozuklukları, alkol ve madde kullanımı, kronik fiziksel rahatsızlıklarla, yas, kayıp ve travmalar, duygusal istismar, ihmal ve şiddet, aile yaşamında değişiklikler (iş değişikliği, taşınma vb.) anksiyete ve depresyonu da içeren duygusal bozukluklar, ebeveynlik becerileri, Psikoseksüel zorluklar, evlat edinme, üvey ebeveyn/çocuk ilişkileri, kendine zarar verici davranış, travma sonrası çocuklara, gençlere ve yetişkinlere destek, iş stresi, ekonomik problemler…

  • Sigara ile kanser ilişkisi

    Sigara içmeyen bir toplum yaratırsak neredeyse akciğer kanserlerinin %90’ından daha fazlasını yok edebiliriz. Günümüzde sigaranın çok sayıda kanser ile ilişkisi ortaya konulmuştur. Sigara içmeyen bir toplumda akciğer kanseri yanı sıra, baş boyun kanserleri, yutak (farinks), yemek borusu (özafagus), mide, pankreas, böbrek, mesane, lösemi ve hatta meme kanseri gibi birçok kanser türünde ciddi oranda azalmalar gözlenecektir. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, 20. yüzyılda tütün kullanımına bağlı yaklaşık 100 milyon yaşam kaybı meydana geldi ve her yıl bu sayıya 6 milyon ekleniyor. Sigaranın içinde 50’nin üzerinde doğrudan kanserle ilişkili kimyasal bulunmaktadır. Filtreli sigara içmek bu kimyasallara maruziyeti azaltmamaktadır. Yıllar içinde filtreli veya light sigara içimi bireylerin nikotin ihtiyacını gidermek için sigara dumanının daha derin içlerine çekmelerine neden olarak, akciğer kanserlerinin daha derin ve alt loblara doğru yer değiştirmesine neden olmuş ve akciğer kanseri sıklığını azaltmamıştır. 1900’lü yılların ilk çeyreğinde sigara ve akciğer kanseri ilişkisi ortaya konulmaya başlanmış 1950’li yıllarda ise bu ilişki bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Ne var ki yıllar boyu bu bilimsel gerçek toplumdan devletler ve sigara üreticileri tarafınca saklanmış sigara bağımlılığı dünya çapında yaygınlaştırılmıştır. 1997’de Amerika’nın en ünlü sigara üreticilerinden olan Liggett, akciğer kanserine yakalanan bir bireyin mahkemeye vermesi sonucu mahkum edilmiş ve tüm dünyaya özür içeren mesaj yayınlamak zorunda kalmıştır.

    Akciğer kanseri gibi yaşam kaybı riski yüksek olan bir kanser türünün oluşumu tek bir sebebe bağlı değildir. Yapılan araştırmalar sonucu, akciğer kanserinin birçok nedeni bulunmuştur. Çeşitli faktörler akciğer kanseri oluşumunda rol oynayabilir. Ancak bu faktörlerin çoğu tütün kullanımıyla ilişkilidir.

    Sigara ve Akciğer Kanseri; sigara içmek akciğer kanserine neden olur. Tütündeki zararlı maddeler (kanserojen) akciğerdeki hücrelere zarar verir. Zamanla bu zararlı etkiler hücrelerde kansere neden olabilir. Bir sigara içicisinin akciğer kanseri olması; hangi yaşta sigara içmeye başladığı, ne kadar süredir sigara içtiği, günde içtiği sigara sayısı, sigarayı ne kadar derin içine çektiğiyle alakalıdır. Sigara içmeyi bırakmak bir kişinin akciğer kanseri olma riskini büyük ölçüde düşürecektir.

    Akciğer kanserinden korunmanın en iyi yolu sigara içmeyi bırakmak veya hiç başlamamaktır!

    Puro ve pipo ve Akciğer Kanseri; puro ve pipo kullananlar bunları kullanmayanlara göre daha çok akciğer kanseri olma riski taşırlar. Kişinin kaç yıldır puro veya pipo içtiği, günde kaç adet içtiği ve ne kadar derin içine çektiği, kanser olma riskini etkileyen faktörlerdir. İçlerine çekmeseler de puro ve pipo içicileri, akciğer ve ağız kanserinin diğer tipleri için de risk altındadırlar. Ayrıca pasif içiciler de tütün dumanına maruz kalarak aynı oranda akciğer kanseri olma riskine sahiptir.

    Eğer halen sigara içiyorsanız hemen bırakın! Bu konuda doktorunuzun yönlendirmesi ile yardım almanız mümkündür.

    Pasif içiciliğin çocuk kanserleri üzerine etkisine bakacak olursak çocuklar, anne ve babalarına bakarak onları taklit ederler. Ailenizde kimsenin sigara içmesine izin vermeyin ve evinizde sigara içirmeyin. 2010 yılında elde edilen verilere göre çocuklar ve gençler arasında sigara kullanımı azalmaktadır. Son 10 yıldır tütün ürünlerinin kullanımının yol açtığı sonuçlar konusunda blinçlendirme çalışmaları, hız kesmeden devam etmektedir. Ancak, bu konuda ailelerin devamlı tetikte olması gerekir. Yapılan araştırmalar, 12 yaş ve üzeri çocukların %25’den fazlasının düzenli olarak sigara kullandığını göstermiştir ki bu hiçte azımsanacak bir rakam değildir.

    Akciğer kanseri halen en sık rastlanan ve görülen vakaların yaklaşık %85’inde yaşam kaybına sebep olan bir kanser türü olarak baş sırada yer almaktadır. Sigara kullanan kişilerin yaklaşık %80’inin 18 yaşından erken sigara içmeye başladığı dikkate alınacak olursa, ailelerin çocuklarına sigaranın zararlarından bahsetmeleri ve sigarasız bir yaşam sürmenin insan sağlığına faydalarını anlatmaları gereklidir. Sigara kullanan ebeveynlerin örnek olmak adına sigarayı bırakması hem akciğer, ağız, özofagus, mesane, böbrek ve pankreas kanserleri ve kalp hastalıklarına yakalanma riskini azaltacak hem de çocuklarında olumlu etki yaratacaktır.

  • Cinsel Mitler (Batıl İnançlar)

    Cinsel Mitler (Batıl İnançlar)

    Cinsel mit; halk arasında cinsellikle ilgili doğru olmayan, abartılı, yanlış ve uydurma hikayelerle kulaktan kulağa anlatılarak oluşturulmuş inanışlara verilen addır.

    Mit kelimesi İngilizcede “Myth” kelimesinden gelmekte olup Türkçemize “batıl inanç” olarak çevrilebilir. Cinsel mitler “seksüel mit” olarak da anılabilir. Zaman içinde büyüyerek toplumda sanki doğruymuş gibi yer eden cinsel mitler, genç kişilerin zihinlerinde yer ederek vajinismus, erken boşalma, sertleşme problemi, cinsel isteksizlik vs. gibi daha pek çok cinsel problemlere neden olabilmektedir. Toplumda konuşulan, ağızdan ağıza, kulaktan kulağa dolaşan cinsel mitlerin bu kadar etkili ve güçlü olmasının nedeni; ülkemizde cinselliğin ayıp, yasak, günah olduğu düşüncesiyle, ne ebeveynlerin ne de eğitimcilerin, gençlerimize bu konuda hiçbir eğitim vermemesidir.

    Ülkemizde evlilik kurumuna önem verilirken, üremenin ve psikolojik sağlık için çok önemli bir yere sahip olan cinselliğin neredeyse yok sayılması mutsuz ve çatışmalı evliliklere yol açmaya devam ediyor.

    İşte en yaygın cinsel mitlerden bazıları:

    -Erkekte cinsel organın boyutu çok önemlidir.

    Erkek tarafından en çok takıntı yapılan konulardan biri penis boyutudur. Penis boyu ortalama 14 santimetre olmakla beraber 10-18 santimetre arası olanlar normal boyutlarda kabul edilmektedir. Sanıldığının aksine, penis boyuyla cinsel performans arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Ayrıca vajinal uyarı vajinanın 1/3 kısmında yoğunlaşır. Bu da penis boyuna yönelik takıntıları temelden yıkmaktadır. Buradan yola çıkarak söylene bilinir ki, mutlu ve tatmin edici bir cinsel yaşam için penis boyu tek kriter olamaz. Çiftlerin birbiriyle açık ve samimi bir iletişim kurmaları, birbirilerinin arzu, istek ve beklentilerine değer vermeleri doyurucu ve sağlıklı bir cinsel yaşam için oldukça önemlidir.

    -İlk cinsel ilişki kadına çok ağrı verir ve kanama olur. İlk ilişkide kanama olmazsa kadın bakire değildir.

    Cinsel ilişki ağrı ve acı yapmaz. Kadının cinsel ilişki sırasında uyarılması, ıslanması olmuş ve kendini kasmaz ise ne ilk ilişkide ne de sonraki ilişkilerinde ağrı acı olmaz. Vajinanın görevi penisi içine almak ve neslin devamını sağlamaktır. Vücudumuzdaki diğer organlar görevlerini yerine getirirken nasıl ki ağrı ya da acı yaşanmıyorsa, vajina da haz alıp-verme olan görevini yerine getirirken ağrıya ve acıya neden olmaz. Kızlık zarı vajina girişinin hemen yakınında, doğuştan delik olan, esnek bir yapıdır ve ilk ilişki sırasında kızlık zarında hafif bir açılma olur. Aslında kanama olmaması normalde beklenen bir durumdur. Normal şartlar altında, normal bir kızlık zarı, kanamaz, delinmez, patlamaz, yırtılmaz. İlk cinsel ilişki sırasında penis vajinaya girdiğinde kızlık zarında hafif bir açılma olur. Bu noktada kadın rahat ve kendini kasmazsa, ıslanmışsa bu girişi hissetmez. Kızlık zarının açılması denilen olgu giyinilen ince çorabın bir yere takılması ve kaçması gibidir. Ayrıca kızlık zarından gelen kan, parmağın kanaması gibi değil, belli belirsiz bir sıvıdır. Bu da kadın rahatsa, kendini kasmazsa, ıslanması tam olmuşsa ve erkek acele etmezse hiç fark edilmez bile.

    -Mastürbasyon cinsel isteği ve gücü azaltır.

    En geçerli ve en yaygın cinsel eylem olan mastürbasyon, Türk toplumunda her nedense zararlı ve günah olarak vurgulanır. Kişinin rahatlamasına ve kimseye zarar vermeden cinselliği yaşamasına yardımcı olduğu için de doğaldır. Mastürbasyonun cinsel gücü azalttığına dair söylenenler ise yanlıştır. Zararlı olan mastürbasyon değil ona eşlik eden ayıp, günah veya zararlı gibi olumsuz inançlardır. Mastürbasyon kişinin kendisiyle barışık olduğunun temel göstergelerindendir. Mastürbasyon doğru yapıldığı takdirde kişinin cinselliğine olumlu katkılar sağlayan bir süreç meydana getirir. Ancak yakalanma korkusuyla ve günah işliyorum duygusuyla yapıldığında erkeği erken boşalmaya , kadını da cinsellikten haz almamaya programlayabilir, ayrıca erkeklerde sıklıkla karşılaştığımız, suçluluk duygusu ileride sertleşme sorunlarına ve cinsel isteksizliğe yol açabilir.

    Anlaşılacağı üzere bu verdiğim örnekler çoğaltılabilir hatta 500 sayfalık bir kitap bile yazılabilir. Ama tabi bu bizi çözüme götürmez. Peki çözüm nedir? En önemlisi çocuklarımız doğduğu anadan itibaren cinsiyet ve cinsellik ile ilgili eğitim vermektir. Ve toplum olarak önce okumayı ve araştırmayı alışkanlık haline getirebilmek gerekir. Eğer bu olursa zaten zihin her söylene inanmaz tüm bunları kendi zihin süzgecinizden geçirebilme yetisini kullanabilir. Bilimin ışığında, gerçek bilgiler ile yaşamanız dileğimle…

  • Obezite ile kanser ilişkisi

    Günümüzde kansere neden olma kapasitesine en çok sahip çevresel faktör sigaradır, sonra ise obezite gelmektedir. Fakat 2020 yılına gelindiğinde obezitenin tüm dünyada birincil kanser etkeni olacağı tahmin edilmektedir.

    Uzun yıllardır yapılan çalışmalar bireylerde aşırı kilo alımı ile birlikte vücudumuzda bazı istenmeyen ve kanseri tetikleyen maddelerin düzeyinde artış olduğunu kanıtlamıştır. Bu maddeler bazı hormonlar olabileceği gibi sitokin olarak adlandırılan hücre uyarıcılar da olabilmektedir. İnsülin büyüme faktörü, estrojen, testosteron bunlara örnek olarak verilebilir. Bu maddelerin uzun süreli artışı vücutta kronik iltihabi durumu tetiklemekte ve kanser oluşum sürecini başlatmaktadır. Karın bölgesinde yağlanma, bir başka deyişle bel kalça oranının artması kanser süreci ile ilişkilendirilebilir. Bu nedenle bu oranın ideal düzeyde olması sağlıklı bireyler için bir hedef olmalıdır.

    Aşırı kilolu yani obez olmak kansere bağlı yaşam kaybına yaklaşık % 20 oranında katkı sağlamaktadır. Aşırı kilolu olmanın erkelerde kolon ve rektum (kalın barsak), böbrek ve özofagus (yemek borusu) kanseri ve pankreas kanseri dahil birçok kanser gelişiminde riski arttırdığı gözlenmiştir. Ayrıca safra kesesi ve karaciğerde kanser gelişme riskini arttırabilir ve hodgkin dışı lenfoma, multipl miyelom, ve prostat kanseri riskinde etkin rol oynayabilir.

    Son yapılan çalışmalara göre obez olan bayanlarda kanser görülme ihtimali normal kilolu olanlara göre %40 daha fazladır. Bayanlarda obezite ilişkili kanserler bağırsak, mesane, rahim, böbrek, pankreas, yemek borusu ve özellikle menapoz sonrası görülen meme kanserleridir.

    Çok sayıda klinik araştırma kanser ve dengesiz beslenme üzerine odaklanmıştır. Kilolu olan bireylerin düzenli beslenme ve egzersiz sonucu zayıflaması ile kanser risklerinde azalma olduğu gösterilmiştir. Kilo artışı ile kanser ilişkisinde suçlanan en önemli mekanizma insülin direnci ve insülin benzeri maddenin aşırı salınmasıdır. Kilo veren ve sağlıklı yaşama adım atan bireylerde bu mekanizma tersine dönmektedir. Yaşamsal risk taşıyan birçok hastalığı tetiklediği bilinen aşırı kilo veya obezitenin önüne geçmek için kişilerin kilo vermesi için cesaretlendirilmesi ve desteklenmesi gerekmektedir.

    Beslenme şekliniz ve ne yediğinize dikkat etmeniz hem vücudunuzun gerekli mineral ve vitaminleri almasını sağlayacak hem de aşırı kilo almanızı önleyerek obezitenin önüne geçecektir. Doğal sebze, meyve ve tam tahıllı gıda ağırlıklı beslenmeye özen gösterin. Tükettiğiniz yiyeceklerin dondurulmuş, aşırı yağlı, tuzlu, şekerli ya da katkı maddeli olmaması önemlidir. Öğünlerinizi kaçırmayın ve üç öğün beslenmeye dikkat edin. Günün en önemli öğünü olan kahvaltıyı atlamayarak hem kendinize bir iyilik yapın hem de çocuğunuza iyi bir örnek olun. Kırmızı eti yakmadan pişirerek kanserojen maddelerin sağlığınıza zarar vermesini engelleyin ve haftada bir kez et tüketmeye dikkat edin. Yine haftada 2-3 kere balık yemeniz ve tavuk eti tüketmeniz omega-3 ve vitamin ihtiyacınızı gidermenize katkı sağlayacaktır.

    Düzenli ve sağlıklı beslenen çocuklarınız aşırı kilo almayacaktır. Abur cubur, çikolata, cips, yağ ve şeker içeren yiyecek ve içecekleri tüketirken kısıtlama getirin. Mümkünse organik bolca doğal meyve, sebze ve belli oranlarda et, tavuk ve balık tüketmelerini sağlayın. Aşırı kilo alan çocuklarda hastalıkların gelişme riski daha fazladır. Aşırı kilolu yetişkinlerde de kanser gelişme riskinin yüksek olduğu unutulmaması gereken önemli bir noktadır. Öyleyse, her yaşta sağlıklı kiloda kalmaya dikkat etmek gerekir.

  • Deneyime Dayalı Öğrenme

    Deneyime Dayalı Öğrenme

    Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkanına girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkalda Napolyonu müsait bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşman askerlerini de “ az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı” diye savuşturmuş. Bir süre sonra Napolyon’un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon’a sormuş: “ efendim ,af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?” Napolyon birden öfkelenmiş. “ Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun?” diye bağırmış. Hemen askerlerine, adamı kurşuna dizmelerini emretmiş. Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık “ateş” emri verilecek. Bakkal içinden “ ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin” diye düşünürken, arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış. Karşısında Napolyon varmış. Tek cümleyle cevaplamış Napolyon:” İşte böyle bir duygu! “

    Hikayede anlatıldığı gibi deneyime dayalı öğrenmenin bazen çok ağır bedelleri olabilir.
    Bazı insanlar anlatılanları dinleyerek ,bazı insanlar araştırarak bazi insanlar önceki tecrübeleri rehber olarak yapacağı davranış veya eylemi planlayabilir.

    Yaşayarak öğrenme biçimi bedeli en yüksek öğrenme biçimi olsa da insanın kendisini en iyi şekilde olgunlaştırabildiği ve içsel olarak en iyi anlayabildiği bir yol olarak da düşünülebilir.
    Bir grup insan vardır ki deneyime dayalı öğrenmenin sonucunda ki bedeli öder hataların ve yanlışlarını görür, bunlardan ders çıkarır. Bu öğrenme süreci olumsuz olsa bile kişinin öğrendiği ve kendine kattığı en olumlu şey “ büyümek “ tir .

    Hayatımda bir çok şeyi en iyi deneyime dayalı olarak öğrendim. Bu benim için bir seçim değildi. İstemsiz bir şekilde hayatımda vereceğim önemli bir kararı bu öğrenme yöntemi ile şekillendirdiğimi yine böyle bir deneyimim sonucu fark ettim.
    Kayıplarım oldu, üzüldüm, kırdım, kırıldım belki, ama ANLADIM- FARKETTİM …

    Bu farkındalığın, deneyime dayalı öğrenmenin maliyetini görmemi ve kararlar alırken daha çok mantık süzgecini kullanmayı , duygularımı daha şeffaf görebilmeyi ve ayırt edebilmeyi öğretti.

    Bu bağlamda yaşadığın olumsuz bir olaya , daha yakından baktığında belki sana bir mesaj iletiyor olabilir. Öğren , olgunlaş, eksilerini gör ve artıya çevir…Böyle bir durum belki de hayatın verdiği doğal bir terapidir senin için …
    Farkındalıklarla dolu deneyimlere…

  • Kanserden korunma yolları nelerdir?

    Kanser, bir organ veya dokudaki hücrelerin düzensiz olarak bölünüp çoğalmasıyla ortaya çıkan kötü huylu hastalıklar grubuna verilen genel addır. Toplumda bilinenin aksine tek bir hastalık değil neredeyse 150’nin üzerinde türden oluşur. Bu türlerin ortaya çıkışı, neden olan faktörler, seyirleri ve tedavi şekilleri çoğunlukla farklılıklar içerir. Bu nedenle bu grup hastalıklar konusunda toplumun doğru bilgilenmesi kanserden korunma ve erken tanı için çok önemlidir. Kanser insanlar için bir kader olarak kabul edilmemeli, korunma stratejileri ve erken tanı için bilim insanları toplumu bilgilendirme adına doğru yönlendirmeleri kesintisiz sürdürmelidir.

    Kanser önlenebilir bir hastalık mıdır?

    Kanserleşmeyi tetikleyici faktörler 3’e ayrılır:

    1 – Çevresel faktörler (önlenebilir),
    2 – Kalıtsal faktörler (önlenemez, erken tanı çok değerli ve çoğunlukla mümkün),
    3 – Rasgele mutasyonlar (önlenemez?, çoğu yaşlılıkla ilişkili).

    Kanser ciddi oranda önlenebilir bir hastalıktır. Aşağıda detaylarıyla inceleyeceğimiz bir dizi çevresel faktörün, kanser oluşumu ile yakın ilişkisi kanıtlanmıştır ve çevresel faktörler önlemesi en kolay kanser etkenleridir. Erkeklerde ve kadınlarda birkaç kanser türü dışında neredeyse benzer faktörler söz konusudur. Her ne kadar önlem alsak da belli bir oranda kanser insanoğlu yaşadığı sürece var olacaktır. Çünkü kanser aynı zamanda bir yaşlılık hastalığıdır. Hücrelerin yaşlanması, bireyde var olan genetik yatkınlık, vücudumuzda var olan doğal kanserojenler (örneğin ileri yaşlarda erkeklerde testosteron; kadınlarda östrojen)bu süreci bir grup bireyde kaçınılmaz kılacaktır.

    Oransal olarak bakacak olursak olayı daha da iyi kavrayabiliriz. Tüm kanserlerin neredeyse yarısından fazlası sigara alışkanlığı, önlenebilir infeksiyonlar, sedanter (hareketsiz) yaşam, obezite ve sağlıksız beslenme ile ilişkilidir. Asbest maruziyeti, benzen ve bir takım kanserojen kimyasallar ile yakın temas ve uzun süreli inhalasyon (solunum yolu ile vücuda alımı), düzenli alkol kullanımı gibi bir grup çevresel faktörün ve mesleki kanserojenin günümüzde kanserle ilişkisi kesin olarak tanımlanmıştır. Tüm bu faktörlerin toplumda oluşturulacak bilinçle birlikte azaltılması kanser görülme sıklığında ciddi oranda azalmalara neden olacaktır. Sigara içmeyen bir toplum yaratırsak neredeyse akciğer kanserlerinin %90’ından daha fazlasını yok edebiliriz. Günümüzde sigaranın çok sayıda kanser ile ilişkisi ortaya konulmuştur. Sigara içmeyen bir toplumda akciğer kanserinin yanı sıra baş boyun kanserleri, yutak borusu, mide, pankreas, böbrek, mesane, lösemi ve hatta meme kanseri gibi birçok kanser türünde etkili olduğu bilinmektedir.

    Ülkemizde erkeklerde görülen en sık ilk 5 kanser türü sırasıyla akciğer, prostat, mesane (idrar kesesi), kolorektal (kalınbarsak) ve mide kanseri olarak sıralanmaktadır. Ülkemizde kadınlarda en sık görülen meme kanseri, her 8 kadın kanserinden birisi olmaya devam etmektedir. Bunu dışında rahim ağzı (serviks), rahim ve yumurtalık kanserleri de sık görülen kadın kanserleri olarak sıralanabilir. Kadınlarda akciğer kanseri erkeklere nazaran daha ender görülse de sık rastlanan kanser türü olarak sayılabilir. Ülkemizde en sık görülen çocukluk çağı kanseri ise lösemidir. Gençlerde ise (15-24 yaş grubu) erkeklerde testis kanseri ve kemik kanserleri, kadınlarda ise tiroid ve Hodgkin Lenfoma en sık karşılaşılan kanser türleridir.

    Günümüzde kansere neden olan etkenlerin birçoğu iyi bir şekilde tanımlanmıştır. Gelin şimdi bu etkenleri inceleyerek kanserden nasıl korunabileceğimizi öğrenelim.

  • Bağlanma Nedir?

    Bağlanma Nedir?

    Bağlanma kuramı kişinin yakın ilişkiler içindeki duygusal ve davranışsal tutumlarını inceleyen psikolojik bir modeldir.

    İnsan hayata gözlerini açtığında bir başkası tarafından bakıma muhtaç bir varlık olarak doğar. Bebeğin tüm ihtiyaçları bir yetişkin tarafından karşılanmak zorundadır. Bu yüzden insan yavrusu bağlanmak zorundadır. Bu doğuştan gelen bir yapıdır. Bebek ihtiyaçlarını karşılatmak üzere ağlayarak annesini kendine çekme eğilimindedir. Ancak her ağlama fizyolojik ihtiyaçlar değildir. Bebeğe bakım veren anne olabileceği gibi, baba,bakıcı veya büyükanne de olabilir. Önemli olan bakım verenin bebeğin ihtiyaçlarını doğru yorumlayıp hızlıca yanıt vermesidir.(Psikolojik -fizyolojik )  Bu senkronize ilişki, istikrarlı biçimde ilk 18 ay içerisinde devam ederse güvenli bağlanma oluşacaktır.

    Bebek annesi ile ilişkisini ‘güvenli bağlanma’ üzerine inşa ettiğinde sonraki yaşamındaki ilişkilere de bu bağlam üzerine yaklaşır.Bu bağlanma şekline sahip bireyler ‘olumlu benlik – olumlu öteki ‘ algısına sahiptir. Güvenli bağlanan bireyler içten ve samimi ilişkiler kurabilir, yaşamındaki olumsuzluklarla başa çıkabilir, empatik ve sağduyulu hareket edebilir gerektiğinde de hem başkalarına yardım edip başkalarından da yardım alabilir. (Bu yardımlaşma alacaklı – borçlu ilişkisi bağlamında değildir.)

    Özetle bu bağlanma örüntüsüne sahip bireyler hayatı hissederek , keyif alarak, her hangi bir tökezlemede de sorunla yüzleşip bununla başa çıkabilecek strajiler üretebilir, hayatın sebep -sonuç ilişkisi şeklinde değil süreç olarak görüp doyumlu ve üretken bir yaşam sürerler…

    Bağlanmanın diğer bir yüzü de güvensiz bağlanmadır. Güvensiz bağlanma, ‘ güvenli bağlanmanın tam zıttı olarak ebeveyn bebeğin ihtiyaçlarını doğru yorumlayamaz ve hızlıca cevap veremez. Bunun pek çok faktörü vardır. Annenin kendi bağlanma şeklinden- çevresel faktörlerden, psikolojik sorunlara kadar geniş bir yelpazede değerlendirilir. Güvensiz bağlanma ; kaçınmalı, kaygılı ve karmaşık bağlanma şeklinde görülür. Kaçınmalı bağlanan bireyler için ilişkiler, güvenilmezdir. Genellikle ilişki kurmaktan kaçarlar, sorunla ya da kişiyle yüzleşmek yerine küsme, içe çekilme, yemek yemek, tv izleme , alışveriş yapma gibi eylemler ile kendini sakinleştirme yoluna giderler.

    Kaygılı bağlanan bireyler ise sürekli ilişki içinde olma, sürekli ötekinin kendisini sevip sevmediği ile ilgilenip sevgiyi alabilmek adına aslında yapmak istemediği bir çok özveride bulunurlar.

    İnsan yavrusunun daha beyin gelişimi tamamlanmadan yaşamın ilk 1 – 1,5 yılında annesi ile kurduğu bağın bu derece hayatımıza , kişiliğimize ve davranışlarımıza etkisi olması bazılarımıza ilginç gelebilir. Ancak bağlanma kuramı üzerine yıllardır birçok bilim insanı kafa yormuştur, birçok destekleyici veriler elde edilmiştir. Peki insan ebeveynlerini seçemediğine göre, kişiliği sandığı kendine zarar veren ilişki kurma dinamiğini değiştirebilir mi?

    Kişi hangi bağlanma şeklinden gelirse gelsin, psikoterapi yardımıyla bütün bu çocukluk hikayelerini anlamlandırıp, içgörü ve farkındalık elde ettiğinde geçmişin duyguları bugünü etkilemeyi bırakabilir. Tekrardan kendi yüzleşmeleri ve anlamlandırmaları ile kazanılmış güvenli bağlanmayı oluşturabilir.