Yazar: C8H

  • Restaurant ve fast-food yemeklerinin günlük enerji ve besin öğeleri yönünden karşılaştırılması

    Restaurant ve fast-food yemeklerinin günlük enerji ve besin öğeleri yönünden karşılaştırılması

    Beslenme şekliyle sağlık ilişkisi en çok merak edilen ve üzerine en çok araştırma yapılan konulardan biridir. Modern hayat ve yoğun iş temposuyla birlikte yeme alışkanlıklarımızda ciddi değişiklikler olmuştur. Bu değişikliklerin en belirgini evden uzakta yenilen öğün oranının artmasıdır. Dışarıda yeme alışkanlığı denilince akla fast-food mekanları ve restaurantlar gelmektedir. Yeme alışkanlıkları ile ilgili şimdiye değin yapılan araştırmaların sonucu olarak “fast-food” kelimesinin anlamı “kötü yemek alışkanlığı” haline gelmiştir. Peki, restaurantlarda yeme alışkanlığı ne kadar masumdur?

    Kalori alımı ve yemek kalitesi, gıdanın kalitesi ve tüketimin yapıldığı yere göre değişir. 1 Temmuz’da Avrupa Klinik Beslenme Dergisi’nde yayımlanan çalışmada, restaurant ve fast-food yemekleri, günlük enerji ve besin öğeleri yönünden karşılaştırılmıştır.

    Çalışma kapsamında yaşları 18 ve üstü olan 18 098 Amerikalı, günlük toplam kalori ve 24 temel besin alımı yönünden takip edilmiş. Evde yiyecek/içecek tüketimine karşı, evden uzakta (fast-food ya da restaurant) beslenme alışkanlıkları incelenmiş.

    Çalışmanın sonucuna göre fast-food ve restaurantta yiyecek/içecek tüketmenin, günlük alınan toplam enerji miktarını belirgin olarak arttığı bulunmuştur. Bununla birlikte toplam yağ, doymuş yağ, kolesterol ve tuz alımında da belirgin artış saptanmıştır.

    Sonuç olarak, evde yeme dışındaki seçenekler benzer derecede sağlıksız gözükmektedir. Bu nedenle sağlıklı beslenme için sadece fast-food tüketimi hedef alınmamalı, restaurantların da gıda kalitesini ve içeriğini geliştirmesi için politikalar üretilmelidir.

    Aslında hepimizin bildiği üzere evde yemek en sağlıklısı. Gelin eve daha cok zaman ayıralım, çocuklarımızı evde yemeye alıştıralım ve annenin yemek lezzetini elimizden geldiğince vazgeçilmez kılalım.

  • Çocuğun Cinsel İstismarı

    Çocuğun Cinsel İstismarı

    Son günlerde medyada çıkan haberler nedeniyle çocuğun cinsel istismarı tekrar gündeme geldi. Cinsel istismar; çocuğun kendisinden daha güçlü gördüğü bir yetişkinin ya da yaşıtının çocuğu cinsel doyum sağlamak amacıyla kullanmasıdır.  Çocuk kendisinden güçlü olarak gördüğü bu kişiden korktuğu için onun isteklerine boyun eğer. Cinsel taciz, güçlü olan tacizcinin çocuğu öpmesi, okşaması, cinsel ilişkiye zorlaması  olabildiği gibi tacizcinin vücuduna, cinsel organına çocuğun dokunması için çocuğu zorlaması da olabilir.

    Teknolojinin ilerlemesiyle beraber çocukların cinsellikle tanışma yaşı çok düştü. Çocuklar internette televizyonda ya da bir oyunda cinsellik içeren bir bilgiyle ya da görselle çok küçük yaşlardan itibaren karşılaşabiliyor. Yirmi yıl önce 12-13 olan ergenlik yaşı da 9’lara kadar indi. Cinsellikle bu kadar erken yaşta karşılaşan çocuklarda erken erotizasyon görülme sıklığı da gün geçtikçe artıyor. Bu da çocuk tacizlerinin artmasına sebep oluyor.

    Sağlıklı bir ruhsal yapıya sahip olan çocuk cinsel tacize uğradığını hangi yaşta olursa olsun duygusal anlamda fark eder. Cinsellik insan beyninde çok yüksek ateşlenme yaratan bir duygudur, dolayısıyla çocuğun yaşadığı bu duygu diğer hissettiği duygulara benzemediği için çocuk hissettiği bu duygunun farklı bir duygu olduğunu bilir. Çocuğun ayıp kavramını öğrenmesi ise ortalama üç yaş civarında olur. Üç yaşından sonra çocuk cinsel tacize maruz kaldığında bunun yasak, ayıp, yapılmaması gereken bir davranış olduğunun farkındadır.

    NEDENLERİ;

    AİLEDEKİ İŞGAL VE İHMAL CİNSEL TACİZE SEBEP OLABİLİR

    Cinsel tacize uğrayan çocukların çoğunluğu içe kapanık, sessiz, kendi halinde çocuklardır. Bu çocuklar ailede ihmal edilen, yeterince ilgi, sevgi ya da şefkat görmeyen, yalnız büyüyen çocuklardır. Tacizci kendisine kurban seçerken özellikle bu tip çocukları tercih eder. Bu tip çocukları tercih etmesinin sebebi tacizinin ortaya çıkmamasıdır. Tacizci, istismar ettiği çocuğu tacizi hiç kimseye anlatmaması gerektiği konusunda ikna eder, çocuk direnirse tehdit eder. Ama çoğunlukla bu durumdaki bir çocuk direnç göstermez. Yaşadığı duygunun ayıp olduğunu kendisi de hissettiğinden tacizi saklar.

    Tacizci çocuğu tamamen çaresiz olduğuna ve direnmesinin boşuna olduğuna inandırır. Çoğu çocuk tacizcisinin doğaüstü güçleri olduğuna dair bir inanç geliştirir. Tacizci onun düşüncelerini okuyabilir, hayatını tamamıyla kontrol edebilir zanneder. Tacizi saklamasının sebebi de çoğunlukla budur.

    Cinsel tacize maruz kalan çocukların bir diğer özelliği ise ailenin çocukla kurduğu fiziksel temasın azlığıdır. İnsan doğduğu andan itibaren fiziksel temas kuracağı birini arar. Yapılan araştırmalar fiziksel temasla büyüyen çocukların beyin gelişimlerinin yaşıtlarına oranla daha yüksek seviyelerde olduğunu göstermiştir. Dokunulmanın beyinde yatıştırıcı, sakinleştirici bir etkisi vardır, ayrıca bağlanma hormonu dediğimiz oksitosin salgılanmasını da sağlar. Fiziksel temastan yoksun büyüyen çocuklar bu ihtiyaçlarını etraflarındaki kişilerden karşılamaya çalışır. Çocuğun bu ihtiyacını gören tacizci ise çocuğu kendi cinsel duygularını tatmin etmek amacıyla kullanmaya başlayabilir.

    CİNSELLİĞİ SEVGİ ZANNEDEN ÇOCUKLAR

    Çocuk küçük yaşlardan itibaren cinsel duyguyla sevgi almayı öğrenmişse cinsel tacize açık hale gelir. Aile içinde çocuğa sevgi gösterme şekli cinsel organına dokunarak oluyorsa, örneğin aile büyüklerinden biri erkek çocuğun büyüyüp büyümediğini pipisine dokunarak ölçüyorsa, çocuğun altı temizlenirken cinsel organı öpülüyorsa çocuk sevgi alırken cinsel duygular da hisseder. Bazen de bu durum örtük bir şekilde gelişir ve aile bunu bilmez. Çocuğun yanında cinsel ilişkiye girme, evin içinde küfürlü konuşmalar, ailenin çocukla çıplak banyo yapması, ailenin çocuğun yanında soyunması, çocuğun yanında anne babanın birbirine erotik duygular vermesi de çocuğun cinsellik ve sevgi arasında bir bağ kurmasına sebep olur. Dolayısıyla dışarıdan biri çocukla bu şekilde bir ilişki içine girdiğinde çocuk bunu sevgi olarak algılayabilir.

    SONUÇLARI;

    CİNSEL TACİZ KİŞİLİK BOZUKLUKLARINA KAPI ARALIYOR

    Borderline kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler üzerinde yapılan araştırmalar bu kişilik bozukluğuna sahip kişilerin yüzde ellisinin çocukluk döneminde tacize uğradığını gösteriyor. Çocukluk döneminde yaşanan taciz kimlikte dağılmaya, bölünmeye sebep olur. Çocuk yaşadığı bu duyguyla baş edemeyeceği için bu duyguyu dondurur. Yani tacize uğrayan kişinin benliğinde birbiriyle temas kurmayan ayrı ayrı parçalar vardır. Tacize uğrayan parçası aktifleştiğinde kişi kendisine yabancılaşma, boşluk, anlamsızlık, intihar duygularına kapılabilir.

    Tacize uğrayan çocuk çoğunlukla kendisini suçlar. Bu çocuklar yaşadıkları her şeyin sorumlusu olarak kendilerini gördükleri için bunu bir yetişkinle paylaşmak istemez. Bunu söylediklerinde suçlanacağından, inanılmayacağından korkar.

    Tacize uğrayan çocuk etrafındaki insanlardan uzaklaşmaya başlayabilir. Kendisine bakım veren yetişkinlerin onu korumadığını düşünebilir, ya da tam tersi taciz sonrası bu çocuklar cinsellikle aşırı ilgilenmeye başlayabilir, flörtöz davranışlar sergileyebilir,  cinsel oyunlarında artış olabilir, mastürbasyon yapmaya başlayabilir.

    AİLELERE ÖNERİLERİM

    Çocuk doğduğu andan itibaren çocuğun yanında cinsel ilişkiye girilmemesi gerekir. Çocuğun altını değiştiren yetişkinin mümkünse tek bir kişi olması uygundur. Anne olabilir bu kişi anne müsait olmadığında baba devreye girebilir. İki yaşından sonra çocuğun aileden herhangi biriyle uyuması uygun değildir, özellikle anne babanın arasında yatması uygun değildir. Çocuğa tuvalet eğitimi verilirken çocuğun yanında çocuğa öğretmek amaçlı anne veya babanın tuvaletini yapması uygun değildir. Çocuk mümkünse tuvalette tek başına tuvaletini yapar anne veya baba kapıda bekleyip çocuk ihtiyaç duyduğunda onları çağırabilir.

    En önemlisi çocuğun kendi ruhsal ve bedensel bütünlüğü kavramasıdır. Bu da ruhsal olarak çocukla sağlıklı iletişim ve etkileşimle mümkün olur. Anne ve babanın çocuğun ruhsal ve bedensel olarak kendilerinden ayrı bir insan olduğunu görmesi çok önemlidir. Çocukla çocuğun ihtiyacı olduğu zamanlarda fiziksel temas kurmak da değerlidir.

    İstismara uğrayan çocukların mutlaka ruhsal bir destek alması gerekir. Çocuklarda oyun terapisi çocuğun yaşadığı travmatik anının duygusu boşaltmasını sağlar. Çocuklarla yapılan oyun terapisinde anne babanın katkısı da çok önemlidir. Aile çocuğa bu konuda ne kadar destek olursa çocuğun iyileşmesi de o oranda hızlı olur.

  • Karşılanmamış enerji fazlalığı: obezite kansere neden olur mu?

    Karşılanmamış enerji fazlalığı: obezite kansere neden olur mu?

    Günümüzde kansere neden olma kapasitesine en çok sahip çevresel faktör sigaradır, sonra ise obezite gelmektedir. Fakat 2020 yılına gelindiğinde obezitenin tüm dünyada birincil kanser etkeni olacağı tahmin edilmektedir.

    Uzun yıllardır yapılan çalışmalar bireylerde aşırı kilo alımı ile birlikte vücudumuzda bazı istenmeyen ve kanseri tetikleyen maddelerin düzeyinde artış olduğunu kanıtlamıştır. Bu maddeler bazı hormonlar olabileceği gibi sitokin olarak adlandırılan hücre uyarıcılar da olabilmektedir. İnsülin benzeri büyüme faktörü, estrojen, testosteron bunlara örnek olarak verilebilir. Bu maddelerin uzun süreli artışı vücutta kronik iltihabi durumu tetiklemekte ve kanser oluşum sürecini başlatmaktadır. Karın bölgesinde yağlanma, bir başka deyişle bel kalça oranının artması kanser süreci ile ilişkilendirilebilir. Bu nedenle bu oranın ideal düzeyde olması sağlıklı bireyler için bir hedef olmalıdır.

    Aşırı kilolu yani obez olmak kansere bağlı yaşam kaybına yaklaşık % 20 oranında katkı sağlamaktadır. Aşırı kilolu olmanın erkelerde kolon ve rektum (kalın barsak), böbrek ve özofagus (yemek borusu) kanseri ve pankreas kanseri dahil birçok kanser gelişiminde riski arttırdığı gözlenmiştir. Ayrıca safra kesesi ve karaciğerde kanser gelişme riskini arttırabilir ve hodgkin dışı lenfoma, multipl miyelom, ve prostat kanseri riskinde etkin rol oynayabilir.

    Son yapılan çalışmalara göre obez olan bayanlarda kanser görülme ihtimali normal kilolu olanlara göre %40 daha fazladır. Bayanlarda obezite ilişkili kanserler bağırsak, mesane, rahim, böbrek, pankreas, yemek borusu ve özellikle menapoz sonrası görülen meme kanserleridir.

    Çok sayıda klinik araştırma kanser ve dengesiz beslenme üzerine odaklanmıştır. Kilolu olan bireylerin düzenli beslenme ve egzersiz sonucu zayıflaması ile kanser risklerinde azalma olduğu gösterilmiştir. Kilo artışı ile kanser ilişkisinde suçlanan en önemli mekanizma insülin direnci ve insülin benzeri maddenin aşırı salınmasıdır. Kilo veren ve sağlıklı yaşama adım atan bireylerde bu mekanizma tersine dönmektedir. Yaşamsal risk taşıyan birçok hastalığı tetiklediği bilinen aşırı kilo veya obezitenin önüne geçmek için kişilerin kilo vermesi için cesaretlendirilmesi ve desteklenmesi gerekmektedir.

    Beslenme şekliniz ve ne yediğinize dikkat etmeniz hem vücudunuzun gerekli mineral ve vitaminleri almasını sağlayacak hem de aşırı kilo almanızı önleyerek obezitenin önüne geçecektir. Doğal sebze, meyve ve tam tahıllı gıda ağırlıklı beslenmeye özen gösterin. Tükettiğiniz yiyeceklerin dondurulmuş, aşırı yağlı, tuzlu, şekerli ya da katkı maddeli olmaması önemlidir. Öğünlerinizi kaçırmayın ve üç öğün beslenmeye dikkat edin. Günün en önemli öğünü olan kahvaltıyı atlamayarak hem kendinize bir iyilik yapın hem de çocuğunuza iyi bir örnek olun. Kırmızı eti yakmadan pişirerek kanserojen maddelerin sağlığınıza zarar vermesini engelleyin ve haftada bir kez et tüketmeye dikkat edin. Yine haftada 2-3 kere balık yemeniz ve tavuk eti tüketmeniz omega-3 ve vitamin ihtiyacınızı gidermenize katkı sağlayacaktır.

    Düzenli ve sağlıklı beslenen çocuklarınız aşırı kilo almayacaktır. Abur cubur, çikolata, cips, yağ ve şeker içeren yiyecek ve içecekleri tüketirken kısıtlama getirin. Mümkünse organik bolca doğal meyve, sebze ve belli oranlarda et, tavuk ve balık tüketmelerini sağlayın. Aşırı kilo alan çocuklarda hastalıkların gelişme riski daha fazladır. Aşırı kilolu yetişkinlerde de kanser gelişme riskinin yüksek olduğu unutulmaması gereken önemli bir noktadır. Öyleyse, her yaşta sağlıklı kiloda kalmaya dikkat etmek gerekir.

  • Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Tedavisi

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Tedavisi

    Travma sonrası stres bozukluğu ile çocukluk döneminde yaşanan travmatik yaşantılar birbirinden ayrılır. Yetişkinlikte yaşanan travmatik olaylar kimliği kemirirken çocukluk döneminde yaşanan travmatik olaylar kimliği bozar, kimlikte kalıcı hasara neden olur. Bu yazıda yetişkinlikte yaşanan travma sonrası stres bozukluğundan bahsedeceğim.

    Travmatik yaşantı deprem, sel, tecavüz, cinsel taciz, trafik kazası ve yangın gibi kişinin normal giden hayatını sekteye uğratan kendisine, dışardaki insanlara, dünyaya olan güvenini sarsan olaylara denir. Travma sonrası stres bozukluğu ise kişinin yaşadığı bu olaylara verdiği normal, insani tepkilerdir. Kişinin bu olayları bizzat kendisinin deneyimlemesinin yanında bu travmatik yaşantıyı izlemesi ya travmaya tanık olması da travma sonrası stres bozukluğuna neden olur.

    Travma sonrası stres bozukluğunun üç belirtisi vardır;

    -Aşırı uyarılma

    -Müdahale

    -Büzülme

    Travmaya maruz kalan kişi başlangıçta herhangi bir tehlikeye karşı tetikte ve gardını almış olarak bekler. Her an travmatik olayı tekrar yaşayacakmış gibi tedirgin olur. Müdahaleci semptom dediğimiz bu semptomlar olayı takip eden birkaç haftada ortaya çıkar. Bu semptomlar üç ile altı ay arasında hafifler ve zamanla etkisini kaybeder. Müdahaleci semptomlar azalırken uyuşukluk ve büzülmeci semptomlar onun yerini almaya başlar. Travmatize insanlar artık korkmuyor gibi görünebilir, önceki hayatına devam ediyor gibi görünebilir. Fakat rutin hayatına döndüğünde olaylara verdiği anlam gerçekçi değildir. Sık sık kendisini dışardan izliyormuş hissine kapılır,kendine yabancılaşma , uyuşukluk, kopma, gerçeklikle bağlantının azalması, travmayı takip eden süreçte 6. Aydan sonra olur. Travmatize kişinin içi cansızlaşmış gibidir. Travmanın açtığı duygusal yara ise uzun süre kalır yani travmaya uğrayan kişiler ruhsal olarak sakat kalır.

    Aşırı uyarılma; ,Travma sonrası stres bozukluğunda özelikle ilk bir kaç haftalık dönemlerinde karşılaştığımız bir durumdur. Kişide sürekli bir tehlike beklentisi olur. Sık sık irkilme, basit uyaranlara yüksek tepkiler verme, hızlı öfkelenme ve panik davranışları, insanlara tahammülün azalması, travmatik yaşantının herhangi bir hatılatıcısına yüksek tepkiler verme şeklinde görülür. Örneğin deprem sonrası kişinin depremi hatırlatan bir konuşmaya ani ve yüksek tepkiler vermesi, sinir krizi geçirmesi gibi.

    Müdahale; Tehlikenin geçmesinden uzun bir süre sonra bile travmatize insanlar olayı şimdiki zamanda sürekli tekerrür ediyormuş gibi yeniden yaşarlar. Hayatlarının normal seyrini devam ettiremezler zira travma normal yaşantıyı tekrar tekrar kesintiye uğratır. Zaman travma anında durmuş gibidir. Travmatik an anormal bir hafıza biçiminde kodlanmıştır. Rüyalarda ve gündelik hayatta zihne sürekli travmatik an ile ilgili görüntüler gelir. Gündelik hayatta yaşadığımız olaylar hatıralar zamanla bulanıklaşır, eklemeler olur, değişir. Travmatik hatıralarda ise durum farklıdır. Travmatik anı kişinin zihnine geldiğinde çok canlıdır ve değişmez. Kişi yaşadığı travmatik anıdan bahsederken aynı kelimeleri, aynı jest ve mimikleri kalıp cümleler halinde tekrarlar. Travmatik anının görüntüleri zihne kare kare parçalara ayrılmış bir şekilde gelir. Bu görüntüler zihne her geldiğinde kişinin hissettiği acı, bedensel duyum travma anında yaşadığıyla aynıdır.

    Büzülme; Travma sonrası stres bozukluğunun en son evresi büzülmedir. Travmatize olmuş kişi diğer iki aşamadan sonra bu evreye geçer. Bu evre ömür boyu sürebildiği gibi psikoterapi desteğiyle geçebilir de. Bu evrede kişide travmadan sonra yaşadığı yüksek tepiler gözlenmediği için kişinin iyileştiği, travmanın etkisinin geçtiğine dair bir yanılsama olur. Bu evrenin en önemli özelliği kişinin dış dünyadan yavaş yavaş uzaklaşması, yalnızlaşması, rutin hayatını dar bir çerçeve içinde geçirmeye başlamasıdır.

    TRAVMAYA VÜCUDUN VERDİĞİ TEPKİ ZİHİNDE KALICI HASARA NEDEN OLUR

    Travmanın zihinde bu denli kalıcı hasara sebep olması merkezi sinir sistemindeki değişikliğe dayanır. Yüksek bir seviyede adrenalin ve diğer stres hormonları dolaşıma verildiğinde hafızaya derin izler kazınır. Yüksek sempatik sinir sistemi uyarılması durumunda hafızanın dilsel kodlamasnın inaktive olduğu ve merkezi sinir sisteminin hayatın başında hakim olan hafızanın duyusal ve resimsel biçimlerine geri döndüğü gözlemlenir.

    Yani travmatik anıda stresin etkisiyle vücutta adrenalin salgılanmaya başlar. Adrenalin heyecanlandığımızda, korktuğumuzda salgılanan bir hormondur. Vücutta adrenalin salgısı arttığında ve stres uzadığında beynin mantıklı olan tarafı kitlenir. Bu da yaşanan anının bebeklerdeki gibi bedene kaydedilmesine sebep olur. Bedende hissedilen acıya zihinde kare kare resimler eşlik eder.

    Travmatik hatıralar diğer hatıralara benzemez, travmatik rüyalar da diğer rüyalara benzemez. Travmatik rüyalar çoğu zaman travmatik anının tıpatıp aynısı şeklinde fragmanlara benzer. Normalde bizim zihnimiz rüya görürken rüyadaki sembolleri kapatır, fluleştirir, değiştirir. Travmatik anıdaki rüyalarda bu tip işlemlerin hiç birisi kullanılmaz. Travmatik anının aynısını görürüz. Bu rüyalar esnasında küçük, önemsiz gibi görünen pek çok ayrıntı olur. Örneğin bir çiçek, bir vazo, bir kalem bu eşyalar kişinin rüyasında korkutucu imgeler olara karşımıza çıkar.

    TRAVMADAN SONRA UZUN YILLAR GEÇSE BİLE KALICI OLAN DUYGULAR

    Travma kişinin temel güven duygusunu bozar. Temel güven duygusu çocuğun ilk ilişki kurduğu kişiyle yani annesiyle kurduğu ilişkiye dayanır. Çocuk anneyle kurduğu ilişkide dünyaya güvenmeyi, insana güvenmeyi öğrenir. Dolayısıyla travmaya uğrayan kişilerin insanlarla ilişkileri bozulur, dünyanın güvenilir bir yer olduğuna dair gelişen temel güven duygusu bozulur. Kişinin aile, arkadaşlık, dostluk, sevgililik bağlarını bozulur. İnanç sistemi bozulur. Kişinin dine ya da tanrıya olan inancı zedelenir. Travma durumunda örneğin tecavüze uğrarken kişi tanrıdan yardım ister, annesini onun kurtarmasını bekler, Çağrısına kulak verilmediği düşünen kişi ise yalnız ve korumasız hisseder. Ondan sonra kişide yabancılaşma ve kopma duygusu oluşur. Travma sonrası kişilerde oluşan üç temel duygu vardır utanç, suçluluk, kendinden ve diğerlerinden şüphelenme.

    Travmaya seyirci kalan kişilerde de benzer bir durum ortaya çıkar. Örneğin savaşta arkadaşları gözünün önünde ölen kişiler utanç ve suçluluk duygusu yaşar. Kurtarabileceklerini düşündükleri herhangi birisinin tecavüzüne seyirci kalan kişiler, yangında ailesinin yok oluşunu izleyenler, depremde binanın yıkılışını izleyenler, trafik kazasında yakınlarını kaybedenler. Bu kişilerin hepsinde çok yoğun utanç ve suçluluk duyguları olur. Diğerinin hayatını korumak için kendi hayatlarını riske atmadıklarını düşünürler.

    Travma sonrası stres bozukluğunun etkisi, süresi ve şiddeti kişinin kimliğine ve kişiliğine göre değişim gösterir. Çocukluk döneminde temel güven duygusu oluşmuş, iyimser bir anne tarafından yetiştirilmiş, mutlu çocukluk anıları fazla olan kişiler travmadan en az etkilenen kişilerdir. Sosyal uyumu bozuk olan, insan ilişkileri kötü olan, mutsuz bir çocukluk geçiren kişilerin travmadan etkilenme oranı ise çok yüksektir. Yani duygusal esneklik ve ilişki kurma yetisi travmadan etkilenme oranını da azaltır. Travma sonrası stres bozukluğunu etkileyen bir diğer unsur da kişinin travma anındaki davranışıdır. Örneğin tecavüze uğrayan kişi çaresizce donup almak yerine direndiyse ya da mücadele ettiyse travmadan etkilenme oranı mücadele etmeyen kişiye göre daha az olur. Bu kişiler kendilerine karşı daha az suçlayıcı ve cezalandırıcı olur.

    İYİLEŞME

    Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan kişilerin temel duygusu güçsüzlük ve başkalarıyla bağlarının kopmasıdır. İyileşme de tam olarak bunu kapsar.

    İyileşmenin ilk aşaması danışana güvenli bir alan sunmaktır. Travmaya maruz kalan kişinin terapistle kurduğu güvenli ilişki dışarıdaki ilişkileri için referans noktasıdır. Tıpkı bir pergelin sayfanın bir kısmına sabitlenmesi gibi, güvenli bir alan sunmak.Pergelin açısını değiştirmek, daha geniş bir yuvarlak çizmek danışanın kontrolündedir. İyileşmenin ikinci aşaması ise hatırlama ve yastır. Kişi yaşadığı travmatik yaşantıya her temas edişinde canı yanar. Travmatik anılar konuşuldukça duygusu boşalır, kişinin bu anılarla temas etmesi, canının yanması iyileştirici bir evdedir. Bir süre sonra yaşanan travmatik olay beyinde diğer anılarla senkronize olur. Hatta çoğu zaman travmatik anının duygusu boşaldıktan sonra bu anılar kişinin hayatındaki en önemli olay olmaktan çıkar. Diğer anılardan biri olur. En son aşama ise yeniden bağ kurmadır. Terapistle kurulan güvenli ilişki bir bağlanma oluşturur. Bu bağlanma kişinin travmada yara almış, bozulmuş olan bağlanma duygusunu tamir eder. Danışan sağlıklı bir bağlanma gerçekleştirdikten sonra terapi süreci sonlanır. Bu süreç travmanın şiddetine ve zamanına, travmatize olmuş kişinin çocukluk yaşantısına göre değişiklik gösterir.

  • Obezitenin neden olduğu dokusal değişiklikler meme kanseri riskini artırabilir!

    Obezitenin neden olduğu dokusal değişiklikler meme kanseri riskini artırabilir!

    Obezite, çağımızın en büyük sorunlarından biri. Sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve düzensiz yaşam biçimi sonucu meydana gelen aşırı kilo problemleri ile baş etmeye çalışan milyonlarca insanlar var. Çocukluk çağından itibaren doğru şekilde beslenmeyi öğrenmek ve hareketli bir yaşam sürmek başta kanser olmak üzere yaşamımızı tehdit eden onlarca hastalıktan bizi koruyacaktır. Birçok yazımızda, nasıl doğru beslenmemiz ve ne tür bir yaşam biçimini benimseyerek sağlıklı bir yaşam süreceğimize dair ipuçlarını bizi takip eden siz değerli dostlarımızla paylaştık ve rehber olmaya çalıştık.

    Science Translational Medicine Dergisi’nde yayınlanan çalışmada obezitenin kanseri nasıl tetiklediğini gösteren ve yeni keşfedilen bir mekanizma sunulmuştur. Çalışmanın konusu, obezitenin hücreler arası boşluğu dolduran ve matriks denilen bağ dokusunu nasıl etkilediğidir. Bu çalışmayla görülmüştür ki, obezite ile hücreler arası dokunun sertliği artmakta ve iskeleti değişmektedir.

    Yapılan bu araştırmada obezite ve hücreler arası maddenin, yağ dokusu içeriği bakımından en zengin organlarımızdan biri olan memede gelişen kanser ile ilişkisi sorgulanmıştır. Obez farelerin yağ dokuları incelendiğinde, obezitenin yağ dokusu içindeki miyofibroblast denilen hücre miktarında ve hücreler arası boşluğu dolduran matriks denilen yapının sertleşmesinde artışa neden olduğu görülmüştür. Miyofibroblastlar hem kas hücresinin hem de bağ dokusu hücrelerinin özelliklerini taşıyan ve yaranın iyileşmesinde aktif rol alan hücrelerdir.

    Hücreler arası bağ dokudaki aynı sertleşme obez meme kanserli hastaların yağ dokularında da tespit edilmiştir. Bu da obezitenin tetiklediği hücreler arası sertleşme ve yapısal değişikliklerin memede tümör oluşumuna yol açan faktörlerden biri olduğunu düşündürmüştür. Bunun yanında, kalori kısıtlamasıyla zayıflatılan obez farelerde yağ dokusu iskeletinin normale döndüğü görülmüştür. Bu çalışma ile kanser oluşumundaki rolü gözler önüne serilen hücreler arası bağ dokusu yapısal değişiklikleri, geliştirilecek kanser tedavilerinin potansiyel hedefi haline gelmiştir.

    Sevgili dostlarım, bir kez daha görülüyor ki, obezite kanser ve yaşamsal tehdit oluşturan birçok hastalığı tetikleyebilecek özelliklere sahip bir problem. Ancak gelişen tıp ve yapılan araştırmalar artık obezite problemlerinin çoğunu ortadan kaldırılabilecek durumda. Öyleyse, gerekirse uzman bir diyetisyenden yardım alarak doğru şekilde beslenmeli ve sporu hayatınızın bir parçası haline getirmelisiniz.

  • Boşanma Sürecini Çocuğa  Anlatmalı Mıyız?

    Boşanma Sürecini Çocuğa Anlatmalı Mıyız?

    Her türlü yaşam değişikliği -iyi yada kötü olaylar da dahil olmak üzere- zordur. Boşanma yetişkinler için dahi kolay alınan bir karar olmasa da çoğu zaman çocuk için bu olguyla karşı karşıya kalmak, altındaki zeminin kaymasına benzer. Peki böyle bir sürece girip çocuklara zorluk yaşatmak doğru mu? Etkisi kalıcı olmaz mı? Sadece çocuklar zarar görecek anlayışıyla, sürdürülemeyen bir evliliği sürdürmeye çalışmak çocuklar için faydadan çok zarar getirebilir. Ne kadar dikkat edilirse edilsin çocuklar ortamdaki negatif elektriği her zaman hissederler. En net söyleyebileceğimiz olumlu sonuç şiddetin, yüksek sesle tartışmaların çok olduğu evlilikler bittiğinde çocuklar negatif bir etkiden çok, rahatlama gözlemlenmesidir. Şu da bir gerçek ki, bir evliliğin bitiyor olması çocukta -yetişkinde dahi- hangi yaşta olursa olsun kızgınlık, korku, depresyon, suçluluk duygusu yaratır.

    Anne babası boşanan çocuklarla yapılan tüm araştırmaların ortak noktası çocukların boşanma için kendilerini sorumlu buldukları gerçeğidir. Çocuklar, ebeveynlerinin boşanma nedeni olarak kendilerini görürler. Bu nedenle boşanma kararı olduktan sonra yapılacak işlerin en başında bunun çocuklarla paylaşılması gelir. Ve bu haberi çocuk başkalarından değil, ebeveynlerinden öğrenmesi gereklidir. Özellikle de ebeveynlerinden öğrenmesi gereklidir.

    Peki bu boşanma durumunu çocuğa nasıl anlatmalıyız?

    Çocuğunuza boşanma kararınızı anlatmaya başlamadan önce evliliğinizin başlangıcı hakkında birkaç cümle söyleyerek konuya giriş yapabilirsiniz. Biliyorsun insanlar doğar, okula gider, işleri olur, büyüdüklerinde bir aile kurmak isterler ve evlenirler. Ben ve baban da birbirimizi tanıdığımızda bir aile kurmak istediğimize karar verdik. Birbirimizi çok sevdik ve evlendik. Ama evlendikten sonra bazı konularda anlaşamadığımızı gördük. Baban ve ben farklı hayatlar sürmek istediğimizi fark ettik. Başta birbirimizle çok iyi anlaşırken, daha sonraları bende baban da daha farklı hayatlar yaşamak istediğimize karar verdik. Çocuğa söylenecek hiçbir sebebin yalan olmaması ama suçlayıcı ve karşı tarafı küçük düşürücü de olmaması gerekir. “Başta birbirimizle anlaşabiliyorken artık anlaşamadığımıza ve ayrı yaşamak istediğimize karar verdik.” söylemi çocuk için açıklayıcı bir söylemdir. Bunlar çocuğa söyleniyorken anne babanın en dikkat etmesi gereken şey birbirlerini suçlamamaktır. Tüm bu konuşmalar yapıldığında bu kararın alınmasının kolay olmadığı ve bu karardan ötürü üzgün olduğunuzu da çocuğun duyması yararlı olur. Siz duygunuzu net olarak ifade ettiğinizde çocuk kendi duygularını rahat bir şekilde paylaşabilir.

    Boşanırken önemli olan bir konu da anne babanın karşılıklı saygı sınırları içerisinde hareket etmeleri üzerinde anlaşmalarıdır. Evlilik içerisinde hareket etmeleri üzerinde anlaşmalarıdır. Evlilik içinde her ne yaşandıysa, boşanmayla artık bitmiştir. Artık siz anne ve baba olarak çocuğunuza karşı sorumlusunuzdur. Boşanmayla birlikte anne baba olarak bu sorumluluklarınızı yerine getirmeye nasıl devam edeceğinize karar vermek zorundasınız. Çocuğun tüm sorumluluğunu annenin yüklenmesinin, babanın da ara sıra ortaya çıkan bir figür olmasının çocuğun gelişimine ne kadar zarar verdiği görülerek son yıllarda çocukların sorumluluklarının ortak olarak paylaşılması çocuğun gelişimi açısından da önemlidir. Hem anne, hem baba çocuk için vazgeçilmezdir. Çocuğun her iki ebeveyne de eşit erişebilme hakkı olmalıdır. Boşanma daha çok sorumluluk, daha az kontrol getirir. Çocuğunuzun diğer ebeveynde iken nasıl bakılacağına ne yazık ki karar veremezsiniz ama sorumluluk sahibi anne babalar çocuğun her iki evde de benzer kurallar içinde yaşanmasını sağlamak için özen gösterebilirler. Bu çocuğun gelişimi için gerekli olanıdır. Boşandığınız eşinizle arkadaşça davranmak veya eski günlerdeki gibi davranmak elbetteki zordur ama zaman içinde çocuklar için konuşabildiğiniz, ortak kararlar alabildiğiniz, aynı ortamda bulunabildiğiniz bir yetişkin -yetişkin ilişkisine çok ihtiyacınız olacaktır. Destekleyici rol üstlenenen ebeveynlerin çocukları bundan olumlu etkilendikleri görülmüştür.

    *Bu yazı Danışman Psikolog Ani Eryorulmaz’ın ‘Eyvah Boşanıyorum!’ kitabından derlenmiştir. daha kapsamlı bilgiye ulaşmak için ‘Eyvah Boşanıyorum!’ kitabı okumanız tavsiye edilir.

  • Karaciğer kanserinde aflatoksin etkisi!

    Karaciğer kanserinde aflatoksin etkisi!

    Aflatoksin, Aspergillus flavus veya A.Parasiticus olarak adlandırılan bakterinin ürettiği nemin artışı ve ısıya bağlı gıdalarda ve yemler gelişen toksik kimyasal bir maddedir. Nemli ortamda oluşan küfün sporları bu toksik maddeyi üretir ve besin maddesine bulaştırır. Küf sporları, tek başına insan sağlığına olumsuz etkisi olmasa da bulunduğu ortam elverişli olduğunda besin maddeleri üzerinde çoğalarak kısmen zararlı kimyasal bir madde üretir.

    Daha çok ekinlerde hasat zamanı oluşan aflatoksin, depolama öncesi ekin kurutulmasının aksatılması sonucu su miktarını arttırarak küf gelişimini kolaylaştırır. Ayrıca, böcek ve kemirgen istilası bu küf oluşumuna sebep olan bir başka unsurdur. Bu duruma dünyanın hemen her yerinde rastlanabilir ancak, genellikle tropik ve daha sıcak ülkelerde rastlanma olasılığı daha fazladır.

    Genellikle peynir, mısır, fıstık, pamuk tohumu, badem, incir, baharat ve yem çeşitlerinde gözlenen aflatoksin, hayvanların bu maddeyi içeren yemlerle beslenmesi sonucu süt, yumurta ve et ürünlerinde de oluşmaktadır. Ancak aflatoksinli mısır, yer fıstığı ve pamuk tohumu en yüksek kanser riski taşıyan ürünlerdir.

    Aflatoksin kansere yol açar mı?

    Birçok ülke, tüketiciye ulaşmadan önce tam bir koruma sağlanamasa da yeni düzenlemeler getirerek, bu tür gıdaların kullanımı için sıkı bir denetim mekanizması işletmektedir.

    Yapılan bir araştırma sonucu, Çin ve Sahra altı Afrika’da aflatoksinli gıdalar tüketmenin insan hepatosellüler karsinom (karaciğer kanseri) hastalığının ana sebeplerden biri olduğunu gösteren belirgin deliller, kanser dernekleri tarafından desteklenmektedir.

    Aflatoksin, insan üzerinde kanserojen etkileri olduğu bilinen ve hayvanlarda karaciğer kanserine yol açan zehirli bir maddedir. Yer fıstığının ana besin kaynağı olduğu Afrika ve Asya’da karaciğer kanseri olan insanlarla aflatoksin arasında olası yakın bir ilişki olduğu düşünülmektedir. Son zamanlarda yapılan bir diğer araştırma, hepatit B virüsü (karaciğerde viral bir enfeksiyon hastalığı) ve uzun süreli aflatoksinli gıdalarla beslenmenin birlikte karaciğer kanser riskini arttırdığı yönündedir.

    1960’larda İngiltere’de kümes hayvanları olan çiftliklerde 100.000’den fazla hindi birkaç ay içinde “Hindi X Hastalığı” olarak adlandırdıkları bir hastalıktan telef olmuştur. Bu hastalığın, sadece hindilerle sınırlı olmadığı sonradan anlaşılmış, ördek yavruları ve sülünlere de bulaşan hastalık çok sayıda hayvanı telef etmiştir.

    Daha sonra yapılan araştırmada, salgının hayvanların beslenmeleri ile ilgili olduğunu göstermiş, telef olan hayvanların tükettiği şüpheli görülen Brezilya yer fıstığının kümes hayvanları ve yavru ördekler için “hindi X hastalığı” ile benzer belirtileri olan oldukça zehirli maddeler içerdiği sonucuna varılmıştır.

    1960’larda mantardan üreyen toksin birçok spekülasyona neden olmuş, bir yıl sonra 1961’de Aspergillus flavus olarak tanımlanan bakteri sonucu mantara bağlı üreyen bu toksin maddeye aflatoksin adı verilmiştir.

    Bu keşif, insanlarda ve memeli hayvanlarda hastalığa hatta yaşam kaybına yol açan zehirli gıdaların potansiyel zararları hakkında bilincin artmasını sağlamıştır. Günümüzde, gelişmiş teknolojilere sahip ülkelerde bu tür zehirli madde taşıyabilen gıdaların denetimi sıkı şekilde takip edilmektedir.

    Sevgili okurlarım, aflatoksin taşıyan riskli gıdalar tüketirken küflü, rengi değişmiş veya normal olmayan bir hal almış ürünü lütfen bekletmeden atınız ve yenisini satın alınız. Zehirli madde üreten küf sporları barındıran gıdaların uzun süreli saklanmasının hastalık riskini arttırdığı hiç unutulmaması gereken bir gerçektir.

  • Bilinçaltı Mekanizmaları

    Bilinçaltı Mekanizmaları

    İnsanlar bilinçleriyle karar verirler, mantık yürütür, sebepleri bulur , plan yapar, en yararlısının ne olduğunu bilir ama bilinçaltı rıza göstermezse bilincin yapabileceği hiç bir şey yoktur, güç bilinçaltındadır. En güçlü irade bile bilinçaltını yenemez.Bilinçaltının kendi değişmedikçe alışkanlıklar devam eder. Bilinçaltı nasıl programlanmışsa öyle çalışır. Hangi program yüklenmişse öyle çalışır. Küçüklüğünde ”sen zaten yapamazsın, beceremezsin, eline yüzüne bulaştırırsın, her şeyi yanlış yaparsın” diye bolca eleştirildiyse çocuk, büyüdüğünde başarısızlığa programlanmış olur. Eğer fikir bilinçaltına kazınmışsa, bilinç ne kadar istese de bilinçaltı değişmeden fikir değişmez. Bu fikir sonradan gelen fikirleri kontrol eder. Önceden kabul edilen fikirler yanlışsa ki çoğu zaman yanlıştır, o kişinin gerçeğiyle uyuşmaz. Fakat bilinçaltı bunu bilemez ona göre oradaki yerleşik fikir onun doğrusudur.

    Ortalama 10 yaşına gelene kadar bu yanlış programlama tamamlanır. Yanlış inançlar, itikadlar, yobaz fikirler, yanlış algılar, saplantılı fikirler bilinçaltına yerleştirilir. Bilinçaltı ne isterse onu yaparız, bilinçaltı söylenen her şeye inanır, yeniden programlanma şansı vardır, yeni fikirleri oraya yerleştirme şansı vardır.

    Bilinçaltının işlevleri.

    1- Bilinçaltı hafıza bankasıdır: muazzam bilgi biriktirme gücü vardır:5 Duyu ile algılanan herşey kaydedilir, saklanır.

    2- Bedenin otomatik işlerini kontrol eder: Solunum, hazım, kan dolaşımı, kalp atışı. Gerginlik ve stres bu işleri yavaşlatır, bozar ve bedensel sorunlar ortaya çıkar.

    3- Bilinçaltı duyguların üreticisi ve saklayıcısıdır: Duyguları kontrol eden zihne hakim olur, duygular arzuları, arzular davranışlarımızı yönetir. Duygularını kontrol edemeyen insan bilinçaltının esiridir, otomatik yaşar. Bilinçaltının doğru ile yanlışı ayırt etme gücü yoktur. Söylenen her şeyi doğru kabul eder.

    4- Bilinçaltı hayallerin oluştuğu yerdir: Çocuklar canlı hayaller görürler.Büyüdükçe acı olayların etkisiyle hayal etmekten korkarlar. Gelecekle ilgili kalıplaşmış hayaller üretir, olumsuzlukları görürler. Başarısızlık hayalinin sonucu başarısızlıktır. Hayal gücünüz sizi başarılı da yapabilir hayatınızı da mahvedebilir. Hayalinizde nasıl hissetmeye meyilliyseniz hayatınızda o doğrultuda gelişir. Hayal gücünüzü kontrol etmeyi öğrenirseniz onda başarılı bir şekilde faydalanırsınız.

    5- Bilinçaltı alışkanlıkları yaratır ve korur: Bir çok günlük eylemimiz otomatiktir. Bir eylemi öğrenince o bilinçaltına ait olur. Otomobil sürmek, futbol oynamak, yüzmek. Bu işleri öğrendikten sonra bilinçli aklımız devre dışı kalır.

    6- Biliçaltı enerjimizi yöneten dinamodur: Hayatımızı yönetmek ve hedeflerimizi gerçekleştirmek için iç enerjiye ihtiyaç vardır. Bilinçaltı bu enerjiyi oluşturur ve kullanır. Bilinç bu enerjiyi yönlendirmezse  enerjinin kullanımı olaylara ve şansa kalır, tesadüfi yaşarız. Bilinçaltı bu enerjiyi bir hedefe doğru kullanır. Eğer bilincin tanımladığı bir hedef yoksa bilinçaltı kendi bildiği hedeflere doğru gider yada başkalarının hedeflerini kendi hedefi gibi görür. Bilinçaltı düşünmez, düşüncelere tepti verir. Bilinç patron, bilinçaltı hizmetkar olmalıdır. Bazı durumlarda enerjimiz tükenmiş hissederiz. Aslında bilinçaltında aynı düzeyde enerji vardır ama olumsuz duygular, öfke, korku, suçluluk gibi duygular bu enerjiyi emer bitirir, enerji aynı ama  yönlendirmesi bozuktur.

        Bilinçaltı hedef arar, bu nedenle bilinçten rehberlik etmesini ister, onu hedefe yönlendirebilirsiniz, başarıya, sağlığa, mutluluğa, kendimizi ve başkalarını affetmeye, gerçekleri olduğu gibi kabullenmeye, arzu edilen her şeye. Kişi bilinçli olarak hangi emri verdiğini unutsa da bilinçaltı unutmaz.

    Kaynak: Hipnozun Kitabı: Ayakta uyutulmak istemeyenler için. Dr. Bülent Uran

  • Fast food cafelere yaklaştıkça sağlıklı kemiklerden uzaklaşıyoruz!

    Fast food cafelere yaklaştıkça sağlıklı kemiklerden uzaklaşıyoruz!

    Son yıllarda özellikle çocuklar tarafından tüketiminin oldukça yaygınlaştığı fast-food ürünleriyle ilgili birçok çalışma yapılmakta ve yayımlanmaktadır. Hatta yemek yeme performansından memnun olunmayan zayıf çocuklar, kimi zaman masumane bir istekle iştahlarının açılması için fast-food cafelere alıştırılmaktadır. Vücudumuz için gerekli olan vitamin ve mineraller açısından oldukça fakir olan fast-food ürünlerinin fazla kiloyu ve obeziteyi tetiklediği herkes tarafından bilinmektedir. Bu tür sağlıksız beslenme modelleriyle; kalp damar hastalıkları, kanser, diyabet gibi birçok hastalığın görülme sıklığı da artmaktadır. Bu yazımıza konu olan çalışma ise fast-food gıda tüketmenin farklı bir zararına dikkat çekmektedir; osteoporoz (kemik erimesi)!

    Beslenme alışkanlıklarının kilo kontrolü ve kalp fonksiyonları üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalar göstermiştir ki; sağlıklı beslenme alışkanlıkları (sebze, meyve, protein, D vitamini ve kalsiyumca zengin diyet) biraz önce saydığımız hastalıklar üzerinde iyileştirici etki yapmaktadırlar. Bugünkü konumuzla alakalı olan osteoporozu ayrıca ele alacak olursak; D vitamini ve kalsiyumun kemik üzerindeki etkisinden kısaca bahsetmemiz gerekir. (bu konuyu “D vitamini Hakkında Ne Bilmeliyim?” ” adlı yazımızda geniş çerçevede ele almıştık.) D vitamini, bağırsaklardan kalsiyum ve fosfor emilimini artırarak kemikteki mineralleşmeyi, kemiğin güçlenmesini ve büyümesini sağlamasıyla özellikle çocukların gelişiminde anahtar rol oynamaktadır.

    Ekim 2015’te yayımlanan, 1107 çocuğun değerlendirildiği bir çalışmada; fast-food cafelerin, süpermarketlerin ya da kasap, manav gibi sağlıklı gıdaların satıldığı dükkanların yaşanılan bölgeye yakınlıklarının; çocukların kemik kütlesi üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Araştırmacılar, çocukların; doğum, 4 yaş ve 6 yaşlarındaki kemik mineral yoğunluklarını ve kemik mineral çeşitliliklerini karşılaştırmış ve sonuçta; Fast Food ürünlerine yakın bölgelerde yaşayan annelerin bebeklerinde kemik mineral yoğunluğu ve çeşitliliğinin düşük, sağlıklı gıdalara yakın bölgede yaşayan çocuklarda ise yüksek olduğunu belirlemiştir.

    Sonuç olarak; fast-food ürünlerinin kolay ulaşılabilir noktalarda bulunması tüketimine yatkınlığı artırmakta ve özellikle erken çocukluk döneminde kemik gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu yaşlarda kemik kütlesinin istenen düzeyde olmaması ilerleyen yıllarda osteoporoz gibi hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Bu konu üzerine İngiltere’de alınan önlemlerden bir tanesi; okullara yakın mesafelerde fast-food dükkânlarının açılmasına izin verilmemesidir. Bu ve benzeri önlemler alınarak özellikle çocukların ve annelerin sağlıklı beslenmeye yönlendirilmesi gerekmektedir.

  • Boşanma Süreci ve Çocuklar

    Boşanma Süreci ve Çocuklar

    Boşanma öncesinde aile içerisinde yaşanan çatışmalar çocuğun ruh sağlığını olumsuz etkiler. Bu çatışmalarda çocuğun hiçbir kusuru olmamasına rağmen, en fazla çocuklar etkilenir, çocuk üzerinde duygusal bir yük oluşturur. Her ebeveyn, çocuk için güç, güven, destek, rehber vb anlamlar taşır. Bir ebeveynin eksikliği, çocuğun gelişimi için olumlu değildir. En sağlıklı şekilde yönetilmiş boşanmalarda bile çocuğun ayrı kaldığı ebeveyn ile ilişkisi nitelik ve nicelik açısından azalması kaçınılmazdır. Boşanma kaçınılmaz ise çiftlerin en önemli çabası çocuğun göreceği zararı en aza indirmek olmalıdır.

    Boşanmanın çocuğa anlatılması:

    1-Boşanma kararı anne ve baba tarafından beraberce açıklanmalı

    2-Boşanmanın ne anlama geldiği çocuğun yaşına uygun bir dile çocuğa anlatılmalı.

    3-Boşanmanın anne baba sevgisi ve ilgisini kaybetmek anlamına gelmediği anlatılmalı.

    4-Boşanma kararında çocuğun kabahati ve sorumluluğu olmadığı anlatılmalı, çocuğa verilecek en büyük zara boşanmanın onun yüzünden olduğunu söylemektir.

    5-Boşanma kararı karşısında duygusal tepkilerini boşaltmalarına izin verilmeli.

    6-Boşanmayla ilgili çocuğun kafasında oluşabilecek her türlü soru cevaplanmalı, dürüst ve gerçekçi cevaplar verilmeli.

    7- Soruları cevaplarken, abartıya kaçılmamalı, duygu sömürüsü yapılmamalı, karşı tarafı suçlayıcı tavır içine girilmemeli. Bu tur tutumlar çocukta travma oluşturabilir. Yine anne ve babanın ağlama nöbetleri, çaresizlik, umutsuzluk gibi duygular altında davranmaları çocuğu olumsuz etkiler.

    8- Boşanma sonrasında çocuğun hayatında nelerin değişeceği değil nelerin aynı kalacağı vurgulanmalıdır.

    Boşanma kararını öğrenen çocukların anne ve babadan duymak istedikleri

    1- Boşanma kararımız sana olan sevgimizi hiç etkilemeyecek.

    2- Seni her zaman seviyoruz, her zaman annen baban olmaya devam edeceğiz. Boşanma kesinlikle senin suçun değil.

    Çocukların aklına gelebilecek sorular.

    1- Benim yüzümdenmi boşanıyorsunuz

    2- Annemi/babamı bir daha görebilecekmiyim.

    3- Evden hanginiz ayrılacak

    4-Neden annem/babam evden ayrılmak zorunda

    5-Evden ayrıldığında nerede yaşayacak

    6-Annem/babam bizimle burada yaşasa olmazmı

    7-Neden seninle kalamıyorum

    8-Annem/babam bizden ayrı olursa kendini mutsuz hissedermi.

    9- Birgün yeniden birleşeceklermi

    10- Bizi kim koruyacak, kim yemek pişirecek, kim uyutacak

    Çocukların boşanmaya uyum sağlamaları için belli bir süre geçmesi gerekir.

    1- Halen yaşadığı evde kalması ev değiştirmemesine özen gösterin.

    2-Evden ayrılacak ebeveynin birdenbire değilde evde kalış sürelerini azaltarak evden ayrılmasını tercih edin.

    3-Pek çok aile çocuk mutlu olsun diye onu hediyeye boğar, bu bir hatadır, çocuk bu durumu kullanmayı öğrenip disiplin sorunlarına yol açar.

    4-Boşanma ile ilgili sorunlar (mahkeme, nafaka, maddi tartışmalar) çocuklar tanık olmamalıdır.

    Yapılan Hatalar

    1-Çocuğu taraf tutmaya zorlamak

    2-Çocuğu karşı taraf ile görüştürmemek

    3-Diğer ebeveynin kötülenmesi

    4-Çocuğun hatalı ve istenmeyen davranışlarının diğer ebeveyne benzetilmesi

    5-Boşanmadan diğer ebeveynin sorumlu tutulması

    6-Çocuğa verilen sözlerin tutulmaması ve yapılan programların ertelenmesi

    7-Karşı taraftan intikam almak için çocuğun kullanılması

    8-Bayram, mezuniyet, yıl sonu gösteri gibi özel günlere diğer ebeveynin dahil edilmemesi

    9-Çocukla geçirilecek günlerin ihmal edilmesi, ertelenmesi

    10-Diğer ebeveynle geçirdiği saatleri ve diğer ebeveynin hayatıyla ilgili sorular ile çocuğun sıkıştırılıp bunaltılması.

    11-Çocuğun tanık olacağı biçimde her türlü oratamda diğer ebeveyn ile tartışılması

    12-Çocuğun diğer eşin aile büyükleri ile görüştürülmemesi

    13-Çocuğun karşı tarafı suçlayan cümleler kurulmasına izin verilmesi

    14-Anne babanın çocuğa karşı tutarsız davranmaları

    15-Çocuğu karşı tarafa göndermemekle tehdit edilmesi.