Yazar: C8H

  • Psöriatik artrit hastalığına güncel yaklaşım

    Sedef romatizması ya da tıbbi ismiyle psöriatik artrit sedef hastaların %7-40 kadarını etkileyen iltihaplı bir romatizmadır. Adından da anlaşılabileği gibi hastalık sedef hastalarında görülmektedir. Ancak her sedef hastasında sedef romatizması görülmez.

    Hastaların büyük bir kısmında romatizmal bulgular sedef hastalığından sonra ortaya çıkmaktadır. Ancak daha düşük bir kısmında sedef hastalığıyla aynı zamanda veya eklem bulgularından sonra sedef bulguları ortaya çıkmaktadır.

    Sedef romatizması el eklemlerinde görülebileceği gibi diz ekleminde de tek başına ortaya çıkabilemektedir. Bazı hastalarda ise hastalık tek başına bel kalça ağrısı ve sabah tutukluğu ile seyretmektedir. Esasında romatizmal hastalıkların en önemli bulgularından olan sabah tutukluğu yakınması sedef romatizmasının da önemli bulgularından biridir.

    Sedef hastalığında sıklıkla tırnaklarda pitting olarak adlandırılan toplu iğne batırılmış gibi çukurlar eşlik etmektedir. Bunun yanında yine tırnaklarda sararma şeklinde tırnak yatağından ayrılmalar da eşlik edebilir.

    Sedef yaralarının dağınıklığı ya da çok fazla olmasıyla sedef hastalığının şiddeti arasında net bir ilişki bulunmamaktadır. Yani bir hastada tek bir sedef lezyonu bulunmasına rağmen şiddetli eklem bulguları olabilir, tüm vücudunda sedef lezyonları olmasına rağmen hiç bir eklem yakınması olmayabilir.

    Sedef hastalığının genetik geçişi çok yüksektir. Bu yüzden ailede bir kişide sedef hastalığının olması diğer kişilerde de sedef hastalığının ortaya çıkabileceğinin önemli bir işaretidir.

    Sedef hastalığının tanısını koyduracak bir kan testi var mıdır sorusu çok sık olarak sorulmaktadır. Özellikle eklem bulgularının şiddetli olduğu zamanlarda kandaki iltihap testleri yükselebilmektedir. Bunun dışında tanı hastanın klinik durumuna göre konmaktadır. Hastalık için özel bir kan testi bulunmamaktadır.

    Hastalığın tedavisi tamamen hastalığın şiddetine göre değişmektedir. Metotreksat gibi ilaçlar sıklıkla ilk tercih ilaçlardır. Bunun dışında bu ilaca cevap vermeyen ya da tedaviye cevap vermeyen hastalarda biyolojik tedaviler alternatif tedavi olarak düşünülebilir. Tedavi süresi hakkında yorum yapmak çok zor çünkü her hastanın durumu farklılık göstermektedir. Çoğunlukla 2 yıllık tedavi süreci sonrası yeniden tedavinin gözden geçirilmesi doğru olmaktadır.

    Sedef romatizması için verilen ilaçların en büyük avantajı hem sedef lezyonlarında hem de sedef romatizmasına etkili olmasıdır.

  • Anaokuluna ve İlkokula Alışma Süreci

    Anaokuluna ve İlkokula Alışma Süreci

    Çocukların ilkokula başlayacak olmaları hem çocuklar, hem de aileleri açısından heyecan verici ve önemli bir deneyimdir. Birçok çocuk için okul; tanımadığı çok sayıda çocukla karşılaşacağı, uyulması gereken kuralları ve başarılması gereken öğrenim görevleri ile dolu yepyeni bir sosyal çevredir. Buna bağlı olarak da her yeni duruma uyum sağlarken hissedilebilen güvensizlik ve belirsizlik duygularıyla, yaşanması doğal olabilen bir takım sorunlar karşımıza çıkabilmektedir. Bu sorunlar; okula gitmek istememe, okuldan korkma, hırçın ve öfkeli davranışlar, mide bulantısı ve baş dönmesi gibi psikosomatik rahatsızlıklar olarak görülebilmektedir.

    Çocukların yeni ortamlara uyum yetenekleri oldukça yüksektir. Ancak bu uyum yeteneğinin anne-baba tarafından engellenmemesi gerekmektedir. Her yeni ortama girmenin yetişkinlerde olduğu kadar, çocuklarda da belirli bir düzeyde kaygı yaratması doğaldır. Ancak aile, çocuk okula başlayacağı için suçluluk duyuyorsa veya onu okulda bırakıp çıkacağı konusunda endişe duyuyorsa, çocuk da bunu hissedecektir. Çocuklar anne babalarının verdiği sözel olmayan mesajları kolaylıkla algılayabilirler. Davranışlardan, mimiklerden ve ses tonundan anne-babadaki farklılığı anlarlar. Bu da onların daha çok tedirgin olmasına neden olur.

    Her çocuğa seçme şansı verilirse, doğal olarak ailesi ile kalmak ister. Ancak çocuk kendisi için doğru olanı değerlendirme aşamasında değildir. Okula gitmek gibi önemli bir kararın çocuğun anlık isteklerine bırakılmaması gerekmektedir. Çocuğun istemediği takdirde okuldan alınacağını hissetmesi, gitmek istemediği günlerde alternatif seçeneklerin sunulması, okula düzenli devam etmesini ve uyumunu zorlaştıracaktır.

    Anne ve babanın, çocuğun içinde bulunduğu yaş itibari ile ayrılık kavramına zihinsel olarak hazır olmadığının farkında olması gerekir. “Sadece 1 saat oyna, ben hemen gelirim” veya “öğleden sonra gelirim” gibi soyut ifadeleri bir yetişkin gibi algılayamaz. “Annem beni bırakıp gitti, hani gelmiyor, bir daha gelmeyecek” olarak algılar ve yoğun endişe yaşar. Bu nedenle okula uyum sürecinde ilk günlerde annenin de okulda kalması yararlı olacaktır. Zaman kavramı henüz gelişmemiş olan çocuk için etkinlikler üzerinden konuşmak, “öğle yemeğinden sonra gelip seni alacağım” gibi net cümleler kurmak ve verilen sözün tutulması güven duygusunun korunması adına çok önemlidir.

    Çocuk anneyle aynı sınıfta durma ihtiyacı duyuyorsa, o oyun oynarken anne bir köşede kitap, dergi vs. okuyabilir, göz temasından veya herhangi bir iletişim şeklinden kaçınabilir. Zamanla uzaklaşma ve güven çalışmalarına bu şekilde devam edilmesi yararlı olacaktır. Annesinin okulda olduğunu hisseden çocuk, kendini daha rahat hissederek oyunlara katılacak ve birlikte olduğu öğretmenine ve arkadaşlarına güven duyacaktır. Öğretmenine  güven duyan bir çocuk, zamanla annenin yokluğundan kaygı duymayacak, okula ve arkadaşlarına uyum sağlayarak sağlıklı bir sosyalleşme süreci geçirmiş olacaktır.

     

    Okula Uyumda Ailelere Öneriler

    Okula başlamadan önce, çocukla okul hakkında konuşmak, okulda yapacağı faaliyetleri anlatmak, birlikte okul alışverişi yapmak farkındalık kazanması açısından önemlidir. Bu paylaşım onu okula hazırlayacak, severek aldığı malzemeleri kullanmak için motivasyonunu sağlayacaktır.

    Çocuğunuz, sabah uykusunu iyi almalıdır. Genellikle yaz aylarında uyku saatleri esnek olmaktadır; fakat okul zamanı sabah kalkılması gereken saat belli olduğu için okullar açılmadan yatma ve kalkma saatinin okula uygun olarak düzenlenmesi faydalı olacaktır. Sabahları erken saatte uyanmanın zor gelmesi de okula gitmek istememeye sebep olabilmektedir. 

     Okulun ilk günü ailece sakin bir kahvaltı yapılıp okul için rahatça hazırlanılabilecek zaman ayarlanmalıdır. Çanta ve kıyafet hazırlığının akşamdan birlikte yapılması da sabah telaşına engel olacaktır.

    Okula bırakma ve okuldan alma saatlerinde bir rutin yakalanıp, bu rutine bağlı kalınmalıdır.

    İlk günler istediği oyuncak ya da fotoğrafları okula getirmesine izin vermek geçiş ve uyum konusunda ona destek olacaktır.

    Çocuğun okulda rahat bir uyum süreci geçirmesi ve burada mutlu olabilmesi için öncelikle anne ve babanın bu konuda rahat, kararlı ve tutarlı davranması gerekmektedir.

    Vedalaşmalar gerekli açıklamalar yapılarak kısa süreli tutulmalıdır ve duygusal sahnelerden kaçınılması gerekmektedir. Ayrılıkların doğal olduğunun ve ayrıldıktan sonra tekrar bir araya gelineceğinin hissettirilmesi önemlidir. Çocuğunuza “Görüşmek üzere”, “Ben gidiyorum” vb. açıklamalar olmaksızın kaçar gibi gidilmesi, çocuğunuza kendisini kaybolmuş ve bırakılmış hissettirecektir.

    Çocuğunuz ağlıyor, sizi bırakmak istemiyor ise “Ağlamak ne kadar ayıp, sakın ağlama, büyüdün sen artık, büyük çocuklar ağlamaz” gibi çocuğun davranışlarını kabul etmediğinizi belirten cümleler kullanılmamalıdır.

    Okulda olmak istemediğinden dolayı onu suçlamadan, korkusu ve gözyaşlarıyla alay etmeden, anlaşıldığı hissettirilmelidir.

    Evde yaptırılamayan şeyler için “Şunu yapmazsan seni öğretmenine söylerim!” gibi cümleler söylenerek okulun tehdit aracı olarak kullanılmaması gerekmektedir. Bu tutum çocuğun öğretmeninden korkmasına sebep olacağı gibi anne-baba otoritesini de sarsan bir yaklaşımdır.

    Çocuğunuz onu takdir ettiğinizi ve okula başladığı için onunla ne kadar gurur duyduğunuzu hissetmelidir.

    Önemli bir hastalık veya sorunu olmadığı sürece çocuğun okula devam etmesi, yani alışma sürecinde uzun ayrılık dönemlerinin olmaması, sürecin kesintisiz ilerlemesini sağlamaktadır.

    Okula ve öğretmenlerine duyulan güven, çocuğa da hissettirilmelidir.

    Öğretmeninden çocuğunuz ile ilgili bilgilerin, o yanınızda yokken alınmasına dikkat edilmelidir.

  • Skleroderma hastalığına güncel bakış

    Skleroderma hastalığı başlıca cildi tutan bir hastalık olmakla birlikte bir çok hayati organı etkileyebilen kronik bir hastalıktır. Bağ dokusu hastalıklarının çoğunda olduğu gibi bayanlarda hastalık daha sık olarak görülmektedir. Hastalık tedavi edilmediği zaman ciddi organ tutulumlarıyla ölüme neden olabilmektedir.

    Skleroderma Hastalarının Şikayetleri Nelerdir ?

    Hastalığın ilk bulgusu raynoud bulgusu denilen ellerde ve ayaklarda soğukta olan sararma, morarma yakınmalarıdır. Bu yakınmalar hastalığın ortaya çıkışından aylar, yıllar önce başlamaktadır. Soğuk dışında stres gibi durumlarda da benzer yakınmalar ortaya çıkabilmektedir. Raynoud bulgusundan aylar yıllar sonra ciltte kalınlaşma sertleşme bulguları gelişir. Alın kırışıklıkları kaybolmaya başlar, dudakların çevresinde çizginlenmeler, dudaklarda incelme, parmak uçlarında yaralar görülemeye başlabilir.

    Hastalığın iç organ tutulumu ise sinsi şekilde ilerler. Özellikle kalp ve akciğer tutulumu büyük önem taşımaktadır. Öksürük, giderek artan nefes darlığı, çarpıntı hissi önemli bulgulardandır.

    Skleroderma Hastalığının Tanısı Nasıl Konulmaktadır ?

    Hastalığı tamamen yerleşmiş kişilerde tanı hasta muayene odasına girdiği zaman konulabilir. Ancak daha erken gelmiş olan vakalarda hastanın anlattıkları, muayene bulguları ve tırnak yataklarını değerlendirdiğimiz kapilleroskopi muayenesi tanı koydurucu olacaktır. Hastaların önemli kısmında kan testleri tanıda yardımcı olabilmektedir.

    Hastalığın Tedavisi Nasıl Olmaktadır ?

    Skleroderma hastalarında tedavi için tutulan organları belirlemek gerekmektedir. Bunun için çok iyi bir fizik muayene gerekmektedir. Bunun dışında her hastanın mutlak surette testleri, kalp ve akciğer değerlendirmeleri için tomografi ve ekokardiografi filmi, solunum testlerinin yapılması gerekir. Buradan elde edilecek bulgulara göre tedavi düzenlendir. Hastaya uzun süreli kullanımları için ilaçlar verilir. Hastalığın ilk tedavisinin yanında takipleri büyük önem taşımaktadır. Bir romatoloğun sürekli olarak kan tetkiklerini, ve diğer testlerini takip etmesi gerekmektedir.

    İlaç tedavilerinin yanı sıra hastalara mutlaka genel önerilerde bulunmak gerekmektedir. Soğuktan mutlak surette korunma, güneşten korunma, sigarayı bırakması gibi genel önerilerde bulunulur.

  • Çocukların Dikkatini Geliştirmek İçin Yöntemler

    Çocukların Dikkatini Geliştirmek İçin Yöntemler

    Yol Çizme

    Çocuğunuz anaokulu (yuva, ilkokul vs.) ve ev arasındaki yolu bir kağıda çizsin ya da boyasın. Takıldığı noktada ona ufak bir ipucu verebilirsiniz. Böylece kafasında haritayı çizecek, yolları binaları ve caddeleri hatırlamaya çalışacak.

    * Bağlılık Oyunları

    Yemekte veya arabada bir yere giderken ara sıra bu güzel bağlılık oyununu oynayabilirsiniz. Örneğin siz ona çeşit çeşit hayvanları sayıyorsunuz (balık, papağan, maymun, köstebek…), çocuğunuz da ardından nerede yaşadığını söyleyecek (havada, karada, suda).

    * Sen Ne duyuyorsun?

    Birlikte yürüyüş yaptığınızda veya bir yere giderken, duyduğunuz seslerin nereden geldiğine dikkat edin.

    İşitme duyusunu çalıştırırken konsantre yeteneği gelişiyor. Neler işitiyorsun? Bu araç sesi bir tıra mı ait? Öten kuşlar var mı? Martı mıydı o? Pazarda esnaflar “gel gel domatesin kilosu 2 lira” dediğinde çocuğunuza sorun, kaç lira dedi?

    * İlk Kim Gördü?

    Konsantrasyon işitme duyusu sayesinde geliştirilebildiği gibi görme duyusuyla da gelişir. Örneğin, dışarıda alışverişte, doğada, her yerde ilk kim sarı araba, çiçek veya hayvan gördü. Kırmızı ceketli başka çocuk hangimiz görecek. Çocuğunuz söylediğinizi bulmak için konsantre olacaktır. Tabi abartmamak gerek, 10 dakikalık etkinlikler bunlar. Saatlerce sıkmayın çocuğunuzu.

    * Hmm Bu Ne Olabilir?

    Eğlenceli bir konsantrasyon oyunu, kahvaltıda veya akşam yemeğinde sofrada yapabilirsiniz. Yemekleri tabaklara koyduğunuzda çocuğunuz gözünü kapatsın ve tadına bakarak bugün menüde ne yemek var tahmin etsin. Daha zoru sadece kokusunu alarak tahmin etmek.

    * Günlük Tutmak

    Çocuğunuza güzel kilitli anahtarlı bir günlük alın. İsterse her akşam günün özetini yapar. Onu yaparken bütün gün neler yaptı onlara konsantre olur. Yazma, cümle kurma yeteneği de gelişir.

    Not: Kesinlikle günlüğüne onun izni olmadan bakmayın. Bakıp üstelik eleştiri yaparsanız bu saygısızlık olur ve hiç etik bir davranış değildir.

    * Diğer Etkinlikler

    En yaygın ve faydalı konsantrasyon oyunları : yapboz, kağıt evi kurmak, hafıza oyunları

     Mandala resim boyaması çocukları rahatlatıyor ve konsantre olmalarını sağlıyor.

  • Sjögren sendromu güncel bilgiler

    Sjögren sendromu başta salgı bezleri olmak üzere pek çok organımızı etkileyen kronik romatizmal hastalıktır. Sjögren sendromu çoğunlukla bayan hastalarda görülebilmekle birlikte erkeklerde de görülebilmektedir.

    Hastalığın Bulguları Nelerdir ?

    Sjögren Sendromu hastalarının en önemli yakınması ağız kuruluğu ve göz kuruluğudur. Hastalar ağız kuruluğunu sürekli su içme ihtiyacı hissediyorum, yatağımın başında sürekli su durur veya su içmeden yemekleri yutamıyorum gibi net ifadelerle tanımlar. Göz kuruluğunun bulguları ise gözde kum ya da yabancı bir cisim kaçmış hissi yanma, batma hissidir.

    Hastalık sık görülen bulgular dışında eklemlerde ağrı şişlik, ellerde soğukta sararma morarma ve cilt lezyonları ile kendini gösterebilir. Bu yakınmaların yanında hayatı tehdit eden akciğer tutulumu ve sinir sistemi tutulumu sergileyebilmektedir.

    Hastalığın Tanısı Nasıl Konulmaktadır ?

    Sjögren sendromu hastalarında tanı genellikle çok geç olarak konulmaktadır. Çünkü hastalar ağız kuruluğu ve göz kuruluğuna alıştıkları için şikayet etmemektedirler. Bu yakınmalarının yanına cilt ya da eklem bulguları olduğu zaman sıklıkla doktora başvurma ihtiyacı hissetmektedirler. Hastaların uygun yakınmalarının olmasının yanında kan tahlilinde otoantikor olarak adlandırdığımız testlerde pozitif olarak çoğunlukla eşlik eder. Bazı hastalarda da tanıyı doğrulamak amacıyla tükürük bezi biyopsisi gerçekleştirmekteyiz.

    Hastalığın Tedavisi ve Takibi Nasıl Gerçekleşmektedir ?

    Sjögren sendromunun tedavisi hastalığın tutulum yerine göre değişmektedir. Çok fazla tutulumu olmayan hastalarda sıklıkla küçük doz kortizon ve klorokin olarak bilinen sıtma tedavisinde de kullanılan ilaçlar tercih edilmektedir. Tutulumu şiddetli olan yada hayati tehlikesi bulunan hastalarda ise daha yüksek kortizon ve immunsupresif olarak adlandırılan ilaçları kullanmaktayız.

    İlaç tedavisinin yanı sıra güneşten korunmak, ağzı sürekli olarak ıslak tutmak, cilt kuruluğunu tedavi için nemlendirici kremler, çok iyi bir ağız ve diş temizliği dikkat edilmesi gereken diğer hususlardır. Çünkü bu hastalarda ağız kuruluğuna bağlı olarak diş çürükleri oldukça fazla oranda görülmektedir.

  • Sosyal Kaygı Nedir?

    Sosyal Kaygı Nedir?

    Sosyal kaygı, toplum içinde konuşurken ya da herhangi bir eylem yaparken kızarma, terleme, ellerin titremesi, kendini küçük düşürecek yanlış bir şey yapma korkusu olarak tanımlanır. Diğer insanlar tarafından olumsuz değerlendirilme korkusudur. Böyle durumlara girmek zorunda kalınca anksiyetenin (kaygı) belirtileriyle kişi rahatsız olur. Kişi, bu belirtilerin ve yaşadığı kaygının topluluk içinde herkes tarafından fark edileceğinden de korkarak topluluğa girmekten çeşitli bahaneler bularak kaçınır. Kaçınamadığı durumlarda, örneğin bir konuşma yapacaksa günler hatta haftalar öncesinden kaygı yaşamaya başlar. En sık görülen sosyal kaygı belirtileri arasında, topluluk içinde konuşma yapma, sohbete katılma, yeme içme, umumi tuvaletleri kullanma sayılabilir.

    Ülkemizde sosyal kaygının yaygınlığına bakıldığında; kadınlarda %2.3, erkeklerde %1.1 olarak bulunmuştur. Sosyal kaygısı olan kişilerin bu durumuna, sosyal ortamlardan kaçınmaları, keyif aldıkları aktivitelerden uzaklaşmaları gibi nedenlerle depresyonun da eşlik ettiği görülmüştür.  

    Sosyal kaygıyı diğer kaygı bozukluklarından ayıran temel özellik, kişinin başkalarının kendisi hakkında ne düşüneceği ile fazla ilgilenmesidir. Temel korku, başkalarının önünde küçük düşmek, rezil olmaktır. Kişi, “Benimle dalga geçecekler” diye düşünür ve kaygılanır. Kaygısıyla birlikte, kalp atışları hızlanır, boğazı kurur, yüzü kızarır, sesi titrer, elleri titrer, bacakları kasılır ve bunların fark edilmesi kaygısı da eklenir. Fark edilmemesi için sosyal ortamlardan, sohbetten, misafirliğe gitmekten, misafir ağırlamaktan, sınıfta soru sormaktan, fikrini söylemekten, yabancı ortamlara katılmaktan, kendisinden üstün gördüğü kişilerle konuşmaktan, bir performans sergilemekten kaçınır. Bunları yapmak zorunda kaldıysa, göz teması kurmayabilir, az ve kısa konuşabilir, kendisinin fark edilmeyeceği yerlerde oturabilir, elinde sürekli bir şeyle oynayabilir… Dolayısıyla bu kaçma, kaçınma ve güvenlik arayışı davranışları devam ettikçe sosyal kaygı büyüyerek devam eder. 

    Sosyal Anksiyetenin Alt tipleri:

    • Performans 

      • Topluma karşı konuşma, spor yapma, müzik aleti çalma, dans etme gibi.

    • Sosyal Etkileşim

      • Buluşma, konuşmaya katılma, biriyle çıkma, fikrini söyleme, haklarını savunma gibi.

    • Gözlenme

      •  Sokakta yürüme, otobüse binme, odaya sonradan girme, açık tuvaletleri kullanma, biriyle beraber yemek yeme gibi. 

    En Sık Görülen Belirtiler:

    • Kızarma ve kaslarda titreme panik bozukluğu olan kişilere göre 2 kat daha fazla

    • Çarpıntı (%79), titreme (%75), terleme (%74), kaslarda gerginlik (%64), midede rahatsızlık (%63), boğazda kuruma(%61), sıcaklık/soğukluk duyguları(%57), kafada basınç (%46)

    Sosyal Kaygısı Olan Kişi Kendini İzler:

    • Sosyal kaygısı olan kişi, sosyal ortamlarda nasıl göründüğünü anlamak için kendini izlemeye başlar ve korkuları kendisi tarafından üretilir

    • Dışarıya ve olan bitene dikkat azalır

    • Diğer insanlardan gelebilecek olumlu tepkiler fark edilmez

    • Kendini kaygılı hissetmek kaygılı görünmekle aynı şeydir: Kişi, kendini nasıl hissediyorsa, aynı şekilde göründüğünü varsayar. 

    • Gözleyen bakış açısından kendini hayal etme: Ortamda bulunan herkes, onun yaşadığı kaygıyı, zorlanmayı fark etmiştir kişiye göre. Dışarıdan kötü, zayıf, aciz göründüğüne dair görüntüler gelir zihnine ve bunlara inanır. 

    • Hissedilen kendi: Diğer kişilerle diyalogdan kopar. Kişinin dikkati sürekli kendisindedir. Elini, ayağını, her hareketini ve söylediklerini takip eder ve ortamdan uzaklaşmış olur.

    Sosyal Performansla İlgili Kişinin Kendine Koyduğu Kurallar:

    • Çok zeki, parlak ve akıcı konuşmalıyım

    • Konuşmada suskunluk olmamalı

    • Herkesin takdirini kazanmalıyım

    • Hiçbir zayıflık belirtisi göstermemeliyim

    • Kaygılı olduğumu kimse farketmemeli

    • Sadece diğer insanlar susunca konuşmalıyım

    • Karşımdaki kişiyi sıkmamalıyım

    • Daima önemli ve ilgi çekici şeyler söylemeliyim.

    Kişi bu kuralları farkında bile olmadan kendine koyar ve bu kurallara göre yaşamaya çalışır. Belki fark etmişsinizdir, bu kurallar kimse için gerçekçi değildir. Bu gerçekçi olmayan kurallara göre yaşamak mümkün değildir. İllaki kaygı ve stres yaratır. Yarattığı kaygı ve stres olmasın diye çaba sarf etmek ya da kurtulmak değil, kişinin kendine koyduğu bu kuralların sarsılması gerekir. 

    Sosyal Kaygı Yaşayan Kişinin İnançları:

    Sosyal kaygı yaşayan kişi, kaçınmaları neticesinde bazı inançlara sahip olmaya başlar. Bir çoğu da bu inançlara sahip olduğu için sosyal kaygı yaşar. Bu inançların psikoterapide ele alınarak çalışılması ve sarsılması gerekir. 

    • Kendisiyle ilgili: yetersiz, zayıf, güçsüz, aciz, istenilmeyen, farklı, (olumsuz anlamda), tuhaf, garip, aptal, çirkin, sevilmeyen…

    • Diğerleriyle ilgili: güçlü, eleştirel, alaycı, üstün, hoşgörüsüz…

    Sonuç olarak, sosyal kaygı yaşayan kişi yaşamdan zevk almaya, ortamdan keyif almaya değil sürekli kendi performansına, nasıl göründüğüne, nasıl konuştuğuna, ne yaptığına odaklı yaşar. Bu yoğun zorlanmayı da yaşamamak için çoğu zaman ortamlardan uzak durur. Bu da kendisini yalnızlaştırmasına, yapabileceklerini yapmamasına, belki de hayallerini gerçekleştirememesine neden olur. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), tüm dünyada sosyal kaygı terapisinde etkililiği kanıtlanmış bir terapi yöntemidir. Eğer sosyal kaygı yaşadığınızı düşünüyorsanız, bulunduğunuz yerde profesyonel bir BDT uygulayıcısı ile görüşebilir ve bu sorunun üstesinden gelebilirsiniz.

  • Romatoid artrit güncel değerlendirmesi

    Romatoid artrit (RA) sık görülen halk arasında iltihaplı romatizma olarak adlandırılan romatizmal hastalıklardan biridir. Sıklığı değişmekle birlikte 200-400 kişiden bir kişide hastalık gelişme riski vardır. Kadınlarda biraz daha sık görülmekle birlikte belirgin cinsiyet farkı yoktur. RA daha çok 40-50 yaş arasındaki bayanlarda daha sık görülmekle birlikte her yaşta ve cinsiyette görülebilir.

    Hastalığın Şikayetleri Nelerdir ?

    Hastalık genel olarak sinsi bir başlangıç sergiler. Hastanın yakınmaları ağırlıklı olarak geceleri ve sabahları olur. Halsizlik ve yorgunluk çoğunlukla eşlik eder. Zaman zaman hafif ateş de bulunabilir. El küçük eklemleri ve el bileği en sık tutulum olan alanlardandır. Daha nadir olarak da hastalık çok hızlı bir başlangıç sergiler. Gece hasta yattığında hiç bir yakınması yokken sabah tüm eklemleri şiş ve ağrılı şekilde uyanır. Hastalar sabahları kalkıp hareket ettikten 1-2 saat sonra genel olarak kendini daha iyi hisseder. Bazen de hastanın tek bir eklemi şişer daha sonra diğer eklemler şişmeye başlar. Eklemler çoğunlukla simetrik bir tutulum sergiler.

    RA ağırlıklı olarak bir eklem hastalığı olsada bir çok organı etkileyebilmektedir. Gözlerde kuruluk, ağız kuruluğu, akciğerde tutulum gösterebilmektedir. Bazende damarları tutarak vaskülit olarak adlandırdığımız ağır bir tabloya yol açabilmektedir.

    RA tedavi edilmediği taktirde ciddi eklem deformiteleri, malüliyet ve sakatlığa kadar uzanan sorunlar ortaya çıkarabilmektedir.

    Hastalığın Tanısı Nasıl Konulmaktadır ?

    Hastalığın tanısında hastanın yakınmalarının şekli, eklem tutulumu, başlangıcı büyük önem taşımaktadır. Yani hastanın vereceği bilgiler çok önem taşımaktadır. Hastalığın tutacağı eklemler genellikle aynı olacağı için tanı koymada çoğunlukla zorlanılmamaktadır. Ancak bazı durumlarda nadir eklem tutulumu göstererek karşımıza gelebilmektedir.

    Kan tetkikleri RA tanısını koymada oldukça faydalıdır. Ancak kan tetkikleri sadece tanı koymada değil aynı zamanda hastalığın takibinde ve kullandığı ilaçlara bağlı gelişebilecek yan etkileri değerlendirmede de yardımcı olmaktadır. İltihap testleri gibi hastalık için çok özgül olmayan testler sıklıkla yüksek seyretmektedir. Ancak romatoid faktör ve anti-siklik sitrüline peptid (anti-ccp) olarak adlandırılan test hastalık için daha spesifiktir. Hastaların yaklaşık %70-80 kadarında bu testler pozitif olarak bulunmaktadır.

    Hastalığın Tedavisi Nasıl Olmaktadır ?

    RA tedavisinde ilaç, ilaç dışı ve cerrahi yöntemler oalrak üç başlıkta değerlendirebiliriz.

    İlaç dışı yöntemler genel olarak fazla kiloların verilmesi, egzersiz ve hastalığın şiddetini arttırdığını bildiğimiz sigaranın bırakılmasını içermektedir. Sigara kesinlikle hastalığın şiddetini arttırmaktadır.

    RA ilaç tedavisinde son 10 yılda çok büyük değişiklikler olmuştur. Eski bir ilaç olan metotrexate adlı ilaç tüm dünyada hastalık için ilk seçilecek ilaçtır. Metotrexate hastalara kimi zaman tek başına, kimi zaman da diğer ana ilaçlarla birlikte verilmektedir.

    Son yıllardaki gelişmeler ağırlıklı olarak biyolojik tedaviler olarak adlandırılan ilaçlar alanında olmuştur. Bu ilaçlarla vücutta bir sitokin ya da hücre hedef alınarak iltihabın durdurulması hedeflenmektedir.

    Bu ilaçların ne kadar kullanılacağı kestirilememektedir. Çoğunlukla uzun bir süre kullanılması gerekmektedir. Hastalık remisyona girdikten sonra ilaçların dozlarıyla ya da sayılarıyla oynama yapılmaktadır.

    Bazı seçilmiş hastalarda cerrahi müdaheleye gerek duyulmaktadır. Ancak dediğim gibi bu çok az sayıda hasta için geçerlidir.

    Tedavi açısından söylenmesi gereken en önemli nokta bu hastalıkta hangi ilacın kullanılmasından öte düzgün takip düzenli kontrol ve bir romatoloji uzmanının takip etmesidir.

  • Emdr Nedir?

    Emdr Nedir?

    İlkokulda sınıf öğretmeninin “4×5 kaç” diyerek sınıfa bir matematik sorusu sorduğunda, hevesle parmak kaldıran bir öğrencinin “22” cevabını verdiğinde, öğretmenin “gerizekalı ne 22’ si tabi ki 20” dediğini düşünelim. “Üstelik 22, 5’in katlarından mı? Aptal” dediğinde öğrencinin ne düşündüğüne ve bunun hayatının geri kalanına nasıl bir etkisi olduğuna bakalım;

    *Öncelikle bilsem de bilmesem de parmak kaldırmamalıyım.

    *Arkadaşlarımın hepsi güldü ve öğretmen bana gerizekalı dedi o zaman ben aptal ve gerizekalıyım.

    *Bir daha hiçbir yerde fikrimi söylememem gerekiyor yoksa dalga geçerler.

    Şimdi bu öğrencinin ilk anısı olsun; ayrıca bundan sonraki yaşantısında ‘‘ben başarılı olamam, sınavı kazanamam, yeni bir ortama giremem, benimle dalga geçerler, hareketlerim, duruşum, konuşmam tuhaf ya da saçma olabilir, yeni bir ilişki başlatamam’’ diye düşündüğünü ve bunu yaşadığı diğer benzer anıları olsun.

    Ve diyelim ki öğretmen oldu. Son anı olarak Müdür Bey kendisinden 24 Kasım öğretmenler gününde konuşma yapmasını istedi. O güne kadar “eğer sesim titrerse, elim ayağım boşalırsa, çocuklara rezil olursam, müdürüm ve öğretmen arkadaşlarım benim halime acır ve küçümserlerse’” diye aylar öncesinden kasılmaya başlar. Bu durum uykusuz kalmasına, iştahının azalmasına ve o gün geldiğinde ya hastalık raporu ile geçiştirip ya da müdürden başka birisinin konuşma yapmasını istemesiyle özgüveninin daha da düşmesine dolayısı ile yeni bir travmatik anıya daha dönüşmesine sebep olur. Yani performans kaygısı olan sosyal fobik bir hastaya dönüşür. Tabi bir de olayın kelebek etkisi var. Bu duruma şahit olan öğrenciler aynı duruma düşebilirim kaygısıyla kendilerini ifade edecekleri platformlardan kaçınmaya başlayabilirler.

    Peki tekrar başa dönersek bu travmanın sebebi olan, iyi bir formasyon almamış bir öğretmenin öğrencisi olmak haksızlık değil midir? Evet bu öğretmen iyi bir formasyon almış ve empati kurmasını bilen biri olarak öğrenci psikolojisini düşünüp şöyle deseydi; “Çocuklar doğru cevap 20 ama arkadaşınızın yaptığı gibi parmak kaldırıp söz almanızı hepinizden bekliyorum. Önemli olan cesurca fikrinizi paylaşmaktır. Doğru ya da yanlış çok önemli değil. Hatta doğru bildiğiniz yanlışı fark ettiğinizde akılda daha kalıcı bile olabilir”. Peki bu durumda bu öğrenci ne düşünebilir; “Öğretmenim beni takdir etti. Bundan sonra da hep parmak kaldıracağım ama daha dikkatli olabilirim”. Ve sonuç, özgüveni yüksek bir kişi olarak başarılı bir gelecek onu bekliyor olacaktı. Kısaca, bir olay bile bizi bambaşka kişi yapabilir. Tabi ki her öğrenci bu kadar etkilenmeyebilir ama mutlaka kötü hissettirir. İşte o yaşlarda bu olaya olgunlukla bakamayabiliriz. Bundan sonraki ilişkiler de bu olumsuz düşüncenin üzerine inşa edildiğinde tepkimiz çığ artı kar tanesi gibi bize geri dönebilir. Yani travmatik anılarımız bize 1+1 = 3 mantığıyla daha kalıcı ve kaçıngan bir yaşam sunar. Ve niçin bu kadar kaçınma davranışında ve kaygıda olduğumuzu anlayamayabiliriz. İşte EMDR bu sıkıntıların düşünce, duygu ve bedensel boyutunu bir film senaryosu gibi izletip duyarsızlaştırarak vedalaşmamızı sağlayabilir.

    EMDR; Göz hareketleri ile duyarsızlaştırma, yeniden işleme tekniği olarak psikoterapinin bir parçasıdır. Emdr ile olumsuz yaşantıların, beynin işlenmemiş bilgi ağından, işlenme sürecini tekrar hareketlendirerek yeniden işleyip olumlu düşüncelerle yer değiştirmesi ve olumsuz yaşantıların bugün ve yarın kişiyi rahatsız etmeden çözümlenmesidir. Kısaca olumsuz yaşantılarımızın duygu, düşünce, bedensel duyum ve davranışlarımızda düzelmesidir.

    Öncelikle EMDR ile hipnoz karıştırılmamalıdır. Hipnoz ayrı bir tedavi yöntemi olup, trans (uyku-uyanıklık) halinde olumlu telkin almayı kolaylaştırmaktır, EMDR ise beynin bilgiyi işlemesini sağlamaktır. Yani EMDR telkin yöntemi ile değil odaklanan anıdan yola çıkıp serbest çağrışımla diğer anılarla bağlantısını kurup bazı şeylerin fark edilerek yeniden işlenip duyarsızlaştıma sürecini başlatmış olur. Böylece tetikleyiciler etkisini yitirmiş olur.

    Beynimizin işleyişi adaptif bilgi işleme şeklindedir. Yani tüm yaşantımızın beynin belli merkezlerinde uyarlama ile dış dünyayı iç dünyamızda tanımlamasıdır. Bu durum her şeyin kodlandığı ve işe yararlılığına göre geri çağrıldığı öğrenme şeklidir.

    Bazı kötü anlarımızın işlenmesinde bozulmalar olabilir. Olumsuz anıların tümü parçalar halinde kilitli kaldığından, daha sonra benzer olaylar ya da hatırlatıcılarla tekrar (belki de daha şiddetli bir şekilde) bizi kötü etkiler. Bunun mekanizması beynin norokimyasal akışının bozulması ile olur. Yani travmatik anının işlenmesi sırasında beyindeki bazı taşıyıcı maddelerinin (serotonin, dopamin, noradrenalin, oksitosin vs.) belli merkezlerde azalıp artması gibi dengenin bozulduğu durumlardır. Birinin azalması ile anının hatırlanmasının zorlaşması diğerinin artması ile bugünkü tetikleyicilere aşırı tepki vermemize ya da flashback’lere sebep olur. Emdr ile bu çarkın tekrar işlenmesi sağlanabilir.

    Beynimiz oluşmaya başladığı andan itibaren aynı zamanda da bir budanma yaşar. Yani ana rahmindeki yaşadığımız bir olayın bile beynin budanma sürecinde, işlenmeden bir yerlerinde kilitli ve olgunlaşmamış haliyle kaldığı düşünülebilir. Fiziksel bir sorun olan kordon dolanması gibi oksijen azalmasına bağlı travma ya da annenin aracılığı ile temas kurduğu dış dünyadaki olumsuz her şey bebeğin nöronal gelişimini etkiler. Yani budanmadığında ileriki yıllarda yaşadığımız hatırlatıcı olumsuz anılar olabilir. Nasıl ki çocukluk çağı anılarımız geleceğimizi etkiliyorsa bunun miladına ana rahmindeki süreci de eklemek gerekir.

    Çocukluk çağı anılarımıza okul çağı anılarımızı da eklediğimizde kişiliğimizi etkileyen birçok etmen (kişi, yer, olay vb.) vardır. Bunlardan olumsuz olanlarını travmatik yaşadığımızda beynin işleyişinde bazı aksaklıklar olur. İşte bu durum bir korku, aksiyon filminin fragmanı gibi ürküten, kötü hissettiren ve hatta bastırılmaya çalışılan ses, görüntü efektleri gibi tetikleyici flashback’lerle doludur. Bazen olayı ve kişileri çok iyi hatırlayamayabiliriz ama o andaki kokuyu, sesi, bedensel duyumu (uyuşma, yanma, titreme, boğulma hissi, ürperti, ağrı, göğüse bir şey oturuyor hissi vb.) hatırlayabiliriz. Tıpkı olumlu anılarımızdan kokulu silginin okul sıralarını hatırlatması gibi, benzin kokusunun da trafik kazasında arabada sıkışmışken sızan yakıt kokusunu hatırlatması o anıyı canlı tutabilir.

    Emdr için psikoterapinin bir parçası ya da psikoterapi sırasında kullanılan bir teknik diyebiliriz.

    Emdr sırasında duygu yükünün ne kadar olduğu kestirilemediği için önce çift yönlü uyaranla güvenli alan çalışması yapılması önemlidir. Bundan kasıt kişinin mutlu, huzurlu, güvende hissettiği bir olay ya da hayal olabilir. Daha sonra rahatsız olduğumuz her neyse onunla ilgili ilk anı, en kötü anı ve en son anı ile bunlara karşılık gelen hisler, duygular, bedensel duyumlar belirlenir. Bu anıların rahatsızlık hissi ile olması istenen düşünce ve duygunun gerçekleşme durumu puanlanıp hedef anı ile başlanır. Tabi emdr protokolü içerisinde kaynak yerleştirme ve gelecek şablonu gibi aşmalar da var. Amaç önce kötü anıları duyarsızlaştırma sonra bunun yerine olumlularını koyup güçlendirmedir. Terapistin bilişsel müdahalesi ile terapi şekillenir.

    Emdr ilk başta terapistin parmaklarını sağdan sola ve soldan sağa hareket ettirirken bu sırada danışan gözleriyle bu hareketleri belli sayıda takip etmesi ve o sırada hedef anıya odaklanması ile başlamıştı. Daha sonra bu hareketin dokunsal olarak danışanın dizine dokunarak ya da kulaklıkla belli bir senkronda bir sağ bir sol kulağına ses vererek ya da titreşimle yine ritmik olarak sağ ve sol eline uyaran verilerek de yapılmaya başlanmış. Amaç beynin her iki küresi ve belli merkezler arasında bağlantı kurdurmaktır. Bu merkezlerin hareketlenmesini sağlayarak belirlenen anıdan yola çıkıp serbest çağrışım ne ise (o anıya ait ayrıntılar, hislerin sebepleri olan başka anılar, daha önce yaşadıklarına bağlı atıflar ya da alakasız görünen başka görsel, işitsel, bedensel duyumlar vs..) bunun değerlendirilmesi şeklinde olur.

    Danışanın iç dünyasındaki hareketlenmenin yönetilebilmesi için Emdr eğitimi almış emin ellerde yani ya psikiyatrist terapist ya da klinik uzman psikolog tarafından yapılması gerekir. Eğer yeterli eğitim almamış (psikoterapi) iki günlük sertifika programları ile terapi yapmaya kalkan kişilerin elinde uygulanmaya çalışılırsa danışan ikincil bir travmaya maruz kalabilir.

    Emdr ile çalışılacak konular çocukluk çağı travmaları, depresyon, uzamış yas, sosyal fobi, yaygın anksiyete (evham kuruntu hastalığı), panik atak, sınav performans kaygısı, yeme(anorexia nevroza, bulumia nevroza) bozuklukları, takıntı hastalığı, migren, böcek, yılan, kan, asansör, yükseklik fobisi ve diğer fobiler, madde ve alkol bağımlılığı, internet bağımlılığı, trafik kazası, deprem,diğer doğal afetler terör ve savaş mağduru, cinsel taciz, tecavüz mağduru, konversiyon bozukluğu, kişilik bozuklukları vs..

  • Romatizma sadece eklemleri etkileyen bir hastalık mıdır ?

    Romatizma sadece eklemelri etkileyen bir hastalık mıdır ? Bu soruma evet cevabı veriyorsanız demek ki romatizmal hastalıklar hakkında yeteri kadar bilginiz yok demektir. Romatizmal hastalıklar sıklıkla eklemi etkileyebilir ancak eklem dışında neredeyse etkilemediği organ yoktur. Hemen aklıma gelen bir örneği sizlerle paylaşmak isterim. 42 yaşında bir kadın hasta tekrarlayan karın ağrıları nedeniyle başvurmuştu. Bu hastanın bir başka özelliği ise 23 yıldır evli olmasına ve çok istemesine rağmen çocuğunun olmamasıydı. Bu hastanın tanısını Ailesel Akdeniz Ateşi olarak koymuştum. Aldığı tedaviden 2 ay sonra hastanın gebeliği gelişmişti. Çocuklarının adını Bünyamin koymalarını beklemiştim açıkçası ama çocuk kız olduğu için sesimi çıkarmamıştım. Evet hastanın hiç bir eklem yakınması yoktu ama bir romatizmal hastalık tanısı almıştı.

    Romatizmal hastalık bir çok organımızı etkiler. Solunum yolları, beyin, göz, akciğerler, kalp, mide, bağırsaklar bunlardan sadece aklıma gelenler. Bu yüzden kafamızdaki romatizma kalıplarından sıyrılmamız gerekiyor. Hastanın gözünde ağrı, kızarıklık, bulanık görme yakınması gelişiyor. Göz doktoru hastayı muayene ettikten sonra romatoloji polikliniğine yönlendiriyor. Belki bir çok hasta benim romatoloji polikliniğinde ne işim var diye soruyor kendine. Ama sorunun cevabı açık bir çok romatizma hastalığı gözleri etkileyebilir. Hematoloji uzmanına kan değerlerinde düşme ile başvuruyor hasta. Tetkiklerini gördükten sonra hematoloji uzmanı hastayı romatoloji polikliniğine yönlendiriyor. Cevabı aynı romatizmal hastalıklar kan tablosunda değişikliğe yol açabilir. Kadın hastalıkları ve doğum uzmanına hasta tekrarlayan düşükleri nedeniyle başvuruyor. Doktor bir kaç tetkikini istiyor ve hastasını romatoloji polikliniğine yönlendiriyor. Nedeni ise romatizmal hastalıkların bir kısmında tekrar eden gebelik kayıpları yaşanabilir. Göğüs hastalıkları uzmanı nefes darlığı sebebiyle bir hasta görüyor. Hastasını bir de romatoloji polikliniğine yönlendiriyor. Sebebi yine romatizmal hastalıklar akciğerde bulgulara yol açabilir. Yada başka bir gün kulak burun boğaz doktoru şiddetli nefes darlığı yaşayan bir hastayı romatoloji bölümüne yönlendiriyor. Hasta bazen bize soruyor benim romatizmayla ne işim var diye. Ama gerçekten de hastada ciddi bir romatizmal hastalık tanısı alabiliyor.

    Yukarıda verdiğim örnekleri sayfalar dolusu çoğaltabilirim size, bunlar benim son bir ay içerisinde görüp de aklımda kalan hastaların örnekleriydi. Sonuç olarak romatizmal hastalıklar eklemleri sık etkilemiş olsada diğer organlarımızı da etkileyebilir. Bunların bir kısmı eklem yakınmalarına eşlik edebilirken büyük bir kısmı ise eklem yakınmalarından bağımsız olarak ortaya çıkmaktadır. Günün birinde sizin şikayetleriniz içinde bir romatoloji uzmanına başvurmalısınız cümlesini duyarsanız hiç şaşırmayın ve yazımı aklınıza getirin lütfen.

  • Çocuğa Sorumluluk Kazandırma

    Çocuğa Sorumluluk Kazandırma

    Sorumluluk bilinci, aşamalı olarak gelişen bir beceridir. Hayat ile ilgili öğrenilen tüm diğer beceriler gibi, sorumluluk sahibi olmak için de pratik yapmak gerekir. Sorumluluk duygusunu geliştirmek için anne-babanın; yaşına, cinsiyetine ve kişisel özelliklerine uygun görevleri çocuğun yapmasına fırsat vermesi, istenilen davranışlar için model oluşturması ve çocuğun gösterdiği olumlu davranışları pekiştirmesi gerekir. Ailede sorumluluk bilincini kazanmayan çocuğa ileri yıllarda bunu kazandırmak çok zor bir iştir.

    Özellikle şehirli modern çekirdek ailelerde çocuklar sorumluluklarıyla çok geç yaşta karşılaşmaktalar. Örneğin; Dört yaşında bir çocuk çorbasını çok rahat kendi içebilir. Ama dökme ihtimali vardır. Bununla beraber çocuklar genellikle annelerinin sabrını taşıracak kadar yavaş yerler. Çocuğun etrafı kirletmesini istemeyen ve bir an önce yemek faslını bitirmesini ve sofrayı toplamayı düşünen anne çocuğa yemeğini yedirdiğinde bilinçaltına verdiği mesaj: “Ben yemeğimi kendim yiyemem, annem yedirir. Yemeği yiyecek beceriye sahip değilim.” dir.

    ÇOCUĞA SORUMLULUK DUYGUSU NASIL KAZANDIRILIR?

    Anne-babalar için çocuklarının sorumluluk sahibi olması, daha çok okul hayatı ile birlikte gündeme gelir. Eşyalarına sahip çıkmak, ev ödevlerini yapmak, ders çalışmak bir çocuğun sahip olması gereken en temel sorumluluklardır. Ancak küçük yaştan itibaren sorumluluk bilincini geliştirmek için fırsat verilmemiş çocuğun, sorumluluk bilincini geliştirmek için okul yıllarını beklemek, anne-babaların hayal kırıklığı yaşamalarına neden olabilir.

    Oysa küçük yaşlardan itibaren, çocuğun döküp saçacağını bile bile ona kendi başına yemek yemesine fırsat tanıma, döktüğü oyuncaklarını toplamasını bekleme, kendi odası ve yatağını kabullenmesini sağlama sorumluluk alma sürecinde çocuğu cesaretlendirir ve olumlu yol kat etmesini sağlar.

    YAŞINA UYGUN GÖREVLER VERİN

    Çocukların 2 ve 4 yaş arası alabilecekleri sorumluluklar

    Sofrada tek başına yemeğini yemek,

    Tek başına uyumak,

    El – yüz temizliğini yapabilmek,

    Dişlerini fırçalamak,

    Yardımla giyinmek ve soyunmak,

    Kirli kıyafetlerini sepete atmak,

    Kıyafet seçimi, hazırlanacak yemek, gezmeye gidilecek yer gibi konularda karar sürecine katılmak,

    Oyun oynarken nerede olacağını anne babasına söylemek,

    Oyuncaklarını toplamak,

    Oyuncaklarını korumak,

    Kitap, dergi ve gazeteleri yerine kaldırmak,

    Anne babaların basit getir götür işlerini yapmak,

    Yemek masasına peçete ve kırılmayacak malzemeleri koymak

     

    Çocukların 5 yaşında alabilecekleri sorumluluklar

    Eşyalarına iyi bakmak,

    Temiz kıyafetlerini çekmeceye ya da dolaba yerleştirmek,

    Üzerinden çıkardığı kıyafetleri katlayabilmek ve dolabına kaldırmak,

    Saçlarını taramak,

    Yemeğini yedikten sonra tabağını kaldırmak,

    Basit yiyeceklerin hazırlanmasına yardım etmek,

    Oyuncaklarını toplamak

     

    Çocukların 6 yaşında alabilecekleri sorumluluklar

     Tek başına giyinip soyunmak,

    Sofranın hazırlanmasına ve toplanmasına yardım etmek,

    Yanlışlıkla döktüklerini toplamak,

    Evin toplanmasına yardım etmek,

    Çiçekleri sulamak,

    Sebzeleri yıkamak,

    Kendi ayakkabılarını bağlamak

     

    Çocukların 7 yaşında alabilecekleri sorumluluklar

    Çantasını hazırlamak,

    Ödevlerini yapmak,

    Kitaplarını korumak,

    Televizyon izleme saatine uymak,

    Alışverişe yardım etmek

     

    Çocukların 8 yaşında alabilecekleri sorumluluklar

    Hatırlatmadan öz bakımını yapmak,

    Yardım almadan banyo yapmak,

    Yardım almadan kurulanmak,

    Odasını toplamak,

    Odasını, dolabını, yatağını ve çalışma masasını düzenli tutmak,

    Okuldan gelen mesajları anne babasına iletmek,

    Dersleriyle ilgili sorumlulukları almak, kimseye söylemeden derslerini düzenli bir şekilde yapmak

     

    Çocukların 9 yaşında alabilecekleri sorumluluklar

    Peçeteleri katlayıp masayı tam olarak hazırlamak,

    Kimse söylemeden okul giysilerini değiştirmek,

    Basit bazı tarifleri yemek tariflerini okuyup yemek yapımında yardımcı olmak,

    Kardeşleri varsa onlarla ilgilenmek (yemek yemesine, giyinmesine yardım etmek vb.),

     

    Çocukların 10 yaşında alabilecekleri sorumluluklar

    Kendi yatak çarşaflarını değiştirmek,

    Çamaşır makinesini çalıştırmak,

    Yardım almadan bulaşık makinesini yerleştirmek ve çalıştırmak,

    Listelenmiş malzemeleri bakkaldan kendi başına almak,

    Kendi randevularını (dişçi, antrenman gibi) takip etmek,

    Doğum günü ya da özel günleri planlamak,

    Basit yaralanmalarla başa çıkmak,

    Kimse söylemeden belirli görevleri yerine getirmek,

    Para biriktirip uzun vadede almak istediklerini planlamak