Yazar: C8H

  • Gestasyonel (gebelik) diyabeti

    Gestasyonel (gebelik) diyabeti

    Gestasyonel diyabet ilk kez gebelikte ortaya çıkan ya da gebelik sırasında tanı konulan glukoz tolerans bozukluğudur. Farklı toplumlarda %1-14 oranlarında bildirilmektedir. Sıklığı giderek artmaktadır. Bunun nedeni artmış obezite sıklığıdır. Amerikan Diyabet Derneği gebe kadınların %4’de yani yılda yaklaşık 135.000 kadında gestasyonel diyabet tespit edildiğini bildirmiştir. Tarama testleri genellikle 24-28. haftalarında yapılmaktadır.

    GESTASYONEL DİYABET İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ

    1. 25 yaş üstü

    2. beden kitle endeksi 25-27kg/m2 üzerinde olması

    3. gestasyonel diyabetin sık görüldüğü etnik köken

    4. birinci derece yakınlarında gestasyonel diyabet veya tip2 diyabet varlığı

    5. önceki gebeliklerde gestasyonel diyabet öyküsü

    6. polikistik over sendromu

    7. hipertansiyon varlığı

    GESTASYONEL DİYABETİN ANNE VE ÇOCUK İÇİN OLUŞTURDUĞU RİSKLER

    1. Makrozomi: Makrozominin genel kabul görmüş tanımı bebeğin doğum ağırlığının 4000gr’ın üzerinde olmasıdır. Çalışmalarda gestasyonel diyabette makrozomi insidansı %16-29 olarak bildirilmekteyken, diyabeti olmayanlarda bu oran %10’dur.

    2. Gestasyonel diyabeti olan anne bebeklerinde neonatal dönemde hipoglisemi, hipokalsemi, hiperbilirubinemi ve polisitemi oranlarında artış saptanmaktadır.

    3. Gestasyonel diyabeti olanlarda bir diğer sık karşılaşılan sorun HİPERTANSİYON‘dur.

    4. Gestasyonel diyabeti olan hastalarda ilerleyen dönemlerde tip2 diyabet görülme ihtimali artmıştır. Gebeliği sırasında insülin tedavisi almak zorunda kalanlarda tip2 diyabet gelişme riski daha yüksektir.

    BİR GEBE TİP 1 VEYA TİP 2 DİYABETLİ İSE ONUN DİYABETİ ÇOCUĞUNA GEÇER Mİ?

    Tip 1 diyabetli gebenin, çocuğunun tip 1 diyabetli olma riski %2 kadardır. Oysa babasının tip 1 diyabetli olması durumunda çocuğun tip diyabet riski %6 civarındadır. Hem anne hem baba tip 1 diyabetli ise bu risk %30 kadar yükselir.

    Buna karşılık gebede tip 2 diyabet varsa, çocuğun tip 2 diyabet olma riski %25 kadardır. Babanın tip 2 diyabetli olması durumunda da çocuğun riski aynıdır. Hem anne hem de baba tip 2 diyabetli ise bu risk %50 kadar yükselir.

    DİYABETİK GEBEDE HANGİ HASTALIKLAR GÖRÜLEBİLİR

    Gestasyonel diyabette “periferik insülin direnci” ve bunun neden olduğu “hiperinsülinemi” ve “hipoglisemi” önemli bulgulardır. Diyabetik gebede;

    1.spontan abortuslar artar,

    2.ölüdoğumlar sıktır,

    3.polihidramnios gelişir,

    4.preeklempsi sıklığı fazladır,

    5.plasenta anomalileri sıktır,

    6.idrar yolu enfeksiyonlarına meyil artar.

    DİYABETİK GEBEDE ÖNEMLE ÜZERİNDE DURULMASI GEREKEN HUSUSLAR

    A) Gebelik sırasında oral hipoglisemik ilaçların kullanımı ile ilgili yeterli bilgi olmadığından kullanılmamalı.

    B) Tüm gestasyonel diyabetlilerde laktasyon (emzirme) özendirilmelidir.

    C) Gebelik egzersizleri önerilmelidir.

    D) Gestasyonel diyabet tek başına sezaryan endikasyonu değildir. 38. hafta dolaylarında doğum yaptırılmalıdır. (bundan sonra makrozomi artar)

    E) Doğumdan sonra olguların çoğunun kan şekeri normale döner. Gestasyonel diyabetli olguların yaklaşık %25-30’nun 20 yıl içinde diyabet geliştirdiği gözönünde bulundurulmalıdır.

    F) Gestasyonel diyabet olgularında daha sonraki gebeliklerinde gestasyonel diyabetin tekrarlama riski yüksektir.

    G) Gestasyonel diyabetli olguların çocuklarında daha sonraki yaşam yıllarında diyabet riski yüksektir.

    DR. ELYESA KARACA

    İÇ HASTALIKLARI (DAHİLİYE) UZMANI

  • Bağımlılık ve Aile

    Bağımlılık ve Aile

    Ailemizde bağımlılığı olan birisinin var olması, hepimiz için büyük bir endişe, üzüntü ve gerginlik kaynağıdır. Onu kurtarabilmek için çabaladıkça ümitsizliğimiz artar. Verilen onlarca söz hep boşa çıkar. Elindeki parayı sürekli kullandığı maddeyi temin edebilmek için harcar, hatta yeterli olmayınca hırsızlıklar başlar. Bazen evde çalacak bir şey olmayınca dışarıda da madde temin edebilmek için başlarını belaya sokabilecek davranışlarda bulunabilirler.

    Peki biz ne kadar yardımcı olabiliyoruz? Niçin onca çabamız boşa çıkıyor? Ben bugüne kadar sıcak yatağında yatarken, sıcak yemeğini yerken uyuşturucu madde bırakabilen bir insan görmedim. Zaten bunu yapmaları için hiçbir nedenleri de yoktur. Bağımlıların evde yaşadıkları çatışmalar ne olursa olsun bu şekilde yaşamaya zamanla alışıyorlar. Aynen onlar gibi bizler de bu şekilde yaşamaya alışıyoruz. Yoksa bağımlı eşimizi defalarca terk etmekle tehdit edip terk edemememizi yada bunu gerçekten yapıp tekrar geri dönmemizi nasıl açıklayabiliriz? Yada bağımlı çocuklarımıza savurduğumuz onlarca tehdidin kaçını gerçekten yapabildik? Aile olarak söz birliği yapabiliyor muyuz? Tutarlı davranabiliyor muyuz? Bağımlıların ailelerinde en yaygın görülen şey aile içinde dengesizliklerin ve tutarsızlıkların olmasıdır. Bu bazen en başından beri var olan bir şey iken bazen de yakınlarımızın bağımlı olduğunu öğrenip bıraktırmak için çabalarken duygusal yönden alt üst oluşlar yaşamımızdan kaynaklanmaktadır. Öfkelenip bir şeyler yaparız, sonra da dayanamayıp yada endişelenip tam aksini yaparız. Bütün bunlar yardım etmekten çok daha çok bataklığa itmekten başka bir şey değildir. Fark edemediğimiz biz bağımlı aileleri olarak, bizlerin de bağımlı ilişkiler oluşturduğumuzdur. Bazı aileler yetişkin evlatlarını anlatırken hala çocuk diye bahsederler, onları çocuk gibi görür, çocuklarıymış gibi davranırlar. Haliyle bağımlı kişide çocukluklarına devam eder, hiçbir zaman kendilerinin ve ailelerinin sorumluluklarını almak için bir şey yapmazlar. Kişinin kendine ve çevresine verdiği zararlara öfkelenip tavır alırız sonra da ya üzülürse ya başına bir şey gelirse diye endişelenip tekrar kanatlarımız altına alırız. Halbuki özellikle bonzai, eroin, vs.. gibi maddeler kullanılmaya devam edilirse bunlar zaten sevdiklerimize ölüme getirir. Unutmayalım ki “Korkulan kehanet kendini gerçekleştirir”, evi terk eder, dışarıda başına kötü bir şeyler gelebilir diye korkular yaşayıp tekrar kucak açmamız, onları kurtarmak değil bulundukları batağın içinde daha fazla kalmalarından başka hiçbir işe yaramaz.

    Aslında anlayamadığımız şeyler şunlardır:

    1. Madde bağımlılığı bir hastalıktır. İnsanlar maddeyi bırakabilirler ama bağımlılık ömür boyu sürer. Tıpkı sigarayı bırakıp ta efkarlı bir günümüzde bir sigara yakıp tekrar sigara bağımlılığına dönmemiz gibi.

    2. Bağımlı kişi, madde kullanımını sürdürebilmek için her yolu dener. Sözler verir, yalanlar söylerler ama bunu başaramazlar çünkü onlar bağımlıdır.

    3. Bağımlı kişi, özellikle kullandığı madde ağır draklar yada alkol ise sağlıklı düşünememeye ve davranamamaya başlarlar.

    4. Bağımlılığı olan yakınlarımızla yürüttüğümüz mücadele, bir süre sonra bizim de dengemizi bozmaktadır. Bir süre sonra bizlerde sağlıklı düşünebilme ve davranabilme yeteneğimizi kaybederiz.

    5. Hiçbir bağımlı her şey yolundayken maddeyi bırakmaz. Maddeyi bırakması için ya dibe vurması yada altüst olacağı sarsıcı bir olay yaşaması gerekir.

    Bir insana maddeyi bıraktırabilmek için bütün aile birlik olmalı, tek ağızdan net ve tutarlı ifadeler kullanabilmelidir. Boş tehditlerden kaçınmalıdır, söylediği şeyi net olarak yapmalıdır. Bağımlı kişi kadar ailelerinde destek alması gerekir, bunun nedeni daha önceden yapmış olduğu hataları kavrayabilmesi ve bunları düzeltebilmesidir. Yaşamış oldukları duygusal yaralanmaları iyileştirebilmek için son derece de önemlidir.

    Önceden yaşanılan duygusal ve davranışsal sorunlar onarılmadan, ailenin birlik ve bütünlüğü sağlanılmadan, aile ilişkileri uyumlu ve tutarlı bir hale getirilmeden bağımlıya madde bıraktırmak çok daha zor bir hale gelmektedir. Ayaklarımız yere sağlam basmıyorsa, sağlıklı düşünebilip, sağlıklı davranamıyorsak, sarsılmış ve çaresiz durumda hissediyorsak asla sevdiklerimize gerekli desteği sağlayamayız. Unutmayalım ki iki topal birbirine destek olursa ikisi de seke seke yürür. Sevdiklerimize destek olabilmemiz için öncelikle bizim sağlıklı ve sağlam bir duruş sergilememiz gerekmektedir.

  • Tiroid bezinin hastalıkları

    TİROİD BEZİ
    Tiroid bezi nefes borusunun sağ ve sol tarafında bulunan 20×30 mm boyutunda ve 15-20 gram ağırlığında, T3(Triiyodotironin) ve T4(Tiroksin) hormonlarını sentezleyen iç salgı organımızdır. Tiroid hormon yapımında iyot elementi kullanılır:T3;3 iyot elementi ve T4: 4 iyot elementi içermesi nedeniyle numaralandırma yapılmıştır. T4 kan dolaşımı ile tüm vücutta dağılır. Hücreye girmeden önce T3’e dönüşerek metabolizmada rol alır. Tiroid bezinin hormon yapımı beyinde bulunan hipofiz bezinden salgılanan TSH(Tiroid uyarıcı hormon) tarafından kontrol edilir.

    TİROİD BEZİ HASTALIKLARI
    Guatr: Tiroid bezi büyümesi
    Nodül: Tiroid bezinde mm’den cm’ye kadar değişen boyutlarda, normal dokudan farklı yapıda
    doku oluşması
    Tiroidit: Tiroid bezinin çoğunlukla mikrobik olmayan iltihabi reaksiyonu
    Hipertiroidi: Tiroid bezinin fazla çalışması
    Hipotiroidi: Tiroid bezinin az çalışması

    TİROİD HASTALIĞI GELİŞME RİSKİ
    • İyot eksikliği olan bölgelerde yaşayanlar
    • Ailede tiroid hastalığı olanlar
    • Tip 1 DM, Romatoid artrit ve Pernisiyöz anemi gibi otoimmun hastalığı olanlar
    • Gebelik ve doğum sonrası dönem
    • Çeşitli nedenlerle baş ve boyun bölgesine radyoterapi uygulananlar
    • Lityum ve amiodaron gibi iyot içeren ilaç kullananlar
    • İnterferon gibi otoimmun reaksiyona neden olan ilaç kullananlar

    TİROİD HASTALIĞI TANISI İÇİN:
    1. Hormon ölçümü : Venöz kan örneği saat 08-17 00 arasında aç/tok farketmeden alınarak yapılır. Laboratuvar tarafından verilen referans aralıklarına göre T3-T4 normal veya düşük iken TSH yüksek ise tiroid bezi az çalışıyor kabul edilir. T3-T4 normal veya yüksek iken TSH düşük ise tiroid bezi fazla çalışıyor kabul edilir.
    2. Otoantikor ölçümü: Anti tiroid peroksidaz(AntiTPO) ve Anti tiroglobulin(Anti Tg) ölçümlerinin yüksek olması vücudun tiroid bezine karşı reaksiyon gösterdiğini; otoimmun hastalık olduğunu belirtir.
    3. Tiroid ultrasonografisi: Ses dalgalarının dokudan geçirgenliği hesaplanarak tiroid bezi boyutu, nodül olup olmadığı; var ise yapısı ve özellikleri değerlendirilir.
    4. Tiroid sintigrafisi: Radyoaktif madde verildikten sonra tiroid bezinde tutulma oranına göre tiroid bezi aktivitesi konusunda bilgi verir. Gebelikte ve emzirme döneminde yapılmaz.
    5. Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi: Ultrasonografi ile tespit edilen ve 1 cm üzerindeki tüm nodüllerde uygulanır. Anestezi olmadan, ince iğne ile az miktarda sıvı basit bir işlemle alınarak patolojik olarak incelenir. Yeterli olmaz ise 3 ay içinde tekrar edilebilir.

  • Çocukları Sevgi ve Disiplinle Yetiştirebilmek

    Çocukları Sevgi ve Disiplinle Yetiştirebilmek

    Sevgi ve disiplin birbirine aykırı görünmelerine karşın aslında çocuk yetiştirmede birbirlerini tamamlayan iki unsurdur. Önemli olan her ikisini de uygularken çocuğun yaşına ve ihtiyaçlarına uygun şekilde uygulayabilmektir.

    Çocuk gelişiminde sevgi kadar disiplinin de önemi vardır. Sevgi ve hoşgörümüz, çocuğun temel güven duygularını pekiştirir, daha özgüvenli ilişkiler kurmasına, çevresini daha cesaretle keşfetmesine vb… sağlar. Disiplin ise çocuk açısından tamamlayıcı bir unsurdur. Burada bahsedeceğimiz disiplin çocuğu hizaya sokacak, yaramazlıkları önleyecek bir anlayıştan farklıdır. Çocuğun disiplin yoluyla sorumluluklarını kavrayabilmesi, sınırlarının farkına varıp buna göre daha doğru ilişkiler kurabilmesi, seçimlerini daha rahat yapabilmesi ve problemlerini daha başarılı çözebilmesi amacıyla uygulanmalıdır. Çocuklar büyüdükçe bu iki kavramın doğru ve tutarlı uygulanabilmesinden son derece fayda göreceklerdir.

    Öncelikli olarak sevgiden bahsedecek olursak düşünmemiz gereken çocuklarımızın tamamıyla bize bağımlı ve muhtaç bir yaşam sürüyor olduklarıdır. Bizler çocuklarımızı severken çok fazla düşünmediğimiz kendi olumlu duygularımızla mı, yoksa kırık dökük hayatımızda bir teselli bulabilmek için mi onlara sarılıyoruz. Bu anne babalar açısından büyük bir handikaptır. Çünkü bize ağır gelen sorunlarımızdan uzaklaşabilmek için çocuklarımıza sarılmamız aslında onların gerçek anlamda ihtiyaç duygukları sevgiyi verebilmemizden bizleri uzaklaştırır. Unutmayalım ki yetişkinler olarak çözemediğimiz sorunlarımız için derman bulabileceğimiz en son kişiler çocuklarımızdır. Bu açıdan düşünürsek yetişkinler olarak yaşadığımız bütün sorunların çocuğun dünyasına ait olmadığını anlarız. Çocuğumuzla kuracağımız ilişki, onun dünyasına ait merakları, sorunları, sorumlulukları vs.. içermelidir. Kendi kişisel kaygılarımızı çocukla kuracağımız ilişkinin içinde yaşarsak herşeyi hem çocuk hem de kendimiz açısından anlaşılmaz ve işin içinden çıkalamaz bir hale getiririz.

    Bütün bunları göz önünde bulundurarak düşünürsek çocuğumuza koyacağımız sınırlar ve kurallar, çocuk için anlaşılır olmalıdır. Aile olarak kendi içimizde tutarlı ve ortak şeyler söylemeliyiz. Birimizin yasakladığı bir şeye diğerimiz izin veriyorsa bu yasak çocuk açısından anlamsızlaşır. Çocuk her zaman faydacı davranacaktır. Anneden koparabileceği izni anneden, babadan koparabileceği izni babadan istemeye başlar, yada birisi izin vermezse diğerinden izin ister. Bu durum çocuklarımız açısından tutarsız bir ilişki ağı olup bir türlü sınırlarını bilememesine ve her fırsatta aynı konuları dayatmasına neden olur. Ebeveynlerin özellikle göz önünde bulundurması gereken şey budur. Çocuğu kimin daha fazla sevindirdiği değildir. Zaten bu tip bir çelişki ileride çocuğumuzun sosyal yaşamda pek çok yaşamasına neden olacaktır. Evde aile büyükleriyle yaşıyorsak (büyükanneler, büyükbabalar) bu konuda özellikle onları da bilinçlendirmeliyiz. Torunlarına karşı çok daha yumuşak yüzlü olabilirler. Böyle bir durumda annen baban izin veriyorsa diye teyit almaları gerekir.

    Koyduğumuz kuralların, verdiğimiz cezaların çocuk açısından anlaşılır ve akla yakın olması gerekir. Aksi taktirde çocuklar için için kırgınlıklar yaşarlar, anlaşılmadıkları ve sevilmedikleri duygusuna kapılırlar. Çocuk, sevgiyi aldığı zamandaki gibi disipline edilirken de sevinç ve mutluluk yaşamaktan hoşlanır. İşte bu yüzden çocuk disiplininde ödül her zaman cezadan daha fazla işe yaramaktadır. Çocuklarımızın günlük düzenini (bilgisayar, sokak, ders, yemek gibi), her zaman yapmaktan hoşlanmadığı yada zorlandığı faaliyeti, zevk aldığı uğraşın yapılması için gerekli bir iş olarak sunmalıyız. Bu şekilde zevk aldığı işler otomatik olarak sorumluluklarını gerçekleştirmenin ödülü biçiminde sunulacaktır. Tabi bunu yaparken sınırsız olmamalıyız, eğlenceli faaliyetinde sınırları olmalıdır, bunu nasıl kullanacağına da çocuk karar vermelidir. Çocuğun güvenliği ve sağlıklı gelişimi açısından ondan sorumlu olan ailelerdir. Bu yüzden sınırlar koyarken otorite biz olmalıyız. Aşırı otoriter olmak kadar otorite koyamamakta sakıncalıdır. Bu konuda özellikle yapamayacağımız şeylerle tehdit etmemeliyiz (bacaklarını kırarım, pipini keserim vs..). Bu şekilde bir davranış hem otorite koyamamamıza hem de çocuğumuzun ruhsal yönden sıkıntılı bir gelişim izlemesine neden olacaktır. Aynı şekilde çocuğun istediği herhangi bir şey içinde tutamayacağımız sözler vermemiz son derece sakıncalıdır. Buna örnek olarak çok pahalı olan, alamayacağımız şeyleri bir gün alacağımız hayalleri kurdurmamızı söyleyebiliriz. Bu, o anda çocuğun bunu ertelemesine yarasa bile ileriki hayatında çocukluğunda hayalini kurupta ulaşamadığı şeylerin gelecekte ki birer yansımaları olacaktır. Muhtemelen kişinin normalde elde edebilmesinin zor olduğu şeyleri elde edebilmek için sınır tanımaz bir hırsla çabalamasına neden olacaktır.     

    Çocuğumuz yolda, alışveriş merkezinde bizden bir şey istiyor ve bizde alamıyor isek ve çocuk inatla ağlıyor ve diretiyor ise yapılacak en mantıklı şey sabırlı olmaktır, dövmek ve çekiştirmek değil. İstediği ağlasın, kendini yerlere atsın, sabırlı olmalıyız. Eve döndüğünde unutur, ve bu tecrübesinden ağlayarak isteklerini gerçekleştiremeyeceğini öğrenmiş olur. Tekrar etmemeye başlar. Özellikle dayaktan kaçınmalıyız çünkü bu çocuk açısından ders verici değil gurur kırıcıdır. Çocuk cezalandırılırken mutlaka bunu niçin yaşadığını bilmek ve anlamak zorundadır. Yoksa olumlu davranışları pekiştirmek, olumsuz davranışları azaltmak hedefinden uzaklaşmış oluruz. Dövmek, çocuğun sorunlu olduğunu değil, bizim zorluklar karşısında zayıf ve tahammülsüz olduğumuzun göstergesidir. Çocuğa verilecek en iyi ceza onun zevk aldığı faaliyetleri kısıtlamaktır, doğru olan davranışları da sevgi ile ödüllendirmektir. Bazen sıcak bir sarılış, onlara alınacak pahalı bir hediyeden çok daha değerli olabilir. Onları maddi şeylerden daha fazla sevgimizle ödüllendirmemiz, çocukların benlik değerlerinin daha sağlam olmasını sağlar.

    Bazen disiplin açısından eğlence ve oyuncak çok iyi fırsatlar sağlayabilir. Öncelikle çok fazla oyuncak almanın zararlı olduğunun bilinmesi lazım. Bu, çocuklara oyuncakları daha değersiz ve her istediğinde ulaşılan nesneler haline getirir. Halbuki gelecek hayatlarında istedikleri bir kaç seçenek arasında seçim yapmak zorunda kalacaklardır. Elde ettikleri şeylere daha az değer verecek ve buna dair sorunlar yaşayacaklardır. Çoğu aile kendi çocukluklarında yaşayamadığı yada çok yoğun olup çocuklarıyla yeterince ilgilenemediği için duydukları bu  sıkıntıyı onların her istediğini alarak gidermeye çalışır. Bu çok yanlış bir davranıştır. Kesinlikle elde ettiğine değer verebilmesi için ona vakit tanımalıyız. Yaklaşık üç dört haftada bir oyuncak alınmalıdır. Birden fazla beğendiği oyuncak varsa aralarından birini seçmek ve diğerlerini gelecek sefere ertelemek için onları teşvik etmeliyiz. Eğer pahalı ama alabileceğimiz bir şeyi istiyorlarsa onlara bu oyuncağın parasının küçük bir kısmını biriktirmesini üstünü bizim tamamlayacağımızı söyleyerek yönlendirebiliriz. Bu özellikle çocuklara arzu ettikleri şeylere ulaşabilmek için emek vermeyi ve çaba sarfetmeyi öğretir.

    Eğer kardeşi varsa her iki çocuğa da kendi aralarında paylaşmayı özendirmeliyiz. İleride sosyal hayatlarında paylaşmak istemiyor olmaları, onların yalnız ve mutsuz bireyler olmalarına yol açacaktır. Bunun için çocukları birbirleriyle kıyaslamamalıyız.

    Bizlere hoşlanmadığımız davranışlarda bulunuyorlarsa anneye-babaya böyle davranılmaz dememeliyiz, bu çocuk açısından anlaşılmaz bir kuraldır. Bunun yerine özdeşim yaptırıp sen böyle yaptığın zaman çok üzülüyorum, çok kırılıyorum gibi açıklamalar yapmamız daha çok işe yarar. Buna rağmen kırıcı yada inatlaşıcı davranışlarda bulunmaya devam ediyorlarsa, muhtemelen bizlere kırgın, kızgın olduğu konular vardır. Davranışları, bu duyguların dışa vurumudur. Sorunun ne olduğunu araştırmalıyız. Çocuğun sorunları hakkında asla onun yanında konuşmamalıyız. Bu çocuğa fayda değil zarar verir.

    Unutmayalım ki sevgi, anlayış, hoşgörü ve sabırla yetiştireceğimiz çocuk sağlıklı bir yetişkin olacaktır. Kişisel endişelerimizin, hayallerimizin, yaşamdaki stres ve sorunlarımızın hepsi biz yetişkinlerin kişisel olarak çözmesi gereken sorunlardır. Çocuğumuzla kuracağımız ilişki ile karıştırılmamalıdır. Doğada her canlının çocuk yetişitirirken amacı çocuğun güvenliğini ve ileride kendi kişisel hayatında ayakta durabilmesini sağlamaktır, karşılaştığı sorunları çözebilmesi ve yetişkin bir birey olarak kendi amaçlarını, hedeflerini kendisi için doğru şekilde ortaya koyabilmesini öğretmektir.

    Bizim istediğimiz kimliğini kazanmış olan bizimle, kendisiyle ve çevresiyle olumlu ilişkiler geliştirebilen, yaşadığı sorunları biz başında olmasak bile çözebilen, zorluklar karşısında direnebilen, ne istediğini bilen ve enerjisini doğru şekilde kullanabilen bir çocuk yetiştirebilmektir. Bunun için çocuklarımızı yeteri kadar dinlemeli ve onların fikirlerine değer verdiğimizi gösterebilmeliyiz.      

  • İnsulin direnci ne anlama geliyor?

    İnsülin; Kas, yağ ve karaciğer gibi kan şekerini kullanan dokulara şekerin alınması ve kullanılmasını sağlayan, pankreastan salınan bir hormondur. Dokularda insülin direnci varsa şekerin dokulara alınıp, kullanılması, yakılması zor olur. Bu durum daha çok insülin salınmasına yol açar. Pankreas daha çok insülin salarak şekerin dokular tarafından kullanılması için adeta “çift mesai” yapar. Aşırı salınan insülin açlık hissine, daha çok yeme ve atıştırmaya neden olarak bir kısır döngü oluşturur. Bu durum hem insülin rezervini azaltır hem de kanda dolaşan aşırı insülin miktarı obezite, hipertansiyon, ateroskleroz gibi kronik hastalıkların oluşması için uygun bir ortam hazırlar.

    İnsülin direncinin görülme sebebi nedir?

    İnsülin direnci genetik yatkınlık, hareketsiz yaşam tarzı, sağlıksız beslenme sonucu oluşur. İnsülin direncini sıklıkla genetik yatkınlık zemininde görmekle beraber, son zamanlarda insanların daha sedanter bir yaşam sürmesi, rafineri gıdaların tüketiminin artışı ve “fast food” tarzı beslenmeye olan rağbet ile çevresel etkenlerin ağırlığını daha çok hissetmekteyiz. Bu nedenle kimi zaman hastalarımızdan “Annem, babam tereyağı, bal kaymak ile beslenirdi, onlara bir şey olmadı da bana neden oluyor?” gibi sorularla karşılaşmaktayız. Burada unuttuğumuz şey eskilerin yaşam tarzında hareketin göz ardı edilemez olan yeri.

    • Bu rahatsızlık kilo vermeyi nasıl etkiliyor? Hastalar, “Az yediğim halde kilo veremiyorum” derken ne kadar haklılar?

    İnsülin direncinin kilo vermeyi zorlaştırdığı doğru. İnsülin direnci olanlar daha çok acıkır, hafif bir hareketle hemen yorulur. Ancak sabırla uygulanan bir sağlıklı beslenme programı ve düzenli yapılan ve performansa göre giderek yoğunlaştırılan bir spor programı ile zamanla bu zorluk yenilir, insülin direnci kırılır. “Bir süre diyet yapıp kilo vereceğim, sonra her şeyi yiyebilirim, sporu bırakabilirim” düşüncesi yanlıştır, hayat boyu sağlıklı beslenme ve yeterli egzersiz şarttır. Kilo vermek için yemekleri azaltmanın yanında, glisemik indeksi düşük, kalori içeriği az, posa içeriği yüksek ve tok tutan yiyeceklerin seçilmesi de lazım. Genellikle insanlar spor yapmadan, sadece yemeyi azaltarak ya da öğün sayılarını azaltarak ve çok hızlı kilo vermek istiyor. Yıllar içinde alınan kilonun öyle hemen bir çırpıda verilmesi tabi ki mümkün değil. Harcadığı kaloriden daha az kalori alan birinin kilo vermemesi düşünülemez. Az yenildiği halde kilo verilemiyorsa yeterli spor yapılmıyor demektir.

    • Hastalığın belirtileri neler? Kişi insülin direncinin yüksek olduğundan ne zaman şüphelenmeli?

    Çabuk acıkma, geç doyma, yemeklerden 2-3 saat sonra olan acıkma hissi, elde ayakta titreme, soğuk soğuk terleme ve baygınlık hissi, tatlı yeme isteği, giderek kilo alan kişinin ailesinde şişman ve diyabetli kişilerin varlığı durumlarında insülin direncinden şüphelenmek gerekir.

    • “Kilo veremiyorum”, “şişmanım” diyen herkeste insülin direnci yüksektir diyebilir miyiz?

    %100 olmasa da sıklıkla evet. Bazen insülin direnci dışında, hipotiroidi, bazı endokrin hastalıklar (cushing hastalığı vs) da obeziteye yol açabilir. Ancak ailesinde obez ve diyabetli bireylerin varlığında kilo verememekten yakınan kişilerde mutlaka insülin direnci ve ilişkili hastalıklar aranmalıdır.
    • İnsülin direnci başka hangi hastalıkları tetikliyor?

    İnsülin direnci ve obezite ile kanser arasında ilişki saptanan çok sayıda çalışma vardır. Yemek borusu, Kalın bağırsak, Safra yolları, Pankreas, Meme, Rahim, Yumurtalık, Prostat, Böbrek, Mesane, Tiroid ve Lenf kanseri riskini artırdığı yapılan birçok bilimsel çalışmada gözlemlenmiştir.Ayrıca insülin direnci, şeker hastalığı, inme, kalp damar hastalıkları, ateroskleroz, hipertansiyon, karaciğer yağlanması, lipid yükseklikleri, polikistik over hastalığı ve infertilite gibi birçok hastalık için suçludur. Alzheimer (bunama) ile insülin direnci arasında bağ olduğu da saptanmıştır.

    • İnsülin direnci yüksekliğinin dünyada bu kadar çok görülmesinin, daha önce görülmeyen toplumlarda bile rastlanmasının nedeni nedir?
    İnsülin direnci sıklığındaki artış teknolojinin gelişimi ile doğru orantılıdır. Halen ilkel diyebileceğimiz şartlarda doğal ortamlarda yaşayan Afrikalı yerlilerde ve insanların besin maddesine özellikle de rafineri gıdalara ulaşımı mümkün olmayan Afrika ülkelerinde insülin direnci ve ilişkili hastalıklar görülmemektedir. Ulaşım araçlarının günlük yaşamda kullanımının artışı, kırsal yaşamdan, sanayileşmiş topluma geçişin getirdiği masabaşı hareketsiz iş yaşamı, televizyon ve bilgisayar karşısında geçirilen hareketsiz uzun süreler vücuttaki yağ oranını, kilo alımını artırarak insülin direncine zemin hazırlamaktadır. Buna ilave işlenmiş, yüksek kalorili, keyif vericiliği artırılmış ve bağımlılık yapıcı gıdaların aşırı tüketilir hale gelmesi bu süreci hızlandırmaktadır.

    • Hastalığın tedavisi nasıl yapılmalı?

    İnsülin direncinin tedavisi her şeyden önce, hastada tabloyu oluşturan faktörlerin ortaya konması ve tanınmasını gerektirir. Yaşam tarzı değişikliği ve düzenli egzersiz ile harcanan kalori artırılıp, vücut yağ oranı azaltılmalı, sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırılmalıdır. Sadece egzersiz ve sağlıklı besleme ile %60 düzeylerinde insülin direnci düzeltilebilir. Gereken hastalarda insülin direncini kıran ilaçlarla bu faktörlere destek olunabilir, ancak bilinmelidir ki sadece ilaçlar tek başına insülin direnci ile baş edemez.

    • Şeker vücudumuza nasıl zarar veriyor?

    Şeker hücreler için primer enerji kaynağıdır. Şekerin dokular tarafından alınıp kullanılamaması ve kanda belli bir seviyenin üzerine çıkması vücutta adeta bir zehir gibi etki gösterir. Yakıt olarak kullanacakları glukoz (şeker) hücre içine alınamayınca yeterince beslenemez, hücre ve dokular temel fonksiyonlarını göremezler. Ayrıca şekerin ortamda yüksek olması da tahribata direk katkıda bulunur. Böylece nerdeyse tüm dokularda kronik bir hasar süreci başlar.

    • Sizce gelecekte şeker, sigara gibi yasaklanır mı? Bu konuda görüşünüz nedir?

    Sigara baştan sona sadece zarar olan bir alışkanlıktır. Şeker için ise azı karar, çoğu zarar daha uygun bir tabir. Bu pencereden bakılırsa sigara ile eşdeğer tutamayız. Ama insanlardaki obezite, diyabet ve hipertansiyon sıklığındaki artışa bakacak olursak basit çay şekeri gibi glisemik indeksi yüksek gıdaların kullanımının kısıtlanmasının işe yarayacağı kesin.

    • Bize nasıl bir beslenme programı önerirsiniz?

    Sağlıklı bir beslenme programında basit çay şekeri içeren tüm gıdalar, hazır meyve suyu ve içecekler, işlenmiş yiyecek maddeleri (işlenmiş et ve et ürünleri dahil), beyaz unla yapılan hamurişiler, hazır gıdalar yer bulamaz. Doymuş yağ oranı yüksek besinler yerine çoklu doymamış yağ içerenler tercih edilmelidir (tereyağı yerine sıvı zeytin yağı gibi). Ne tüketilirse tüketilsin miktarı azaltılmalıdır. Örneğin ceviz faydalı diye miktarını abartırsak tüketemediğimiz fazla kalori alımı nedeniyle kilo veremeyiz. Yemekleri lezzetli pişirmek yerine sağlıklı pişirme yolları seçilmelidir. Kızartma sebze yerine, çiğ ya da haşlanmışı tercih etmek, yemeklere daha az tuz, yağ, baharat katmak, beyaz ekmek yerine tam buğday ekmeği yemek, meyve suyu yerine su ve meyve tüketmek kalori alımını azaltmak için bazı ipuçları olabilir. Sadece bir tür gıda ile beslenerek yapılan zayıflama programları doğru değildir. Bazı vitamin, element eksikliklerine davetiye çıkarırlar. Sağlıklı besinlerden azar azar tüketmek daha uygun bir beslenme şekli olur. Her öğünde salata ve az yağlı yoğurt olmalı, öğün öncesi ve esnasında su içmekten kaçınmamalıdır. Yemekleri büyük kaplarla değil yiyeceğimiz kadarını sofraya getirmeli, hızlı yemek yerine, lokmaları çok çiğneyip yavaş yavaş yemek yenmelidir.

    o Nelerden kaçınalım, neler yemeye ve içmeye son verelim?:

    o Nelere soframızda yer açalım:

    • Günde ne sıklıkta ve ne aralıklarla yemek yemek doğru?

    İnsülin direnci olan insanlar çabuk acıktıkları için sık küçük öğünler şeklinde ve glisemik indeksi düşük besinlerle beslenmeleri uygun olur. Üç ana üç de ara öğün yapılabilir. Ancak insülin direnci olmayan normal insanlar için bu yemek tarzını önermiyoruz. Üç öğün, ki bu öğünlerden biri meyve öğünü olabilir, sağlıklı beslenmek için tercih edilebilir. Örnek olarak, sabah kahvaltısı, öğle yemeği, akşam meyve öğünü (1-2 porsiyon meyve). Bizim toplumumuzda akşam yemeğinin yeri biraz daha farklı olduğu için, akşam yemeği biraz hafif tutulmak şartıyla öğle ile akşam yer değiştirilebilir. Beslenme programı yaparken kişinin yaşantısı, işi, alışkanlıkları, kilosu, insülin direnci durumu gibi birçok faktöre bakmak gerekir, yani beslenme programı kişiye özgü olmalıdır. Herkese aynı diyet programı öneriliyorsa bunun başarı şansı yüksek değildir.

    • Spor ile insülin direnci arasında nasıl bir bağ var?

    Düzenli spor yapmak ve kilo vermek insülin direncini kıran en önemli faktörlerdir. Düzenli ve etkili spor yapanlarda insülin direnci, çok nadir genetik hastalıklar dışında olmaz. Spor yaparken dikkat edilmesi gereken bazı hususlar da vardır. Yeterli kalp hızı artışına erişilmeli, hareketler arasında gereğinden fazla mola verip vücudu soğutmamalı, kişiye uygun spor yapılmalıdır. Beslenmede olduğu gibi egzersiz de kişiye özgü olmalıdır.

  • Çocuklara Doğum Nasıl Anlatılır?

    Çocuklara Doğum Nasıl Anlatılır?

    Geleneksel Türk ailesinde cinsellik içeren konular aile içinde konuşulmaz, ayıp sayılır, çocukların merak ettikleri sorular apar topar kapatılır yada en hızlı şekilde konuyu kapatacak cevaplar verilerek konuşmaktan kaçınılır. Çocuğun nasıl doğduğuna dair en yaygın verilen cevap ise seni leylekler getirdi olur. Bu cevap çocuk dünyasında bir süreliğine merakı giderse dahi çocuğumuz eninde sonunda bir çocuğun nasıl doğduğunu öğrenecektir. Kafasında konuya dair pek çok çelişki, kabullenememe, hayal kırıklıkları gibi cinselliğin doğası ve onu yönlendirdiğimiz cinsel anlayış arasında çelişkili duygular yaşayacaktır. Bu da çocuklarımızın gelecek hayatlarında pek çok çelişki ve sorun yaşayabilmelerine neden olur. Bu yüzden çocuklara gerek cinsiyet gerek kendi varoluşlarıyla ilgili açıklamalar yaparken her zaman gerçek ya da gerçeğe en yakın açıklamayı yapmalıyız.

    Çocuk dünyasıyla alakalı bizlerin anlayamadığı şudur: Biz yetişkinlerin kafasındaki cinsellik çocukların zaten kavrayamayacakları bir konudur. Çocuğa açıklama yaparken her zaman çocuğun yaşı, anlayabileceği düzey ve kavrayabileceği kelimeler göz önünde bulundurularak anlatılmalıdır. Aksi taktirde çocuğun sorduğu soruya cevap vermekten ziyade kafasını daha fazla karıştırmış oluruz.

    Çocuğun merak ettiği konu ne olursa olsun tatmin edeceği cevabı ailesinden almazsa mutlaka bu cevabı dışarıda arayacaktır. Bu da hem bir şeyleri yanlış, yarım yamalak öğrenmesine neden olur, hem de aldığı cevaplar ailesinin aktardıklarından büyük farklılıklar gösteriyor ise çocuğun iç dünyasında konuya ilişkin çelişkiler yaşanmasına neden olacaktır.

    Çocukların doğumla ilgili soruları iki ana gruba ayırabiliriz. Bunlar, bebeğin nasıl oluştuğu ve çocuğun nasıl doğduğudur. Aileler doğumdan çok bebeğin ilk nasıl oluştuğu konusunu açıklamakta daha fazla zorlanmaktadırlar. Çocuklar sık sık ben yada kardeşim senin karnına nasıl girdik, bebek nasıl yapılır, benim de bebeğim olur mu gibi sorular sorarlar. Buna vereceğimiz cevap şöyle olmalıdır; bebek sahibi olmak için çocukların büyümesi lazım. Büyüyünce tabii ki senin de çocuğun olacak diyebiliriz.

    Beş yaşın altı çocuklara bebeğin bir tohumdan geldiğini anne karnında özel bir bölmede (cep gibi, kese gibi) korunduğunu, ilk başlarda mercimek kadar küçük olduğunu anne karnındaki özel yerde dokuz ay boyunca büyümeye devam ettiğini, bebek annenin karnında büyüdükçe annenin karnının da büyüdüğünü belli bir boya ve ağırlığa gelince anne karnının alt kısmında doğum yapmak için bir delik açılacağını bebeğinde doktor yada ebe tarafından buradan çıkarılarak anneye verildiğini anlatabilirsiniz. Bu genelde beş yaş ve altı çocuklar için tatmin edici bir cevap olacaktır. Altı yaş ve sonrası için verdiğimiz bu cevap yeterli olmayabilir. Çünkü bu yaşlarda çocuklar daha araştırıcı ve meraklı olacaklardır. Önceden anlattığımız her şeyi tekrar anlatabiliriz. Bunu dışında daha fazla yanıt verebilmek için resimli bir kitaptan yada kalemle çizerek fetüsün ne olduğunu, anne karnında nasıl durduğunu, büyüme aşamalarını anlatabiliriz. Anne ile bebeğin aralarındaki göbek bağını bu yolla bebeğin nasıl beslendiğini anlatabilirsiniz. Abi yada abla olmuş çocuklar bu tip açıklamaları daha rahat anlayacaklardır. Çünkü annelerinin hamileliklerinin ilk dönemlerine tanıklık etmişlerdir. Eğer çevremizde hamile bir yakınımız varsa bu iyi bir fırsat olacaktır. Çocuğa bu kişiyi gösterebiliriz, elini karnına koydurup fetüsün hareketlerini izletebiliriz. Yeni doğmuş bir bebeği göstererek ne kadar küçük olduğunu yada çocuğunu emziren bir anneyi izleterek bebeğin ilk doğduğunda nasıl beslendiğini öğretebiliriz. Bütün bunlar oldukça faydalı olacaklardır.

    Eğer çocuk babanın doğumdaki rolünü merak ediyorsa ona bebeğin oluşumunda tohumlardan birinin anneden diğerinin babadan geldiğini ve bu iki tohumun birleşince bebeğin oluştuğunu söyleyebiliriz. Eğer bu cevap yeterli olmuyorsa anne ve baba çocuk yapmayı çok istiyorlarsa ve buna karar verdilerse o zaman çocuk sahibi olduklarını söyleyebiliriz.

    Dokuz, on yaşlarından itibaren ise bu açıklamalar çocukların meraklarını gidermekte yeterli olmayacaktır. Bu yaşlarda artık çocuğa spermi ve yumurtayı anlatmakta hiçbir sakınca yoktur. Merakları giderilmiş olan çocuk ilgisini farklı konulara yönlendirecektir.

    Bu tip konularda yapacağımız açıklamalar ne olursa olsun hep dikkat etmemiz gereken şey yaptığımız açıklamanın gerçeğe yakın olması, çocuğun dünyasında anlaşılabilinir ve tatmin edici olmasıdır.

  • Sorularla tiroid hastalıkları hakkında merak ettikleriniz

    Sorularla tiroid hastalıkları hakkında merak ettikleriniz

    1. HİPOTİROİDİ NEDİR VE BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Hipotiroidi, doku düzeyinde tiroid hormonu yetersizliği veya nadiren etkisizliği sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır.

    – Primer hipotiroidi: Tiroid bezi yetersizliğinden kaynaklanan nedenlere bağlı

    – Sekonder hipotiroidi: TSH yetersizliğine bağlı hipotiroidi

    – Tersiyer hipotiroidi: TRH yetersizliğne bağlı hipotiroidi

    Hipotiroidi belirtileri: halsizlik, yorgunluk, kilo alma, unutkanlık, konsantrasyon zorluğu, , cilt kuruluğu, saçlarda dökülme, üşüme, kabızlık, seste kalınlaşma, düzensiz ve yoğun adet kanamaları, kısırlık, kas sertliği, kas ağrıları, depresyon, demans görülebilir.

    2. HİPERTİROİDİ/TİROTOKSİKOZ NEDİR VE BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Tirotoksikoz: kaynağı ne olursa olsun, tiroid hormon fazlalığını ifade eden genel bir terimdir.

    Hipertiroidi: tiroid bezinden hormon yapımının artmasından kaynaklanan tiroid hormon fazlalığını ifade eder.

    Hipertiroidi belirtileri: halsizlik, sinirlilik, çarpıntı, kilo kaybı, nefes darlığı, sicağa tahammülsüzlük, iştah artışı, oligomenore, terleme, diyare, göz belirtileri.

    3. GEBELİKTE TİROİD FONKSİYON TESTLERİNDE HEDEF NEDİR VE NE ZAMAN TEDAVİ EDİLMELİDİR?

    TEMD (Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği) önerisi

    1. trimester: TSH 0.1mIU/L-2.5mIU/L arasında olmalı

    2. trimester: TSH 0.2mIU/L-3mIU/L arasında olmalı

    3. trimester: TSH 0.3mIU/L-3mIU/L arasında olmalı

    Gebelikte hipotiroidi görülmesinin en önemli sebebi iyot yeterli bölgelerde otoimmün tiroid hastalığıdır. İyot eksikliği olan bölgelerde ise iyot eksikliğidir.

    4. TİROİDİTLER KAÇA AYRILIR?

    – Kronik otoimmün tiroidit

    -Ağrılı tiroidit

    1. subakut granülomatöz tiroidit

    2. infeksiyöz tiroidit

    3. radyasyon tiroiditi

    4. travmaya bağlı tiroidit

    -Ağrısız tiroidit

    1. subakut lenfositik tiroidit (sessiz tiroidit)

    2. postpartum tiroidit

    3. ilaca bağlı tiroidit (interferon, interlökin-6, amiodaron)

    4. fibröz tiroidit (Riedl struma)

    5. HASHİMOTO TİROİDİTİ NEDİR VE HANGİ HASTALIKLARLA BİRLİKTE GÖRÜLÜR?

    Hashimoto tiroiditi, tiroid bezinin kronik otoimmün destrüktif inflamasyon ile seyreden hastalığıdır. Tüm toplumlarda çok sık görülür. Tiroid bezinde genişleme ile başlar, hipotiroidi ile sonuçlanır. Genellikle asemptomatiktir.

    HASHİMOTO TİROİDİTİ; Addison hastalığı, tip 1 diyabet, hipogonadizm, hipoparatiroidi, pernisiyöz anemi ile birlikte “tip 2 otoimmün poliglandüler sendromun” bir komponenti olarak izlenebilir.

    6. HASHİMOTO HASTALIĞINDAN ŞÜPHELENİLECEK DURUMLAR HANGİLERİDİR?

    1. Diğer nedenlere bağlanamayan hipotiroidi

    2.Tiroid disfonksiyonu/guatr olmadan anti-TPO veya anti-Tg pozitifliği

    3. Tiroid lenfoma şüphesi olan vakalar

    4.Ultrasonografik incelemede hipoekoik, heterojen görünüm

    7. GEBELİKTE TİROİD HASTALIĞI İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?

    1. Ailede veya kendisinde tiroid hastalığı anamnezi (hipertiroidi veya hipotiroidi, postpartum tiroidit)

    2. Daha önce tiroid ameliyatı geçirmiş olmak

    3. Tip 1 diyabet veya diğer otoimmün hastalıkların mevcudiyeti

    4. Tiroid hastalığı düşündüren klinik bulgular varlığı, guatr

    5. Daha önceden tiroid otoantikorların varlığı

    6. Anemi, kolesterol yüksekliği, hiponatremi

    7. Baş, boyun radyoterapisi almış kadınlar

    8. İnfertilite tedavisi görmüş kadınlar

    9. Daha önce düşük veya ölüdoğum hikayesi olanlar

    8. TİROİD NODÜLLERİNE YAKLAŞIM NASIL OLUR?

    Tiroid nodüllerinin takibi değerlendirilmesinde şüpheli sonografik özellikleri olan, tekrarlayana biyopsilerde yetersiz materyal tesbit edilen, uzun süreli takibi planlanan nodüllerde kalsitonin düzeyi bir kez ölçülmelidir (tiroid medüller kanseri açısından)

    Tiroid USG: Genel toplum taraması için önerilen bir test değildir. Muayenede tiroidde anormallik saptanan her hastaya ultrasonografik inceleme yapılmalıdır. Ayrıca palpasyon normal olsa bile tiroid malignitesi riski olan veya boyunda lenfadenopati saptanan her bireye de ultrasonografik değerlendirme yapılmalıdır.

    Tiroid USG raporunda; nodüllerin yerleşim, şekil, boyut, sınırlar, içerik, ekojenik yapı ve kanlanma özellikleri değerlendirilmelidir. Nodüllerin malign olma ihtimalini arttıran ultrasonografik bulguları şunlardır: hipoekojenik yapı, düzensiz sınırlar, mikrokalsifikasyonlar v.b.

    9. HANGİ TİROİD NODÜLLERİNE BİYOPSİ YAPILMALIDIR?

    -Solid:hipoekoik 10mm üzerinde ise, veya 5mm üzerinde risk grubunda hasta veya şüpheli ultrasonografik bulguları olan

    -İzo-hipoekoik: 1-1.5cm arasında olanlar

    -Karışık veya süngerimsi:1.5-2cm arasında olanlar

    -Saf kistik: biyopsi gerekmez, büyükse boşaltılmalıdır.

    -Multinodüler: en büyük nodül ve ultrasonografik olarak şüpheli diğer nodüller

  • Panik Atak Nedir? Panik Bozukluk Nedir?

    Panik Atak Nedir? Panik Bozukluk Nedir?

    Panik atağı, aniden başlayan ve hızla şiddetlenen, çoğu zaman şiddetli bir tehlike hissi veya sonunun geldiği düşüncesinin eşlik ettiği, belli bir başlangıcı ve sonu olan yoğun bir korku veya sıkıntı nöbetidir.

    Panik atağı sırasında;

    1) Çarpıntı, kalp atımlarını duyumsama ya da kalp hızında artım olması

    2) Terleme

    3) Titreme ya da sarsılma

    4) Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma duyumları

    5) Soluğun kesilmesi

    6) Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi

    7) Bulantı ya karın ağrısı

    8) Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma

    9) Derealizasyon (gerçekdışılık duyguları) ya da depersonalizasyon (benliğinden ayrılmış olma)

    10) Kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkuları

    11) Ölüm korkusu

    12) Paresteziler (uyuşma ya da karıncalanma duyumları)

    13) Üşüme, ürperme ya da ateş basmaları şeklinde ortaya çıkabilir. Bu belirtilerden en az 4 belirti 10 dakika içinde ortaya çıkarsa kişi panik atağı geçiriyor denilebilir.

    Panik Bozukluk Nedir?

    Panik atağı, çeşitli klinik nedenlerle yaşanabilir. Ancak panik atağı, tek başına psikiyatrik bir hastalık ya da tanı değildir. Ataklardan en az birini en az bir ay (veya daha fazla) süreyle aşağıdakilerden biri veya ikisi izler:

    • Başka ataklarında olacağına veya atakların sonuçlarıyla (kalp krizi geçirme, kontrolünü kaybetme, çıldırma) ilgili olarak kalıcı kaygı veya endişe duyma;

    • Ataklarla ilişkili olarak belirgin uyum bozucu davranış değişikliği (panik ataktan kaçınmaya dönük davranışlar), bunlar agorafobik kaçınmayı da içerebilirler.

    Belirtiler genellikle 10 dakika gibi bir sürede yoğunlaşarak doruk noktada sıkıntı verir sonra da genellikle yavaş yavaş azalır.

    Panik atağı üç türde olabilir:

    1. Beklenmedik (spontan) ataklar,

    2. Duruma bağlı ataklar: atak hemen her zaman belli bir ortamda ortaya çıkmaktadır (Köpek, sosyal bir ortam gibi),

    3. Durumsal eğilimli ataklar: Bazı durumlara girildiğinde atak geçirilmekle birlikte bu tür durumlarda her zaman atak olmamaktır (Çoğunlukla arabada panik atak geçirme gibi)

    Panik Bozukluk Nasıl Gelişir?

    İlk panik atağı yaşandıktan sonra, bu tehlikeli bulunur, yaşamın son bulacağına dair yorumlanır ve sürekli panik atağı geçirmemek için önlemler alınır ve beden takibe alınırsa panik bozukluk gelişebilmektedir.

  • Sorularla insülin direnci ve diyabet

    Sorularla insülin direnci ve diyabet

    1.İNSÜLİN DİRENCİ NEDİR VE KİMLERDE GÖRÜLÜR?

    Obezite, metabolik sendromun en önemli bileşenlerinden biridir ve insülin direnci ile yakından ilişkilidir. Metabolik sendromu olan bireylerin çoğunda ya kilo fazlalığı vardır, ya da aşırı obezdirler ve insülin direncine sahip olan insanların çoğu abdominal obeziteye sahiptir. Tip2 diyabetli hastalarda sıklıkla (%90 oranında) görülen insülin direnci, normal glukoz toleransı olan ve diyabeti olmayan bireylerde de görülebilir.

    2.İNSÜLİN DİRENCİ HANGİ HASTALIKLARLA BİRKLİKTE GÖRÜLÜR?

    İnsülin direnci diyabet (%90), hipertansiyon (%50) ile birlikte görülmektedir. Polikistik over sendromu -PKOS da insülin direnci ile seyreden klinik tablolardan birini oluşturmaktadır. Bunlara ek olarak NASH (Nonalkolik steatohepatit), ve bazı kanserlere de insülin direnci eşlik edebilir.

    3. PREDİYABET NEDİR?

    Prediyabet, şeker hastalığı öncesi durum olarak adlandırılmaktadır. Açlık kan şekerinin 100-125mg/dl arasında olmasına, “bozulmuş açlık glukozu” (BAG), 2. saat tokluk kan şekerinin 140-190mg/dl arasında olması ve açlık kan şekerinin 100mg/dl’nin altında olmasına “bozulmuş glukoz toleransı” (BGT) denir. Bazen bu iki durum birlikte olabilir-kombine BAG+BGT denir, bu kategori glukoz metabolizmasının daha ileri bozukluğunu ifade eder. Prediyabette HBA1C değeri 5.7-6.4 arasında seyreder. Bu hastalarda 5-10 yıl içinde aşikar diyabet gelişmektedir.

    4.KİMLER İNSÜLİN DİRENCİ AÇISINDAN ARAŞTIRILMALIDIR?

    a) fazla yememelerine rağmen, son zamanlarda kilo almaya başlayan kişiler,

    b) diyet yapmalarına rağmen, kilo veremeyen kişiler,

    c) aşırı ve özellikle geceleri tatlı yeme isteği artan kişiler,

    d) acıktıklarında eli ayağı titreyen kişiler,

    e) vücut tüylenmesi artan kişiler,

    f) yüz ve vücudun değişik bölgelerinde sivilce çıkmaya başlayan kişiler,

    g) adet düzensizliği yaşayan bayanlar,

    h) ailelerinde şeker hastalığı olan kişilerin insülin direnci açısından değerlendirilmelerini öneriyorum.

    5.DİYABET TANISI NASIL KONUR VE BU HASTALARIN ŞİKAYETLERİ NELERDİR?

    8 saatlik açlıktan sonra ölçülen kan şekeri 126mg/dl üzerindeyse, veya 75gr’lık OGTT 2.saat kan şekeri 200mg/dl üzerindeyse, veya rastgele ölçülen kan şekeri 200mg/dl üzerindeyse ve beraberinde diyabet semptomları varsa ve HBA1C 6.5 ‘in üzerindeyse aşikar diyabet tanısı konulmaktadır.

    klasik semptomlar: poliüri(aşırı idrara çıkma), polidipsi(aşırı su içme), polifaji(aşırı yemek yeme) veya iştahsızlık, halsizlik, çabuk yorulma, ağız kuruluğu, noktüri (gece idrara kalkma)

    daha az görülen semptomlar: bulanık görme, açıklanamayan kilo kaybı, inatçı enfeksiyonlar, tekrarlayan mantar enfeksiyonları, kaşıntı

    6. TÜRKİYE’DE DİYABET SIKLIĞI NEDİR?

    1997 yılında yapılan TURDEP1 (Türkiye Diyabet Epidemiyolojisi) çalışmasında erişkinlerimizin %7.2 ‘de diyabet, %6.8’de glukoz tolerans bozukluğu, %22’de obezite saptanmıştır.

    2010 yılında yapılan TURDEP2 çalışmasında diyabet prevalansı %7.2’den %13.7’ye yükselmiştir. 1997-2010 yılları arasında Türk toplumunda ortalama ağırlık kadınlarda 69kg’dan 75kg’a çıkmış (6kg), erkeklerde 74kg’dan 82kg’a çıkmış (8kg).

    2013 yılında Dünya Diyabet Derneğinin (IDF) yaptığı araştırmaya göre 382 milyon diyabet hastası vardır. Çin, Hindistan, ABD diye sıralanmaktadır ve bu listenin ilk onunda Türkiye bulunmamaktadır. Ancak yapılan tahminlere göre 2035 yılında (20-79 yaş) diyabet görülme sıklığında Türkiye 11.8 milyon ile dünyada 9. sıraya yükselecektir.

    7.KİMLER DİYABET AÇISINDAN TARANMALIDIR

    – Obez veya kilolu (BKI 25kg/m2’den büyük) ve özellikle santral obezitesi (bel çevresi kadında 88cm, erkekte 102cm’den büyük) olan kişilerde; 40 yaşından itibaren 3 yılda bir, tercihen açlık kan şekeri ile diyabet taraması yapılmalıdır.

    – Ayrıca BKI 25kg/m2 olan kişilerin, aşağıdaki risk gruplarından birine mensup olmaları halinde, daha genç yaştan araştırılmaları gerekir:

    1. birinci derece yakınlarında diyabet bulunan kişiler,

    2. diyabet prevalansı yüksek etnik gruplara mensup kişiler,

    3. iri bebek doğuran veya daha öncesinde gebelik diyabeti tanısı almış kişiler,

    4. hipertansif bireyler,

    5. dislipidemikler HDL-K 35mg/dl altında, veya TG 250mg/dl üstünde,

    6. daha önce BAG veya BGT saptanan bireyler,

    7. polikistik over sendromu (PKOS)Nolan kadınlar,

    8. insülin direnci olanlar,

    9. koroner, periferik veya serebral vasküler hastalıkları olanlar,

    10. düşük doğum tartılı doğan bebekler,

    11. fiziksel aktivitesi düşük olan kişiler,

    12. şizofreni hastaları,

    13. böbrek nakli yapılmış hastalar

    8. KONTROLSÜZ DİYABET NEDİR?

    – Ayaktan tedaviye dirençli, tekrarlayan açlık hiperglisemisi 300mg/dl üzerinde veya HBA1C 11 üzerinde ise,

    – Tedaviye rağmen tekrarlayan, ağır hipoglisemi 50mg/dl altında,

    -Metabolik dengesizlik:sık tekrarlayan hipoglisemi ve açlık hiperglisemisi,

    – İnfeksiyon veya travma gibibir neden olmaksızın tekrarlayan diyabetik ketoasidoz atakları,

    – Sıvı kaybına eşlik eden hiperglisemi

    9. GLİSEMİK HEDEFLER NEDİR?

    Tedavide hedefler: ADA (Amerikan Diyabet Cemiyeti) hedefleri

    HBA1C 7’nin altında

    Preprandial glukoz: 70-130 mg/dl

    Postprandial glukoz: 180mg/dl altında

    Eskiden hedefler:

    Açlık kan şekeri: 70-110mg/dl

    Tokluk kan şekeri: 110-140mg/dl

    Kabul edilebilir hedefler:

    Açlık kan şekeri: 140mg/dl altında

    Tokluk kan şekeri: 180mg/dl altında

    10. TİP 2 DİYABETTE İNSÜLİN TEDAVİSİ ENDİKASYONLARI NELERDİR?

    1. Oral antidiyabetiklerle iyi metabolik kontrol sağlanamaması,

    2. Aşırı kilo kaybı,

    3. Ağır hiperglisemik semptomlar,

    4. Akut kalp krizi,

    5. Akut ateşli, sistemik hastalıklar,

    6. Hiperosmolar nonketotik koma veya diyabetik ketoasidoz,

    7. Büyük bir cerrahi operasyon,

    8. Gebelik ve laktasyon,

    9. Böbrek veya karaciğer yetersizliği,

    10. Oral antidiyabetiklere allerji veya ağır yan etkiler

  • Ergenlik Dönemi ve Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Ergenlik Dönemi ve Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Ergenlik bir geçiş dönemdir. Biz yetişkinlerin de bir dönem yaşadığı. Bir aile olarak çocuğumuzun iyi bir eğitim almasını, güzel davranışlar kazanmasını ve iyi bir geleceğinin olmasını isteriz.

    Peki onlar biz yetişkinlerden neler ister. Kendilerine nasıl davranılmasını ister. Hiç düşündünüz mü?

    Takdir edin

    Ergen çocuğunuzun yaptıklarına ilgi gösterin. Onu gerçekten takdir edebileceğiniz fırsatları da görmeye çalışın. Her çocuk farklı bir bireydir ve kendi özelliklerinden dolayı takdir görmelidir.

    Mukayese etmeyin

    Kardeşleri, akrabaları ile asla mukayese etmeyin. Her çocuk farklı bir bireydir ve kendi özelliklerinden dolayı takdir görmelidir.

    Sürekli söylenmeyin

    Sürekli nutuk çekip, söylenmeyin. “Ben senin yaşındayken.” ile başlayan akıl vermelerden kaçının. Büyük olasılıkla onun yaşındayken onunla ortak yönünüz düşündüğünüzden çok daha fazlaydı!

    Davranışlarınıza dikkat edin

    Özellikle aile dışında bireyler yanında ergen çocuğunuzu küçük düşürmeyin, hakaret etmeyin. Tehditlerde bulunmayın. Sabırlı davranın.

    Eleştirilmeye hazırlıklı olun

    Eleştirilerin hedefi olmaya, yani yaşadığı tüm sorunların, zorlukların nedeni olduğunuz, büyümesine ve eğlenmesine izin vermediğiniz gibi eleştiriler yöneltmesine hazırlıklı olun.

    Çocuğunuzdan vazgeçmeyin

    Bu eleştirilerin çoğu yüreğinize işlemesin. Ve çocuğunuzdan vazgeçmeyin. Ergenler aslında düşündüğünüzden çok daha fazlasını izler, dinler ve öğrenirler. Sizin için önemli olduğunu bilmesini sağlayın.

    Ruh durumu sürekli değişebilir

    Bu yaşlarda, kısmen hormonal değişimlerden dolayı, kısmen de bu dönemde çok sık yaşanan kaygılara bir tepki olarak ruh durumunda hızlı ve bazen aşırı değişimler olması son derece normaldir. Bunları anlayışla karşılamaya çalışın.

    Davranış ile çocuğu birbirinden ayırın

    Sizi rahatsız eden şey ile onu yapan kişiyi birbirine karıştırmayın. Ergen çocuğunuzun davranışlarından dolayı öfkelendiğiniz veya üzüldüğünüz zamanlar olacaktır. Ancak bu sevginizin bittiği anlamına gelmez. Hatta büyük olasılıkla tam tersi bir anlam taşır: Ona önem veriyor olmanız. Öfkenizi çocuğunuzun tüm kişi olarak varlığına değil davranışları üzerinde odaklamaya gayret edin.

    Zaman geçirin

    Birlikte zaman geçirmeye özen gösterin. Zamanınızın olmadığını düşünüyorsanız herhangi bir konuda kısa sohbetlerde bulunun. Birlikte çocuğunuzun sevdiği bir şeyi yapmak için zaman ayırın. Ailesi ile zaman geçiren ergenler ailelerine daha çok bağlanır ve güvenirler. Aileleri ile zaman geçirmeyi seven çocuklar herhangi bir sorunları ilk olarak her zaman ailelerine anlatırlar.

    Onu dinleyin

    Size bir şey söylemek istediğinde önemsizde olsa dikkatlice dinleyin. Babana anlat, annene anlat gibi ifadelerle eşlerin birbirine yönlendirmesi ergenin moralini bozacağı gibi bir daha bir sorununu anlatmamasına neden olabilir. Konuşmak için zaman ayırın. Çocuğunuza, gün içinde istediğinde size erişebileceği bir saat belirtin.

    Çocuğunuz size bir şey söylemeye çalışırken veya sorduğunuz bir soruyu yanıtlarken, yargılayıcı, savunmacı veya olumsuz davranmamaya gayret edin. Sözünü kesmeyin, cümlesini düzeltmeyin ve o anda başka bir iş daha yapmaya çalışmayın. Tüm bunlar Aslında gerçekten ilgilenmediğiniz sinyalini verir. Birbirinize güvenin ve saygı gösterin. Tüm aile bireylerinin birbirine saygı göstermesini teşvik edin.

    Şefkat gösterin

    Ergen çocuğunuzun kendisine sarılmanızı istemediğini varsaymayın. Kendini ne şekilde rahat hissettiğini sorun ve sözleriniz, ses tonunuz ve beden dilinizle onu sevmeye devam ettiğinizi gösterin. Çocuklarınızın onları ne kadar sevdiğinizi bildiklerini varsaymayın, bunu onlara söyleyin.

    Bencil Davranmayın

    Çocuğunuzun yaşı ne olursa olsun, en önemli göreviniz sıcak, cömert ve başkalarının duygularını anlayan ve buna önem veren bir ebeveyn olmaktır. Bencil davranmayan ve cömert bir aile içinde yaşayan çocuklarda dünyanın temel olarak güvenli bir yer olduğu hissi gelişir. Bu çocuklar tehdit görmez. İlgi, şefkat ve özen dolu bir ortam sağlarsanız, bencil olmayan kişilik yapısı da doğal bir şekilde gelişir.

    Örnek olun

    Davranışlarınızla örnek olmalısınız. Çocuğunuza karşı her zaman tutarlı olun. Çocuklarınızın yanında eşler olarak tartışmayın. Birbirinizi kötülemeyin. Öfkeli davranmayın.

    Arkadaşlarını tanıyın

    Anne baba olarak en temel görevlerimizden birisi çocuğumuzun kimlerle arkadaşlık ettiğini bilmektir. Zaman zaman okuluna gidin ve öğretmenleri ile görüşün. Arkadaşlarını ve onların ailelerini tanımaya çalışın. Gerekirse aileler olarak tanışın, birbiriniz tanıyın.

    Umutsuzluğa kapılmayın

    Elinizden geleni gösterdiğinizi düşündüğünüz halde yeteri kadar iletişim kuramıyorum diye umutsuzluğa kapılmayın. Bazen davranışlar hemen değişmez, zaman alır.

    Disiplin

    Disiplin uygulamak kesinlikle çocuğun cezalandırılması anlamına gelmez. Cezalandırmak, ergenlik dönemindeki çocuğun gelecekte ne yapması gerektiği konusunda değil, o anda yaptığı yanlış üzerinde odaklanır.

    Disiplin ise gelecekte ne yapması gerektiği üzerinde odaklanır. Cezalandırmak, sıklıkla hatalı davranışla hiçbir bağlantısı olmayan cezaları veya kısıtlamaları içerir.

    Disiplin ise yanlış davranışla bağlantılıdır ve ergene davranışı veya eylemleri konusunda daha sorumlu olmayı öğretir. Cezalandırmak, yanlış davranmanın sorumluluğunu ergenden ziyade anne-babaya yükler. Disiplin ergenin kendi kurallarını geliştirmesine ve özellikle de anne-babanın olmadığı zamanlarda daha sorumlu davranmayı öğrenmesine yardımcı olur.

    Cezalandırma ergene, yaptığı yanlışın “bedelini ödetmekle” ilgilidir. Disiplin ise ergene yanlış davranışının doğal veya mantıksal sonuçlarını kabul etmeyi öğretmekle ilgilidir. Sınırlarınızı, kurallarınızı ve beklentilerinizi anlatın. Bunların net olmasına özen gösterin. Zaman zaman ergen çocuğunuza kuralı hatırlatmanız gerekebilir.