Yazar: C8H

  • Daha fazla domates yiyerek prostat kanserinden korunabilir miyiz?

    Daha fazla domates yiyerek prostat kanserinden korunabilir miyiz?

    Geçtiğimiz günlerde sonuçlanan bir araştırma, likopenin prostat kanserini önlemede etkili olduğu yönünde yapılan diğer araştırmaları destekler niteliktedir.

    Prostat kanseri, prostat bezindeki hücrelerin kontrol dışı büyümesiyle ortaya çıkan, erkeklerde sık rastlanan ve yaşam kaybına neden olabilen kanser türlerindendir. Erkeklerin yaklaşık %20’sinde hayatlarının bir döneminde prostat kanseri görülmektedir. Erken evrede teşhis edilen vakalarda, çeşitli yöntemlerle sorun çözülebilse de, özellikle ilerlemiş vakalarda yaşam kaybı oranları hayli yüksektir. Yaşam kaybına neden olmasa dahi özellikle idrar çıkarma ve cinsel fonksiyonlar üzerindeki olumsuz etkileriyle yaşam kalitesinde ciddi düşüşe neden olmaktadır. Bu durum, prostat kanseri tedavisinin önemini daha da artırmaktadır.

    Her hastalıkta olduğu gibi prostat kanserinde de en etkin tedavi, aslında hastalık oluşmadan önlenmesi yani korunmadır. Prostat kanseri, hem genetik hem de genetik olmayan (çevresel) faktörlere bağlı olarak gelişen bir kanserdir. Genetik faktörleri değiştirmek pek mümkün değildir. Ancak genetik olmayan faktörler, kişinin yaşadığı çevre, beslenme ve yaşam tarzı gibi faktörlerdir ve bunlar değiştirilerek prostat kanseri ve diğer pek çok hastalıktan korunma sağlanabilir. Ancak, prostat kanserinin gelişmesinde çevresel faktörlerin etkili olduğu bilinmesine karşın, bu faktörlerin neler olduğu ve prostat kanserinden korunmada nelerin etkili olduğu henüz net olarak aydınlatılabilmiş değildir.

    Prostat kanserinden korunmada likopenin etkili olduğu düşünülmektedir. Likopen; başta domates ve domates içerikli ürünler olmak üzere karpuz, pembe greyfurt gibi besinlerde bulunan antioksidan (oksijenin zararlı etkilerinden koruyan) bir maddedir. Bu madde insan vücudunda üretilemez ve mutlaka tüketilmesi gerekir. Buda, likopen içeren gıdalarla beslenerek mümkün olacaktır. Birçok araştırmada, bu maddenin pek çok faydasına ilişkin ciddi bulgular mevcuttur. Prostat kanserinden korunmada ise, likopenin etkisinin olduğunu gösteren çalışmalar olduğu gibi etkisiz olduğunu gösteren çalışmalar da mevcuttur. Yani bu etkinin varlığı henüz tartışmalıdır.

    Ancak geçtiğimiz günlerde sonuçlanan bir araştırma, likopenin prostat kanserini önlemede etkili olduğu yönünde yapılan daha önceki araştırmalarda elde edilen bulguları ciddi anlamda desteklemiştir. Bunun yanı sıra, likopenin sadece genel prostat kanseri değil, yaşam kaybı yüksek prostat kanserini önlemede de etkili olduğu tespit edilmiştir. Hatta yaşam kaybı yüksek prostat kanserini önlemede çok daha etkili olduğu belirtilmiştir.

    Bu çalışmada; 40-75 yaşları arasındaki, başlangıçta prostat kanseri taraması negatif olan (yani prostat kanseri olmayan) yaklaşık 50.000 amerikalı erkek sağlık çalışanı ele alınmış ve beslenme, yaşam şekli, likopen içerikli gıda tüketimleri ve prostat kanserine yakalanma oranları 24 yıl boyunca düzenli olarak takip edilmiştir. Her 4 yılda bir beslenme durumları, her 2 yılda bir yaşam şekilleri ve sağlık durumları değerlendirilmiştir. Prostat kanseri ve bu kanserde anjiogenez gelişmesi (yeni damar oluşumu, kanserin ilerlemesine neden olan bir durum) ile yüksek miktar likopen alımı ilişkilendirilmiştir. Sonuçta, yüksek miktar likopen alımıyla, genel ve yaşam kaybı yüksek prostat kanseri ve anjiogenez gelişmesinin önlenmesi arasında güçlü bir ilişki saptanmıştır.

    Sonuç olarak, günümüzde sık görülen prostat kanserinde, bu hastalıktan korunmayı sağlayacak en küçük bir gelişmeyi dahi yakından takip etmek ve dikkate almak gerekir. Bu çalışma, belki likopenin prostat kanseri üzerindeki etkisinde son nokta olmayabilir, ancak bu yöndeki bulguları ciddi olarak desteklemektedir. Ayrıca, bu çalışmayla domates sofralarımızda daha fazla yer bulmayı fazlasıyla hak ettiğini göstermiştir.

  • Vajinismus ve Tedavi Süreci

    Vajinismus ve Tedavi Süreci

    Vajinismus, kadının korku ve kaygılarından dolayı, istemsiz bir şekilde kasılma ve korku yaşayarak cinsel ilişkiye izin verememe halidir.
    Cinsel terapi Bilişsel-Davranışsal Terapi ve imajinasyon yöntemlerini içerir.

    Vajinismus1-5 arası sorunun şiddetine göre derecelendirilir. Bu spektruma şöyle örnek verebilirim. Bazı kadınlar vajinasına bile bakamaz, dokunamaz ve jinekolojik muayene olamazken, bazıları parmak sokabilmekte hatta kısmen eşinin penisini içine alabilmekte ve biraz kaygılı da olsa jinekolojik muayene olabilmektedir.

    Derece terapist için önemlidir çünkü terapi tekniğini ve sıklığını ona göre ayarlayarak, danışanın kişilik yapısına uygun bir süreç planlaması gerekir.
    Vajinismus ilk cinsel ilişki ve sonrasında eşiyle sağlıklı bir birleşme yaşayamadığında ortaya çıkan bir sorundur. Öncesinde tahmin edilecek bir durum değildir. Evliliğin üstünden en az bir ay geçmiş ve hala eşinizle cinsel birleşme yaşayamadıysanız, vajinismus sorunu yaşıyor olduğunuzu düşünebilirsiniz.

    Vajinismus bir kaçınma ve erteleme sorunu olduğundan jinekolojik muayene kaygısı kişileri tedavi olmaktan alıkoymaktadır.

    Çünkü zaten cinsel organına yabancı olan, kaygı ve korku duyan kişi, doktorun vajinasına spekulum veya parmak sokarak müdahale edeceğini düşünmektedir. Bu tamamen yanlış bir düşüncedir.’ilişkiye giremedim ve bunun için fiziksel bir problemim olup olmadığına baktıracağım.’ Şeklinde bilgi vermeniz halinde, doktor zaten herhangi bir müdahale yapmayacaktır. Karşıdan bakması yeterli olacaktır.

    Tedaviyi erteleme ve kaçınmanın bir diğer nedeni ise tedavinin içeriğinde parmak veya dilatatör egzersizlerinin olmasından doğan endişedir. Ancak tedavinin bir parçası olan parmak veya dilatatör kişilere göre değişkenlik gösterir. Yani Bazı danışanlarım parmağı çok itici bulurken bazıları ise dilatatörü itici bulmaktadır.

    Endişelerinizi ve kaygılarınızı anlıyor, hatta haklı da buluyorum. Ancak terapinin içeriği olan kendi cinsel organınızı tanıma ve normalleştirme olan bu süreçte, sizler hazır olana kadar, endişelendiğiniz bu egzersizlere geçilmeyecektir. 

    Terapinin bilişsel evresinde danışanımızın kaygı ve korkularını giderilmek üzere bir takım teknikler uygulayıp arkasından kendi anatomisi ile ilgili geniş bir bilgi sahibi olduktan sonra adım adım bu evreye yani davranışsal evreye geçilir. Yani Sizler tedaviye başladığınızdaki aynı kişi olmazsınız süreç içerisinde. Terapi de videolar, maketler vasıtasıyla kadın, cinsel organını iyice tanır kafasında yarattığı gibi olmadığını görür ve adım adım ona dokunmaya ve bakmaya başlar ve böylelikle dilatatör aşamaları için ön hazırlıklar tamamlanır. Kişi hazır olduğunda yani kendi vajinasına herhangi bir şey soktuğunda kafasındaki gibi ağrı ve acı olmadığını hisseder ve bunu zihninde etiketler.
    Özetle vajinismus Terapisi sizlerin düşündüğü gibi uzun süren ve size zarar veren bir süreç değildir. Kişiden kişiye tedavi süreci değişmekle birlikte en fazla 1 ay sürmektedir. Vajinismusun üstesinden gelme sürecinde amacımız sadece vajinaya, penisin girmesi değildir. Bunun bir uyum problemi olduğunu düşünerek çiftin daha sağlıklı haz ve doyum odaklı bir cinsellik yaşamasına da odaklanır. Bunun içinde bu terapi sürecinin bazı seanslarına eşler de dahil edilir. Cinsellikle ilgili kapsamlı bir bilgi verilerek her iki tarafında kafasındaki olumsuz düşünceler ve yanlış bilinen, hurafeler, tabular, mitler, bilimsel bilgiler ile yer değiştirilir.

  • Kemoterapi alan hastaların balık yağı tüketmesi sakıncalı mıdır?

    Kemoterapi alan hastaların balık yağı tüketmesi sakıncalı mıdır?

    Jama Onkoloji Dergisi’nde yayımlanan bir araştırmada; balık yağı kullanan ve uskumru, ringa balığı tüketen kanser hastalarında kandaki PIFA denilen yağ asidi seviyesinin hızla arttığı gözlenmiş, bu durumun kemoterapi tedavisine direnç geliştireceğine ve tedavinin yeterince etkili olmasını engelleyeceğine işaret edilmiştir.

    Son yıllarda en çok ilgi gören beslenme takviyelerinden olan balık yağları; omega-3 gibi yararlı yağ asitleri yönünden zengin ringa balığı, uskumru gibi balıklardan elde edilir. Omega-3 yağ asitlerinin kolestrolü düşürücü ve kalp ritmini düzenleyici etkisiyle kalp-damar hastalıklarından korunmadaki faydaları, çocuklarda zihinsel gelişime olumlu etkileri bilinmektedir. Ayrıca beynin yaşlanma sürecini yavaşlatması; Alzheimer’a karşı koruyucu etkileri; depresyon, dikkat eksikliği gibi bilişsel rahatsızlıklardaki olumlu etkileri de bilinen yararlarındandır. Balık yağı ayrıca hem çocuklarda hem de gebelerde önerilen bir beslenme takviyesidir. Bu yüzden gerek sağlıklı insanlar, gerekse kanser ve kanser dışı hastalığı olanlar tarafından sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak geçtiğimiz günlerde yayınlanan ve oldukça ses getiren bir çalışmada, kemoterapi tedavisi alan hastaların bu takviyeleri kullanmasının sakıncaları olduğu belirlenmiştir.

    Araştırma ekibi daha önce fareler üzerinde yaptığı bir çalışmada; platinle uyarılan yağ asidi (PIFA) denilen bir yağ asidi türünün kandaki yüksek seviyelerinin kemoterapi ilaçlarına direnç gelişmesine neden olduğunu belirlemiştir. Bu çalışmada ise; bundan hareketlesöz konusu yağ asitlerinin balık yağları ve ringa, uskumru gibi bazı balıkların tüketimiyle de kanda yükselebileceği ve kemoterapi ilaçlarına direnç gelişmesine neden olabileceği düşünülmüş ve değerlendirilmiştir. Bunun üzerine 30 kanser hastasının bir kısmına günlük 10 ml, bir kısmına günlük 50 ml balık yağı verilirken; 20 kanser hastasına da günlük 10 gr. Uskumru, ringa, ton balığı veya somon verilerek kanlarındaki bu yağ asidinin seviyeleri değerlendirilmiştir. Sonuçta, 50 ml alanlarda daha fazla olmak üzere balık yağı kullananlarda ve uskumru, ringa balığı tüketenlerde kandaki bu yağ asidinin seviyesinin hızla arttığı görülmüştür. Bu durum, bu ürünleri kullanan hastalarda kemoterapi tedavisine direnç gelişeceğine, yani tedavinin yeterince etkili olamayacağına işaret etmektedir.

    Sonuç olarak; insanlar genellikle kansere yakalandıktan sonra yaşam tarzlarında değişiklikler yapmakta, daha sağlıklı yaklaşımlar benimsemektedir. Sigarayı, alkolü bırakmakta, beslenmelerine daha çok dikkat etmekte ve vitaminler, balık yağları gibi takviye besinleri kullanmaya başlamaktadır. Elbette ki insanların sağlıkları adına bir şeyler yapmaya çalışması çok güzeldir. Ancak onkoloji diğer birçok tıp dalından çok daha hassas olan ve hasta-hekim ilişkisinin çok daha güçlü olması gerektiği bir branştır. Hastaların en küçük yaşam tarzı değişikliklerinden, kullandıkları beslenme takviyelerine, alternatif tıp adı altındaki ürünlere kadar her türlü girişimlerini muhakkak hekimleriyle paylaşmaları ve onların onayı olmadan hiçbir girişimde bulunmamaları son derece önemli ve hayatidir. Çünkü görüldüğü gibi basit bir balık yağı bile kanserin en temel tedavi yöntemlerinden kemoterapiye direnç gelişmesine neden olabilmektedir. Ayrıca antioksidan etkisiyle vitaminlerin de bilinenin aksine kanseri tetikleyebileceği iddia edilmektedir. Kontrolsüz ve bilinçsizce tüketilen alternatif tıp adı altındaki ürünlerin yol açtığı felaketler ise zaten bilinmektedir. Lütfen size en ideal tedavileri, en etkili şekilde ve en az zararla verebilmeleri için hekimlerinize yardımcı olun ve basit gördüğünüz, önemsiz olduğunu düşündüğünüz ürünleri dahi muhakkak hekimlerinizin kontrolü ve bilgisi dahilinde tüketin.

  • Egolar

    Egolar

    Herkesin dilinde bugünlerde EGO kelimesi.. Bilen bilmeyen, herkesin EGOyla ilgili bir YORUMU var.. Fazla konuşana da egoist diyorlar, kendimi seviyorum diyene de.. Bencil olduğumuzda da “ego yapıyoruz’’ çok fazla “ben’’ dediğimizde de.. Peki EGO nedir gerçekte?

    Latince bir kelime olan Ego, ben, benlik, kendilik demektir. Ego sonradan oluşan bir yapı değil, kendimizi algılayış biçimimizdir. Ancak çevresel faktörlerle şekil değiştiren bir yapıdır. O şekil değiştirdiğinde ise doğal olarak kendimizi algılayış biçimimizde değişir.

    Bir insan “Ben….’’ ile başlayan cümleler çok fazla kurup kendisini büyük, kocaman gösterip kendisiyle ile ilgili böbürlenip duruyorsa da ‘‘hiçbir şeyi beceremiyorum, ben bir zavallıyım’’ diyorsa da bir ego probleminden söz edebiliriz..( şişirilmiş ego ve cılızlaştırılmış ego) Aslında iki durumda da kendisini aciz ve zavallı hissediyordur.. Birinde bunu üstü kapalı yapıyor, kendisini önce küçük görüyor sonra bu küçüklüğünü örtbas etmek için “Ben şunu yaptım, bunu yaptım, şu okullarda okudum, şöyle başarılıyım, böyle yüksekteyim, param, evim, arabam, ailem, Ben yaptım, Ben başardım….’’ gibi kendini öven, yükselten cümleler kuruyordur.. Amaç; kendi kendine aslında o kadar da küçük, beceriksiz ve zavallı olmadığını ispatlamak.

    “Kendini küçülten düşüncelere sahip’’ bir diğer grup ta bu durumu kabul eder ve açıkça ifade eder; “Ben bir zavallıyım, bana hiçbir zaman sıra gelmeyecek, şanssızım, hayat bana hiç gülmedi’’ gibi arabesk bir durumun içine girer.. Sürekli şikayet eder, sürekli ağlamaklı konuşur, hüzün ve öfke doludur.. Yaşam ona bir bu yandan vurur bir diğer yandan ve o hiçbir şey yapamaz, yetersiz, çaresiz ve acizdir.. Bu kişilerin kendilerini küçülten ve gerçeği çarpıtan düşünce sistemleri öyle büyüktür ki “Yaşam benden büyük” ve ben bu durumda ne yapabilirim? düşüncesini sistemlerine iyice yerleşmiştir ve kurban rolünü iyice benimsemişlerdir. Burada egosal problemle başa çıkmak için kullanılan bir savunma mekanizması da mevcuttur. Alt mesaj ‘her şeyin kötüye gitmesi benim yetersizliğim değil, ben kendimden büyük olanla nasıl savaşabilirim? dir.

    Birinci gruptakiler hayatlarını bu ispat üzerine inşa ederler. Sürekli yarış halindedirler. Gündemlerinde fark yaratmak, çok fazla para kazanmak, en güzel evde oturmak en iyi arabaya binmek ,en iyi kıyafeti giymek en büyük ünvanı almak vb. düşünceler vardır. Ama iç dünyasına baktığınızda hayatlarında pek az keyif aldıkları şeyler vardır.

    Bu tarife baktığımız da ‘ Bütün başarılı insanlar şişirilmiş ego problemi’ yargısına varmış olabilirsiniz. Evet başarı güzeldir ama tadını çıkarabildiğinizde… Tatmin olabildiğinizde…

    Fakat‘şişmiş ego‘neye sahip olursa olsun hiçbir zaman tatmin olmayacaktır.

    Ve ne yazık ki bu işe yaramaz çünkü bir insan düşüncelerinin kökünde ÖZBENliğini kabul etmediyse ve gerçek oluş haliyle bütünleşmediyse kendisi hep aciz, yetersiz ve zavallı görecektir..

  • Vejeteryan beslenme kalınbağırsak kanseri riskini azaltıyor mu?

    Vejeteryan beslenme kalınbağırsak kanseri riskini azaltıyor mu?

    Kalınbağırsak kanseri (kolorektal kanser), sağlık bakanlığının istatistiklerine göre en sık görülen ve en çok yaşam kaybına yol açan ilk 5 kanser türü arasındadır. Kolorektal kanserlerin gelişiminde genetik faktörlerin de etkili olduğu bilinmekle beraber, en önemli etken yaşam tarzı ve çevresel faktörlerdir. Bunlar içerisinde de en önde gelen hiç şüphesiz beslenmedir. Nitekim kolorektal kanserlerin gelişmiş batı toplumlarında, ülkemizde batı illerinde daha fazla görülüyor olması, yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarına bağlanmaktadır. Sigara, hareketsiz yaşam ve obezitenin; beslenme olarak da alkol ve kırmızı etin kalınbağırsak kanseri riskini artırdığı bilinmektedir. Bundan hareketle kırmızı etin tüketilmediği vejeteryan beslenmede, kalınbağırsak kanseri riskinin daha düşük olduğu düşünülmektedir. Ancak bu konuda yapılmış çalışmalar, bunu doğrulamak için yeterli değildir.

    Vejeteryanlık; çeşitli nedenlerle kırmızı et, balık, kümes hayvanları ve bazı durumlarda yumurta, süt ve süt ürünlerini tüketmemek demektir. Vejeteryan beslenmenin; vegan (Yumurta, süt ürünleri, bal gibi hiçbir hayvansal ürünü tüketmeyen), lakto-ovo vejeteryan (hayvansal gıdalardan sadece süt ürünleri ve yumurta tüketen), pesko vejeteryan (hayvansal gıdalardan süt ürünleri, yumurta ve balık tüketen), yarı vejeteryan (kırmızı et dışındaki tüm hayvansal ürünleri tüketen) gibi türleri de vardır. Bu kişiler tahıl, sebze, meyve gibi bitkisel gıdalarla beslenmeyi tercih eder. Böyle bir beslenme şeklinin tercih edilmesinde dinsel ve ahlaki bir takım inanışlar etkili olabileceği gibi, daha sağlıklı olduğu düşüncesi de etkili olabilmektedir.

    Vejeteryan beslenmede; doymuş yağ ve kolestrol içeriği yüksek olan hayvansal gıdaların tüketilmemesi, kalp-damar hastalıkları riskini azaltır. Bunun yanı sıra, sebze ve meyvelerde yüksek oranda bulunan bazı vitaminler de bu beslenme şeklinde bolca alınmış olur ve buna ilişkin de bir takım faydalar elde edilir. Ayrıca vejeteryan beslenen kişilerde böbrek taşları ve safra taşları oluşumu riski de daha düşüktür. Bu tip beslenme posadan (liften) zengindir. Posa oranı yüksek gıdalarla beslenme, şeker hastalığından korunma ve bağırsak fonksiyonları açısından da fayda sağlar. Tüm bunların yanında geçtiğimiz günlerde, vejeteryan beslenmenin yararlarına bir yenisini daha ekleyecek nitelikte kapsamlı bir çalışma yayınlanmıştır.

    Bu çalışmada; anketlerle beslenme şekilleri belirlenen yaklaşık 75.000 kişi, vejeteryan olanlar ve olmayanlar olarak gruplandırılmıştır. Yine vejeteryan olanlar; vegan, lakto-ovo vejeteryan, pesko vejeteryan, yarı vejeteryan olarak alt gruplara ayrılmış ve gruplar yaklaşık 7,5 yıl takip edilerek kalınbağırsak kanseri gelişme oranları değerlendirilmiştir. Sonuçta; genel olarak vejeteryan olanlarda, olmayanlara göre kalınbağırsak kanseri riski %22 daha düşük olurken; özellikle pesko vejeteryanlarda (hayvansal gıdalardan süt ürünleri, yumurta ve bolca balık tüketenler) vejeteryan olmayanlara göre risk %43 daha düşük bulunmuştur.

    Sonuç olarak; vejeteryan beslenenlerde, vejeteryan olmayanlara göre kalınbağırsak kanseri riski anlamlı derecede daha düşüktür. Ancak, bu kesinlikle kanser riskini azaltmak için vejeteryan olmamız gerektiği anlamına gelmemektedir. Çünkü bu beslenme şeklinin yararlarının yanında birtakım zararları da mevcuttur. Özellikle kırmızı ette bolca bulunan demir, B12 vitamini, aminoasitler gibi bileşenlerin eksikliğine bağlı birçok problem ortaya çıkabilmektedir. Bu yüzden en doğru yaklaşım, beslenmemizde kırmızı etin ağırlığını azaltmak ama genel anlamda bitkisel ve hayvansal gıdalarla dengeli bir şekilde beslenmek olmalıdır. Bu noktada; yapılan çalışmalarla en sağlıklı beslenme şekli olduğu gösterilen Akdeniz diyetine uygun beslenmek en doğrusu olacaktır.

  • Duyguların Zekası Olur mu?

    Duyguların Zekası Olur mu?

    Duygusal zekâyı; Peter Saovey ve John Mayer, Dr. Reuven Bar-On;Daniel Goleman gibi bir çok isim tanımlamış ve önemi üzerinde durmuştur.

    EQ Kişinin kendi duygularını anlaması, başkalarının duygularına empati beslemesi, duygularını yaşamı zenginleştirecek biçimde düzenleyebilmesi yetisi” olarak belirtilmiştir. Buradan anlaşıldığı gibi duygusal zeka insan ilişkilerimizi kolaylaştıran, sosyalleşmemizi hızlandıran önemli bir faktördür.

    Goleman a göre EQ insanların huzurlu, mutlu iletişimi güçlü bir yaşam sürdürebilmesini sağladığı için IQ dan daha önemlidir. Ona göre; insanların duygularını doğru yerde doğru bir şekilde kullanması yaşamlarını olumlu yönde geliştirmektedir.

    -Duygusal zeka, bireylerin yüreklerini ve zihinlerini işbirliği içinde kullanabilmeleri yetisidir.

    -Duygusal zeka kişinin ne hissettiğini bilmesi güçlü ve zayıf noktaları konusunda fikirler yürütebilmesi,yaşadığı duyguları etkili biçimde yöneterek kendi yaşamı ve diğer insanlarla ilişkileri adına doğru, etkili, akıllıca kararlar alabilme becerisidir.

    Kabul etmeliyiz ki artan nüfus, zorlaşan yaşam şartları insanları giderek daha da tahammülsüzleştirmekte… Bugünün bireyleri önceki dönemlere göre duygusal problemlerle daha fazla başa çıkmak zorunda kalıyorlar. Ne yazık ki bugünün çocukları daha yalnız ve depresif, daha kızgın, kuralsız, tutarsız, sinirli, hassas saldırgan ve üzülmeye eğilimli büyüyorlar.

    Eğitim “sistemsizliğimiz” ise anne ve babaları her geçen gün çocukları adına akademik olarak daha çok yükleme yapmaya sürüklüyor. Çocuklar o sınavdan bu sınava adeta bir yarış atı edasında koşturuluyor. Çünkü çoğu anne baba, çocuklarının bir üniversite diplomasına sahip olmalarının, onların gelecekleri için olmazsa olmazı olduğunu düşünüyor. Oysaki çocukların duygusal zekâları yeterince gelişmemişse diplomanın onlar adına kazançlı bir yaşam armağanına dönüşmesi hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Çocuklarımızı geleceğe hazırlarken onların zihinsel becerilerini artırmak için gayret ederken, ruhsal gelişimlerini ihmal edersek kuşkusuz gelecekte yaşamla baş edemeyen bireylerin yetişmesine neden oluruz.

    Çocukluk yıllarında oluşan duygusal zekâyı şekillendiren en büyük faktör anne baba tutumlarıdır. Doğru duygusal davranışların sergilendiği ortamlarda yetişen çocukların kazandıkları duygusal beceriler onların yaşamlarını kolay ve mutlu geçirmelerini sağlayacaktır. Anne-babaların çocuklarını dinlemeleri, önemli olduklarını hissettirmeleri ve birey olduklarını unutmadan onları yönlendirmeleri çocukların duygusal bilinci kazanmalarındaki önemli tutumlardan bazılarıdır.

    Her anne baba çocuk yetiştirme tutumlarını gözden geçirmeli, bu konuda çok fazla bilimsel dayanaklı kitap makale vs. okumalı ve anne baba olmadan mutlaka bir uzmandan danışmalık hizmeti almalıdır.

    Teknolojinin hızla hayatımızı kontrol altına aldığı, insan ilişkilerinin giderek azaldığı günümüzde duygusal zekası gelişmiş bir birey yetiştirmek çocuğumuza vereceğimiz en büyük miras olacaktır.Kendi ile barışık ne istediğini bilen, sosyal açıdan gelişmiş çocuklar yetiştirmek dileğiyle…

  • Zerdeçal (kurkumin) ve kanser

    Zerdeçal (kurkumin) ve kanser

    Kurkumin; zerdeçal bitkisinin köklerinden elde edilen, sarı-turuncu renk veren bir maddedir. Özellikle Asya ülkelerinde yemeklerde sıklıkla kullanılan köri baharatının da ana maddesidir. Binlerce yıldır geleneksel Hint ve Çin tıbbında önemli yere sahip olan kurkumin, birkaç on yıldır özellikle kanser alanında bilimsel çalışmaların da ilgi odağı olmuştur. Şimdiye dek yapılan laboratuvar çalışmalarında kurkuminin özellikle anti-inflamatuar ve antikanser özelliklerine dair birtakım olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Ancak bu bulgular henüz klinik çalışmalarla doğrulanmadığından insanlar üzerindeki etkisi net olarak bilinmemektedir. Yan etki, maliyet ve ulaşılabilirlik konusundaki avantajları ve laboratuvar çalışmalarından elde edilen olumlu sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda, kurkuminin üzerinde çalışılmaya değer bir madde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak klinik çalışmalarla elde edilen yeterli güvenilir kanıtların bulunmaması ve ilaç etkileşimi potansiyelinin olması nedeniyle şu an için tıbbi amaçlı kullanımından kaçınmak en doğru yaklaşım olacaktır.

    Zerdeçal (Kurkumin) Nedir? Tarihçesi Nasıldır?

    Hint safranı olarak da bilinen zerdeçal (turmerik), zencefilgiller familyasına ait çok yıllık otsu bir bitkidir. 300’den fazla aktif bileşeni barındırsa da köklerinden elde edilen sarı-turuncu pigment özelliğindeki bir madde, bitkinin tıbbi özelliklerinin dayandırıldığı temel biyolojik aktif bileşenidir. Yaklaşık 200 yıl önce kurkumin olarak adlandırılan bu madde, özellikle Asya ülkelerinde yemeklerde sıklıkla kullanılan köri baharatının da ana maddesidir. Ayrıca E100 koduyla gıda renklendiricisi olarak da kullanılmaktadır. Kurkumin, Asya’da -özellikle de geleneksel Hint tıbbında- 2500 yıldan fazla bir geçmişe sahiptir. Binlerce yıldır yara iyileşmesi, sivilce, yanık, çeşitli cilt hastalıkları, göz infeksiyonları, sinüzit, romatizma, depresyon, stres, hazımsızlık gibi çeşitli sağlık problemlerinde kullanılmıştır. Kurkuminin hastalıkların tedavisinde kullanımına ilişkin ilk bilimsel çalışma 1937 yılında yayımlanmış, daha sonra 1949 yılında yayımlanan bir çalışmada antibakteriyel etkinliğine ilişkin umut verici sonuçlar elde edilmesiyle çalışmalar hız kazanmıştır.

    Kurkuminin; birtakım aracı molekül, enzim ve faktörlere karşı etkileri üzerine çalışılmış ve antimikrobiyal, anti-inflamatuar etkileri ile bağışıklık sistemini düzenleyici, böbreği-karaciğeri koruyucu, kan şekerini düşürücü birtakım etkileri gösterilmiştir. Bazı çalışmalarda anti-inflamatuar etkinliğinin gösterilmesi ve inflamasyonun (yangı) kanserde rol oynayan etmenlerden olması, kurkuminin kanserin önlenmesi ve tedavisinde kullanılabileceği düşüncesini doğurmuştur. 1985 yılında Dr. Kuttan’ın, laboratuvar çalışmalarında kurkuminin antikanser aktivitesinin olabileceğini göstermesiyle, araştırmalar bu alana yönelmiştir. Son dönemlerde ise kanserde özellikle koruyucu etkisi üzerine odaklanılmıştır. Kurkumin; düşük yan etki riski, düşük maliyet, kolay ulaşılabilirlik gibi özellikleriyle ideal koruyucu ajan profili çizmektedir. Ancak bağırsaklardan emilim oranının düşüklüğü, ilaçlarla etkileşme potansiyelinin yüksekliği ve etkinliğine dair mevcut kanıtların yetersizliği bu noktadaki engelleridir.

    Yapılan birçok laboratuvar çalışmasında kurkuminin gerek tedavi, gerekse korunma noktasında birtakım anti-kanser özellikleri saptanmıştır. Literatürde kurkuminin çeşitli tümör hücrelerinde, hücre çoğalmasını engelleyici (anti-proliferatif) etkilerinin araştırıldığı birçok laboratuvar çalışması mevcuttur. Bunlardan birinde; kurkumin, rahim kanserli hücre serilerinde hücre çoğalmasını engellemiştir. Fareler üzerinde yapılan bir başka çalışmada ise; kurkumin prostat kanserli hücrelerde çoğalmayı anlamlı derecede engellemiştir. Yine fareler üzerinde yapılan bir çalışmada da; farelerin bir kısmı kurkuminle beslendikten sonra farelere yemek borusunda kansere neden olabilen bir madde enjekte edilmiş ve sonuçta kurkuminle beslenen farelerde hücre çoğalması belirteçlerinin anlamlı derece daha düşük olduğu görülmüştür.

    Kurkuminin kanserin yayılmasını engelleyici özelliğinin araştırıldığı bir çalışmada ise; prostat kanserli hücrelerde yayılımı engellediği görülmüştür. Yine bir başka çalışmada da; kurkumin meme kanserinde yayılımı engelleyici etki göstermiştir.

    Bazı çalışmalarda da kurkuminin kemoterapi veya radyoterapiyle birlikte kullanımının etkileri değerlendirilmiştir. Biri 2013, diğer 2014 yılında yayımlanan iki çalışmada; kurkumin kalınbağırsak kanserli hücre serilerinde, kemoterapi ilacı 5-Fluorouracil’in duyarlılığını artırmıştır. 2014 yılında yayımlanan bir başka çalışmada da; baş-boyun kanserli hücre serilerinde, bir diğer kemoterapi ilacı sisplatinin etkinliğini artırmıştır. Yine yumurtalık kanseri hücrelerinde sisplatinin etkinliğini artırdığını raporlayan çalışma da mevcuttur. Bir başka çalışmada ise; lenf kanserinde radyoterapinin duyarlılığını artırdığı raporlanmıştır.

    Kurkuminin antikanser etkilerinden üzerinde en çok çalışılanlardan biri de korunmadır. Bu çalışmalardan birinde; kurkuminin, ağız boşluğu kanseri gelişimini baskılayabileceği raporlanmıştır. Fareler üzerinde yapılan bir çalışmada ise; bağırsaklarda polip gelişimini önleyerek, kalınbağırsak kanserine karşı koruyucu etki gösterebileceği belirtilmiştir.

    Kurkuminin kanserin önlenmesi veya tedavisindeki etkilerine yönelik oldukça az sayıda klinik çalışma mevcuttur. Bu çalışmalar da (birkaçı hariç) az sayıda olgu içeren başlangıç aşamasındaki çalışmalardır. Olgu sayısı nispeten yüksek çalışmalardan birinde; kalınbağırsak kanserli 126 hastaya cerrahi öncesi dönemde verilen kurkuminin, kilo kaybını azalttığı ve genel olarak sağlığı geliştirdiği belirtilmiştir. Cerrahi müdahale sonrası takip altında tutan prostat kanserli 199 hasta ile yapılan bir diğer çalışmada ise; yeşil çay, nar, brokoli ve kurkuminden oluşan bir karışımın verildiği hastalarda, tedavi sonrası 6 aylık dönemde PSA (Prostat Spesifik Antijen) artış oranı % 63.8 daha düşük bulunmuştur.

    Bazı başlangıç çalışmalarında; radyoterapiye bağlı yan etkilerin ve semptomların azaltılmasında birtakım olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Radyoterapi alan baş-boyun kanserli 50 hastanın katılımıyla yapılan bir başlangıç çalışmasında; sandal ağacı yağı ve kurkumin içeren bir krem radyasyon dermatitinin (radyasyona bağlı cilt yangısı) önlenmesinde etkili olmuştur. Radyoterapi alan meme kanserli 30 hasta üzerinde yapılan benzer bir başka çalışmada ise; kurkumin, radyasyon dermatitinin şiddetini ve cilt soyulmalarını azaltmıştır. Cilt, genital bölge, meme veya ağız içinde kansere bağlı lezyonları olan 62 hastanın katılımıyla yapılan bir çalışmada da; kurkumin şikayetlerde rahatlama sağlamıştır.

    2008’de yayımlanan ve ileri evre pankreas kanserli 25 hastanın katılımıyla yapılan bir çalışmada; bir hastada hastalık 18 aydan uzun süre stabil seyretmiş; bir hastada da tümör %73 küçülme göstermiştir. Ancak diğer hastalarda herhangi bir olumlu yanıt elde edilememiştir. Bir başka klinik çalışmada da; kurkumin ileri evre pankreas kanserli 17 hastada, kemoterapi ilacı gemsitabinle kombine edilerek verilmiş ancak olumlu bir sonuç alınamadığı gibi 5 hastanın şikayetlerinde artış olmuştur.

    Kurkuminin yan etkisi ve riskleri nelerdir?

    Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), kurkumini ‘’genel olarak güvenli’’ olarak tanımlanmıştır. Nitekim literatürde de kurkumin kullanımıyla direkt ilişkili ciddi yan etkiler bildirilmemiştir. Ancak ilaç etkileşimlerine ilişkin literatürde güçlü kanıtlar mevcuttur. Başta kemoterapi ilaçları olmak üzere birçok ilaçla etkileşimine dair çalışmalar mevcuttur. Yine ilaçların metabolizmasında görevli enzimleri etkilediğine ilişkin çalışmalar da raporlanmıştır. Bir başka laboratuvar çalışmasında ise; kurkuminin kemoterapi ilaçlarının etkinliğini azaltabileceği belirtilmiştir.

    Peki o zaman ne yapmak gerekir?

    Hayvan çalışmaları ve diğer laboratuvar çalışmalarından elde edilen sonuçlar, kurkuminin özellikle anti-inflamatuar ve antikanser özelliklerinin olabileceğine işaret etmektedir. Ancak laboratuvar ortamında veya hayvanlar üzerinde yapılan, insan fizyolojisinden uzak çalışmalar; klinik çalışmalar kadar değer taşımamaktadır. Nitekim kurkuminin tıbbi kullanımına ilişkin klinik çalışmalar da oldukça az sayıdadır, dolayısıyla insanlar üzerindeki etkileri net olarak bilinmemektedir. Bu yüzden kurkuminin herhangi bir sağlık durumunda kullanıma ilişkin güvenilir kanıtlar olduğunu söylemek güçtür. Nitekim henüz herhangi bir sağlık durumu için kullanımı da onaylanmamıştır. Kurkumin ve kurkumin içerikli ürünlerin kullanımına ilişkin bildirilen ciddi yan etkiler olmasa da özellikle kemoterapi ilaçları olmak üzere, ilaç etkileşimlerine ilişkin veriler mevcuttur. Bu noktada, şu an için bu ürünün tıbbi amaçlı kullanımından kaçınmakta yarar vardır.

  • Hipnoz

    Hipnoz

    Hipnoz insanın değişik bir şuur halidir. Doğal ve fizyolojik bir haldir. Parapsikolojik ya da doğa üstü bir güç değildir. Gün içerisinde her insan mutlaka zaman hipnotik transa girer. Hipnotik transtan kastım mevcut reel gerçekliğin bir anda dışına çıkmak, dalıp gitmek bunun küçük bir göstergesidir. Çoğu insan Televizyonda bir film izlerken, araba kullanırken, bir anlığına kendi iç dünyasında bir takım yerlere gittiğinde yaşanılan haldir. İşte bu trans halini bir başkası vasıtasıyla ya da kendi denetiminizde sistemli bir şekilde bir takım teknikler uygulayarak daha uzun süreli ve kontrollü yapılırsa buna HİPNOZ denir. Hipnoz yapana ‘hipnolog ‘ya da’ hipnotist ‘ adı verilir. Eğer hipnozu yapan ve programlayan, aynı zaman da bir tedavi yöntemi de uygulayacaksa buna’ hipnoterapist’ denir. Hipnoterapi psikilojik bir rahatsızlıkta yapılan terapinin hipnoz altında iken yapılmasıdır. Depresyon, duygu durum bozukları, fobiler, kişilik bozuklukları, psikolojik kökenli ağrılar vs. gibi daha pek çok hastalıkta daha kısa sürede daha çok veriye ulaştırarak tedavi sürecine büyük katkılar sağlayabilir. Çünkü hipnoz altında olan bir insanın bastırma mekanizmaları ortadan kalkar ve kişinin duygusal boşalımını sağlar.

    Özellikle sosyal fobi, örümcek fobisi uçak fobisi gibi insanın hayat kalitesini düşüren pek çok korku ile başa çıkmayı sağlayabiliriz hipnoz ile… Bugün uçak korkusu nedeniyle hayatlarındaki bir çok şeyden vazgeçmek zorunda kalan o kadar çok insan varki. . Mesela iş seyahatlerine çıkamamak kişiyi kariyerinde ilerlemekten alıkoyan büyük bir problemdir. . Kişiye genel müdürlük teklifi yapıyorlar reddediyor , tek derdi var. Genel müdür olunca Uluslar arası toplantılara gitmek zorunda kalacak, uçak yolculuğu yapmak zorunda kalacak. ‘ Çok mütevazı adam, genel müdürlüğü istemedi.’ gibi yorumlar geliyor ardından, oysaki adamın içi gidiyor…

    Uçağa binmeniz konusunda kaygı ve gerginlik yaratan birçok faktör olabilir. Örneğin panik atak, uçağın kaçırılması korkusu, terör korkusu, klostrofobi , kontrolün elinizde olmaması gibi birçok durum kişilerde anksiyete oluşturabilir. Hatta uçağa binmeden sadece havaalanında bulunmak bile bazı insanlarda kaygı yaratabilir. Uçuş korkusu bazı insanlarda önce hafif anksiyeteyle başlayıp uçağa bindikten sonra had safhaya ulaşarak uçaktan inme çabalarına kadar varabilen davranışlara sebep olabilir.

    Peki diyelim ki uçak korkusu olan bir kişi nasıl oluyor da hipnoz ile tedavi edilebiliyor. Basit bir dille anlatmak gerekirse hipnoz altındayken kişiye uçak ile ilgili imajinasyonlar verilip , o olayı birkaç sefer aşama aşama yaşatarak zihnin de defalarca uçak ile seyahati yaptırılır. Uçak korkusu öğrenilmiş bir durum olduğu için zihindeki olumsuz düşünce ve duyguları olumlular ile değiştirecek, bastıracak ya da bu korkuları başka yere yönlendirecek telkinler verilir.

    “Peki Hipnoz korkunuz varsa?” Unutmayın ki hipnoz sırasında telkine açık olmamıza rağmen hipnoz hali davranışımız üzerindeki kontrolümüzü kaybettiren bir durum değildir. Filmlerde gördüklerinizi unutun. Hipnozun başka bir kişinin kontrolü altına girmek olmadığını bilmek önemlidir. Kişi hipnoz halindeyken ne kontrolünü kaybeder, ne de daha sonra pişman olacağı bir söz veya davranışta bulunur. Kişinin etik ve sosyal değerleriyle çatışan, kişinin kendisi için faydalı olmayacak her türlü telkin, zihin tarafından mutlaka geri çevrilir. Hipnoz, denemek isteyen herkes için çok doğal ve güvenlidir. Unutmayın ki transa girmekteki başarı şansınız tamamen hipnoterapistiniz ile işbirliği yapma isteğinize ve transa girmek konusunda kendinize gerçekten izin vermenize bağlıdır.

  • Kalın bağırsak (kolon ve rektum) kanseri neden gençleri hedef alıyor?

    Aralık 2015’te gerçekleşen 6. Ruesch Merkezi Sempozyumu’nun özel toplantısında uzmanlar erken yaşlarda görülen kalın bağırsak (kolon ve rektum) kanserleri ile ilgili rahatsız edici bulguları dile getirdiler.

    36 yaşında diyaliz hastası bir baba, 25 yaşında pelvik inflamatuvar hastalık şüphesi olan sağlık konusunda bilinçli genç bir kadın ve 31 yaşında Crohn hastalığı geçmişi olan başka bir genç kadın… Tüm bu insanlar ortak paydada öngöremedikleri bir hastalığı paylaştı: kalın bağırsak kanseri!

    Bakıldığında ileri yaştaki bireylerde sık görülen bir hastalık olduğu düşünülse de, kalın bağırsak (kolorektal) kanserlerinin şimdilerde 50 yaşından genç bireyleri hedef aldığı gözlenmektedir. Hatta bazen ilk kolonoskopi taraması için önerilen yaş sınırından onlarca yıl önce.

    Kolonoskopi (kalın bağırsağın, ucunda küçük bir kamera bulunan esnek bir boru ile görüntülenmesi) ve dışkı testlerini içeren tarama testleri ve gözlem programlarının sıklığı sayesinde son yıllarda 50 yaş ve üzeri bireyler arasında kolorektal kanser görülme sıklığı ve bu hastalığa bağlı yaşam kaybı oranları azalmaktadır. Ancak nedense gelişmiş ülkelerde 50 yaş altı kolorektal kanser görülme sıklığı büyük bir hızla artış göstermektedir ve bunun nedenleri henüz anlaşılamamıştır.

    İstatistiki verilere bakıldığında 1992-2005 yılları arası Amerika’da her yıl kolorektal kanser görülme sıklığının her 100.000 genç bireyde erkeklerde 1.5%, kadınlarda 1.6% artış gösterdiği belirlenmiştir. Daha geriye gidildiğinde 1973-1999 yılları arası genç bireylerde kolon (17%) ve rektal kanser (75%) görülme sıklığı yükselmiştir.

    Bunun yanında kolorektal kanser olan genç bireylerde yaşam kaybı oranının yüksek olmasının, hastalığın ileri evrelerde teşhis edilmesinden kaynaklandığı görülmektedir. Yapılan bir çalışma kolorektal kanser teşhisi konan 50 yaş ve altı genç bireylerin %86’sının teşhis konulduğunda hastalığın semptomatik, yani artık çeşitli belirti ve şikayetlere yol açan bir aşamada olduğu belirlenmiştir.

    Genç yetişkinlerde kolorektal kanserin ileri evrelerde teşhis edilmesinin endişe vericidir. Gençler bu hastalığın belirtilerini her zaman anlayamamaktadır. Buna ek olarak doktorlar genç bireylerde kolorektal kanser olasılığının az olduğunu düşünmekte ve buna bağlı tedavi gecikebilmektedir. Öyle ki genç yaşlarda kolorektal kansere yakalanan vakaların yaklaşık 15%-50%’sinde ilk teşhis yanlış olmaktadır. Bu nedenle genç yetişkinlerde görülen kolorektal kanserin belli başlı özellikleri konusunda araştırmaların desteklenmesi ve bireylerin ve doktorların bilinçlendirilmesi önemlidir.

    Önceleri doktorlar genetik geçişli durumlarda özellikle Lynch sendromu olan genç yetişkinlerde kolorektal kanserin görüldüğünü düşünürken, şimdilerde kolorektal kanser olan genç hastaların 75%’inden fazlasında ailesel geçişli hastalık görülmediği ve genetik geçişli (herediter) olmadığı bilinmektedir. Dahası Lynch sendromu kolonun sağ tarafında gelişen tümörlerle ilişkilendirilirken; genetik geçişli olmayan, genç yetişkinlerde görülen kanserler kolon ve rektumun sol tarafında gelişen tümörlerden oluşmaktadır. Bu da gençlerde görülen ve genetik geçişli olmayan kolorektal kanserin biyolojik olarak oldukça farklı olduğunu göstermektedir.

    Genç yetişkinlerde görülen kolorektal kanserlerin kendine özgü biyolojisini araştıran bazı uzmanlar, kolon kanserinin herkes için aynı olmadığını, aynı organda bile gelişse tümörün kendine has bir genetik imzası olduğunu belirtmektedir.

    Kolorektal kanserin bu karışıklığının araştırılmak için yaklaşık 5000 hastada bulunan tümörlerin genetik profilleri incelenmiştir. Tümör farklılıkları genç ve yaşlı hastalarda ayrı ayrı tanımlanmıştır. Sonuçlar gelecek Amerikan Tıbbi Onkoloji Derneği Gastrointestinal Kanser Sempozyumu’nda paylaşılacaktır.

    Bilinen tüm bu faktörleri bir yana, uzmanlar erken yaşta kolorektal kanser görülme sıklığındaki artışa etki edebilecek diğer faktörleri araştırmaktadır. Buna göre 50 yaşından daha genç yetişkinlerin epidemiyolojik verilerine bağlı olarak bazı eğilimler ön plana çıkmıştır. Son 30 yıla bakıldığında genç yetişkinlerde artan obezite ve şeker hastalığı oranına paralel olarak aynı yaştaki yetişkinlerde kolorektal kanser oranlarının da arttığı görülmüştür. Obezitenin ve şeker hastalığının gerçekten sebep olup olmadığını sorgulamak gerekirse, oranlardaki paralel artış görmezden gelinemeyecek düzeydedir.

    Aynı şekilde tatlı içeceklerin tüketimindeki artış ve buna karşılık süt tüketiminin azalması (koruyucu kalsiyum) kolorektal kanser görülme oranını artıran diğer bir faktör olabilir. Bu nedenle genç yetişkinlerde dikkatli ve sağlıklı beslenme sadece şeker hastalığını değil kolorektal kanser riskini de azaltacaktır.

    Kaynak:

    Why Is Colorectal Cancer Targeting the Young?
    Cynthia J. Gordon, PhD. January 20, 2016
    http://www.medscape.com/

  • Neden Anne Baba Eğitimi Gerekli?

    Neden Anne Baba Eğitimi Gerekli?

    ‘İnsan’ asırlardır ürüyor, gelişiyor, değişiyor… Yaşam şekilleri, değer yargıları, anne baba tutumları vb. İnsanlar önce çocuk sonra ebeveyn oluyor. Nesilden nesile bir çok şey gibi ebeveynlik tutumları da aktarılıyor.

    Anne baba olarak hepimiz çocuklarımız için en iyisini ister, çocuklarımızın sevildiğini bilmesi, mutlu hissetmesi ve başarılı olması için elimizden geleni yaparız. Pek azımız geleneksel anlayışın dışına çıkarak etkili ve doğru anne baba olma yolunda çaba gösterirken, çoğumuz da da kendi anne babamızdan gördüğümüz eğitim anlayışını kanıksayarak çocuk yetiştirmeye devam ediyoruz.

    Çocuklarımızın beslenmesi, hasta olmaması, iyi akademik eğitim alması için her ebeveyn imkânları doğrultusunda çaba gösterir. Ancak tüm bunları yaparken çocuklarımızın psikososyal gelişimlerini göz ardı ederiz.

    Sümerler`den (İ.Ö. 3500-1900) kalma bir tabletteki şu sözlere bakın: “Artık büyü. Okuluna git, oku. Sokaklarda aşağı yukarı dolaşma. Sen sabah akşam bana eziyet ediyorsun. Sabah akşam eğlence uğruna zamanını boşa geçiriyorsun.” Ortalama dört bin yıl önce söylenmiş sözlerin güncelliğini bu denli koruması ne kadar şaşırtıcı değil mi?’

    Dünya bu kadar hızla değişirken neden ısrarla ebeveynlik tutumlarımızı değiştiremediğimizi anlamak güç değil. Çünkü toplum olarak geleneksel aktarımlar ve içgüdüler ile anne baba olmanın yeterli olduğu yanılgısına düşüyoruz.

    Bugün toplumuza baktığımızda çoğu yetişkinin ‘çocukluk psikopatolojisini’ taşıdığını gözlemleyebiliriz. ( tahammülsüzlükler; trafikte cinayetler, kavgalar, ilişkilerde saplantılar, egosal kaygılar, düşük benlik algıları….)

    Toplumumuza yapacağımız en büyük katma değerin etkili anne baba olmayı hedef alarak sağlıklı nesiller yetiştirmek olduğunu düşünüyorum.

    Ebeveynlik programlarında erken çocukluk döneminin sosyal, duygusal ve zihinsel gelişim ihtiyaçları ve bunların nasıl karşılanacağı konusunda bilgilenirsiniz. Ayrıca, çocukların zorlayıcı davranışlarının altında yatan nedenleri ve bu davranışlara nasıl müdahale etmeniz gerektiğini öğrenirsiniz.

    Böylece;

    Anne ve baba rolleri ile ilgili kaygılarınızı azaltıp çocuklarınızla daha nitelikli ve eğlenceli anlar yakalar,

    Anne baba ve çocuk arasında güçlü ve güvenli bir bağ oluşturur,

    Çocuklarınız büyürken emin adımlarla onların gelişimlerine rehberlik edersiniz.

    O halde gelin hep birlikte gelecek nesillerin daha güçlü, mutlu, ne istediğini ve andan zevk almayı bilen, hayatlarında kaygılara, takıntılara çok fazla yer vermeyen insanlar olabilmeleri için “elimizden gelenin daha iyisini yapalım.”