Yazar: C8H

  • Hashimoto hipotiroidi ve kilo alma

    Bağışıklık sisteminin troid bezine saldırarak tahrip etmesiyle oluşan Haşimato hastalığının yaşam kalitesini düşürürken, troid hormonunun az çalışmasına neden olan hastalığın hızlı kilo alınmasına, sebepsiz yorgunluğa ve depresyona uzanan sonuçlar doğurduğu belirtildi.

    Toplumun yaklaşık yüzde 10’luk kesiminde görülebilen hastalığın sürekli izlenmesi gerekir. Hashimato hastalığı vücudun bağışıklık sisteminin antikorlar üreterek troid hücrelerine saldırması sonucu doğar. Bu durum belli bir süre sonra troid bezinin tahrip olmasına yol açar. Hashimato hastalığı zamanla tiroid hormonlarında azalmaya yol açarak metabolizmayı yavaşlatır. Bu nedenle halsizlik, yorgunluk, ciltte ve saçlarda kuruma, ani öfkelenme, kilo alma, vücutta ödem, adet düzensizliği gibi semptomlarla kendini gösterir.

    HASTALIĞIN TEDAVİSİ VAR

    Hashimato tedavisi olan bir hastalıktır. Azalan hormonları yerine koyma yöntemiyle tedavi ediyoruz. Troid hormonları olan T3 ve T4 ile TSH salgısı düzeyini izliyoruz. TSH değeri 1,5 ila 2,5 arasında olmalıdır. Fazlası kemik erimesine, kalp-damar hastalıklarına veya hipertansiyona yol açabiliyor. Dolayısıyla hastaların belli aralıklarla muayene edilmesi gerekiyor. Ailesinde troid hastalığı geçmişi olan, Tip1 diyabet ve böbrek üstü bezi yetmezliği olan kişiler risk altındadır..
    İLAÇLARIN DOĞRU KULLANIMI ÖNEMLİ

    Hashimato hastalarının dikkat etmesi gereken hususları iyi aktarmak gerekir.
    Hashimato hastalığı ultrasonografi ile teşhis edilebilir. Tespit edilen nodüllerin iyi huylu olup olmadığını anlamak için ultrasonografi altında iğne biyopsisi yapılması gerekebilir. Troid ilaçları aç karna ve az su ile alınmalıdır. Kalsiyum, demir ilaçları en az dört saat sonra kullanılmalıdır. Hastalığın ilk dönemlerinde özellikle iyotsuz tuz kullanılmasını öneriyoruz. Gebelik planlamasından en az üç ay önce troid durumu uzman hekimlerce kontrol edilmeli ve TSH düzeyinin 2,5’un altında olması gerekmektedir.

  • Çocuğun Kişilik Gelişimi

    Çocuğun Kişilik Gelişimi

    Yaşam boyunca kişinin diğer insanlarla ilişkileri, deneyimleri ve bu yaşantılarına ilişkin yorumları ve kararları kişiliğin oluşumunu etkileyen önemli faktörlerdir. Örneğin çocukluk yıllarında topluluk karşısında konuşma denemeleri, deneyimleri ve bunlarla bağlantılı olarak çevresinden aldığı geri bildirimler ve kendisiyle ilgili yorumlarının sentezi kişinin gelecek yaşamında girişken, utangaç veya saldırgan kişilik özelliklerine sahip olup olamayacağına dair belirleyici etkenler olabilmektedir. Çünkü kişi bu bilgilere dayalı olarak kendisinin nasıl bir insan olduğuna ve olacağına karar verir; kendisinden beklentilerini bu bilgilere dayalı olarak temellendirir.

    Benlik kavramı olarak isimlendirilen bu yapı; kişinin kendine ilişkin duygu ve düşünceleri olarak şekillenip, davranışlar olarak diğer insanlarca gözlenebilir hale dönüşür. Dışarıdan gözlenebilen bu öğeler, kişinin diğer insanlarla ilişkilerinin şekillenmesinde de aracı olur.

    Çocukların çeşitli özelliklerine ve gelişim dönemlerine ilişkin bilgi edinmek, onları anlamada, onlarla daha iyi iletişim kurmada ve zaman zaman yaşanan güçlüklerle başa çıkmada çok önemlidir.

    Gelişim hızı, her gelişim basamağına ve her çocuğa göre iniş çıkışlar ve farklılıklar gösterebilir. Her çocuğun gelişim hızı ve şekli farklı olsa da, genel olarak her çocuk aynı gelişim basamaklarından geçerek büyür.

    Gelişim, bilişsel ve sosyal yönleriyle bir süreçtir. Gelişim süreci içinde çocuklar, bilişsel ve sosyal alanlarda eski bilgilerine yenilerini ekleyerek ve bu bilgileri içselleştirerek aktif birer rol oynarlar. Bu süreç içinde çocuklar;

    • bağımlılıktan özerkliğe,

    • ben-merkezcilikten paylaşmaya,

    • sabırsızlıktan, isteklerini ertelemeye ve beklemeyi öğrenmeye,

    • tutarsız davranışlardan tutarlılıklara,

    • duyguları ani değişmelerden daha dengeli bir duygu durumuna,

    • düşünceleri ise somut düşünceden soyut ve mantıklı düşünmeye doğru bir gelişim ve değişim gösterir.

    ANNE VE/VEYA BAKIM VEREN KİŞİNİN ÖNEMİ

    Anne ve/veya bakım veren kişinin sevgisinin dengeli, sürekli ve tutarlı bir biçimde verilmesi, en az çocuğun beslenmesi için gerekli olan besin maddeleri kadar önemlidir. Yapılan birçok araştırmada, kısa süreli de olsa anne-çocuk ayrılıklarının sonuçları ve etkileri incelenmiştir. Araştırma sonuçları, çocuğa iyi bir yedek bakım sağlandığı, bakım veren kişinin sık değişmediği ve çocuk ile iyi ilişkiler geliştirilmiş olması durumunda, çocukların bu ayrılıktan örselenmediği ve en az düzeyde etkilendikleri hatta yeni deneyimler kazandıkları için gelişimlerine olumlu katkıda bulunduğunu göstermektedir.

    Çocukları etkileyen ne annenin çalışması ne de yedek bakıcı ile büyümeleridir. Çocukları etkileyen, anne-çocuk arasında kurulan ilişkinin süresi değil niteliği, annenin tutumları ve çocuğunda uyandırdığı güven duygusudur.

    Çalışan anneler, evde ve işteki sorumluluklarından dolayı annelik görevlerini ihmal ettikleri ya da aksattıkları endişesi ile suçluluk duyabilmekte, gerginlik yaşayabilmekte ve bu nedenlerle çocukları ile ilişkilerinde daha hoşgörülü, daha az sınır koyan ve daha gevşek bir disiplin uygulayabilmektedirler. Bunlarla birlikte çocuklarının üzerine aşırı derecede düşmekte ve çocuklarını gereğinden fazla koruma eğiliminde olabilmektedirler. Genelde farkında olunmadan yapılan bu tür davranışlar, çocukların sosyal ve duygusal gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir.

    ÇOCUĞUN GELİŞİMİNDE BABANIN ÖNEMİ

    Çocuklar doğumdan itibaren anneyle olduğu gibi babalarıyla da bağlılık kurarlar ve bir güven duygusu geliştirirler. Araştırma sonuçları babalarıyla güvenli bir ilişki kuran çocukların daha sosyal, akademik olarak daha başarılı, kendilerine daha güvenli çocuklar olduklarını göstermektedir Araştırma sonuçları, baba yokluğunun çocukların özellikle zihinsel işlevlerini etkilediğine işaret etmektedir. Babanın yokluğuna çocuklar çeşitli psikolojik tepkiler vermektedir. Yapılan araştırmalar bu tepkilerin, babanın ailedeki rolüne, çocukla iletişimine, çocuğun yaşına, ayrılık süresine, annenin özelliklerine ve çocuğun ailedeki diğer bireylerle ilişkisinin niteliğine bağlı olarak değiştiğini vurgulamaktadır. Babanın uzun süreli yokluğunda çocuklarda daha çok saldırgan davranışlar, hırçınlık, okul başarısında düşme, antisosyal davranışlar ile uyum sorunları gözlenmiştir. Ayrıca babanın olumlu ve nitelikli ilgisinin, çocuklarda liderlik, uyum yeteneği, matematik başarısı ve olumlu cinsel kimlik gelişimi ile yüksek oranda ilişkili olduğu bulunmuştur.

    Çocukların, anneleriyle olduğu kadar babalarıyla da bağlılık ve güven ilişkisine, ilgi ve sevgisine ihtiyaçları vardır.

    Çocuğun, aile içi ilişkilerde bir hiyerarşi olduğunu bilmesi çok önemlidir. Çocuklara söz hakkı tanınarak fikirleri ve duyguları öğrenilmeli, ancak aile bireylerini ilgilendiren kararlar anne-babalar tarafından alınmalıdır. 

     

    Çocuğun Kişilik Gelişiminde Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Anne baba olarak çocuğunuza koşulsuz sevgi verin.

    Çocuk yetiştirirken mutlaka tutarlı davranın.

    Kendi içinizde de tutarlı ve davranışlarınızla örnek olun.

    Tartışma ve kaygılarınızı çocuğunuza yansıtmayın.

    Çocuğunuzun temel ihtiyaçlarını karşılayın.

    Güvenilir anne baba olun.

    Çocuğunuza güvenin ki, o da kendine güvensin.

    Çocuğunuzla nitelikli zaman geçirin.

    Çocuğunuza şiddet uygulamayın, haddini aşan ceza vermeyin.

    Olumlu davranışlarını onaylayın, ödüllendirin.

    Çocuğunuzun gerçekçi ve başarabileceği amaçlar edinmesine rehberlik edin.

    Çocuğunuzun başarı duygusunu yaşaması için fırsatlar yaratın.

    Kendi kişilik çatışmalarınızı çocuğunuza göstermeyin.

    Aşırı koruyucu, otoriter, ilgisiz anne baba olmayın.

    Çocuğunuza güvenin. Siz ona güvenirseniz, çocuk da kendine güvenecektir.

    Çocuklarınızı başka çocuklarla kıyaslamayın.

    Yeteneklerini ortaya koyabilecek fırsatlar yaratın.

    Başarısız olduklarında suçlamayın, aşağılayıcı kelimeler kullanmayın. Bunun altındaki nedenleri araştırın ve destekleyin.

    Çocuklarınızın sorumluluk almalarına izin verin.

    Çocuğunuzun kendi başına yapmak için çabaladığı işlerde ufak tefek hatalarına karşı hoşgörülü olun. Çocuklar, bu dönemde yaptıkları iyi işlerin sonunda beğenilmek ve takdir edilmek isterler.

    Çocuğunuza cesaret kırıcı değil, destekleyici yaklaşımlarda bulunun.

    Arkadaşlık ilişkilerini onlara belli etmeden uzaktan kontrol edin.

    Çocuğunuza ne yapacağını söylemek yerine, ona mümkün olduğunca seçenekler vermeye ve seçimlerine rehberlik etmeye çalışın.

    Bir şey yapmaya zorlamayın, ancak yapabilecekleri konusunda yüreklendirip, destek verin.

    Kendi korkularınızı çocuğunuza yansıtmayın.

    Çocuklarınıza yaşamı hiçbir zaman kötü, olumsuz olarak empoze etmeyin. Çocuklar dünyaya her zaman pozitif bakmalıdır.

    Çocuğunuzun duygusal gelişimine, duygularını dile getirmesine yardımcı olun.

    Çocuğunuzu fiziksel özellikleri ile değerlendirmeyin. Çocuğunuzun fiziksel özelliklerinin, kişisel gelişimini olumsuz etkilememesine dikkat edin. Düzenli ve sağlıklı beslenmesine özen gösterin.

    İçine kapanık, kendine güvensiz, sessiz ve alıngan çocukların bu yönlerini değiştirmelerine fırsat verecek etkinlikleri yapmaları için onları destekleyin; ancak onlar adına karar vererek girişimlerde bulunmayın. 

    Çocukların en büyük gereksinimlerinden biri mutlu bir yaşam sürme ihtiyacıdır ve anne-babanın da en büyük görevi, bunu çocuğa yaşatmaktır.

  • Tiroid nodülleri ve riski

    Tiroit bezinde bulunan ve belirti vermeden ilerleyen nodüllerin her iki kişiden 1’inde görülebilir. Nodüllerin çoğunlukla iyi huylu olduğunu ancak incelenmesi gerekir. “Troid nodülü kadınlarda daha sık görülür. Anneniz veya kız kardeşinizde nodül varsa bir endokrinoloji uzmanına danışılmalı”
    Tiroid nodüllerin yüzde 80-90’ında semptom olmaz. Fakat bu hastaların bir kısmında boyun bölgesinde şişlik ele gelebilir veya görülebilir. Bazen nodül çok büyüdüğünde nefes darlığı ve yutkunmada zorluğa neden olur. Hastalık muayene ya da boyun bölgesine uygulanan ultrasonla görüntülenir. Kliğimizde nodüllerin iyi veya kötü huylu olmasını tespit ediyoruz. Bu sonuçlara göre ameliyat veya izleme yapıyoruz.”

    KALITIM ETKİSİ
    Saptanan her nodülün tümör anlamına gelmeyebilir, hasta olmayan ancak ailesinde iyi veya kötü huylu tiroid nodülü olan bireylerin risk altında olduğunu ifade edebiliriz. Tiroid nodülünün genellikle kadınlarda daha sık görüldüğünü belirterek “Eğer kız kardeşinizde varsa sizde de olabilir. ” dersek yanlış olmayabilir. Nodüller bazen çok ciddi bir nefes darlığına neden olabilir. Kötü huylu olmasa da boğaz bölgesine baskı yaparak yaşam konforunu bozabilir. Neredeyse iki kişiden birinde bu hastalığa rastlanıyor.

    ŞÜPHELİ NODÜLLERE UYGULAMA
    Tiroid nodülünün değerlendirilmesinin hastanın hikayesine ek olarak ultrason ve muayene ile yapıldığı, gerekli görüldüğü yerlerde genetik araştırmaların da yer alabilmektedir. “Tiroid sintigrafisi radyoaktif madde verilerek yapılmaktadır. Sintigrafide nodül soğuk ve sıcak olarak görülür. Sıcak nodüllerin kanser olasılığı yüzde 1 gibi çok düşük kabul edilmektedir. Soğuk nodüllerde kanser oranı yüzde 10-20 gibi daha yüksek oranda saptanabilmektedir.”

  • Sevgi Tokluğuna Çalışılır

    Sevgi Tokluğuna Çalışılır

    “Sen yeter ki sev, kulun olayım. Bir dile bin yıl kölen olayım. Kendimi boşvereyim, senin istediğin her şeyi yapayım. Tüm hatalarını görmezden geleyim, bana saygısızlık yapsan bile seni alttan alayım’’

    Tüm bunları gerçekten yaparım çünkü o vereceğin bir damlacık sevgiye müthiş muhtacım. Nasıl mı bu hale geldim? Büyük ihtimalle hep koşullu sevildim. İnsanların istediklerini yaparsam değerli hissetmek vardı, görülmek vardı, insan yerine konulmak vardı, aferin vardı. Aksi halde ise yok sayılmak, görülmemek, aşağılanmak vardı. Yani uslu durana çikolata var, yaramazlık yapana yok. Dahası da var, mesela ben hep eleştirildim. Eleştirildiğim için de kendimle ilgili her şeyden sürekli kuşku duyar hale geldim. Sola dönsem suç, sağa baksam suç..

    Vakti zamanında olanlar oldu. Aslında esas sorun bunları farketmeme rağmen hala daha birilerini suçlamaya devam etmekti. Elimi taşın altına koymamak, çocuk egosundan yetişkin egosuna geçiş yapamamak, sorumluluk alamamaktı. Eğer kendimi sevmeyi öğrenseydim, başkasının beni sevip sevmemesiyle haddinden fazla ilgilenmezdim. Yaptıkları kötülüklere rağmen onların yanlarında birazcık sevgi birazcık ilgi gördüm diye durmazdım.

    Peki kendimi nasıl severdim?

    Mesela her an için şükredebilirdim, sahip olduğum her şey için dini bir inancım olsun yada olmasın mutlak bir güç bulup ona şükrediyor olabilirdim ve bu da benim sahip olduklarımı fakat zaman içinde unuttuklarımı bana yeniden hatırlatırdı. 

    Sonra kendi ruhuma ve bedenime yatırımlar yapabilirdim, kendi bedenimi  her haliyle severdim. Sevemiyorsam da onu en sevilesi hale getirmeye çalışır, neden sevmediğimi sorgulardım. 

    Kendimi her halimle kabul ederdim, severdim ve onaylardım; bu cümleyi de kendime çok sık hatırlatırdım. Bunları düzenli tekrarladıkça kendim ile olan muhabbetim artardı ve kendi beynime, kendini sevmeye giriş dersini tamamlatmış olurdum.

    Şimdi tekrar düşün; sevgi tokluğuna çalışmayı mı seçiyorsun yoksa kendini sevmeyi öğrenmeyi mi?  

  • Tiroid ve gebelik

    GEBELİK VE TİROİD

    1- GEBELİKTE İYOT EKSİKLİĞİ:

    İyot elementi Tiroid hormon sentesi için gerekli olan bir elementtir.Normal sağlıklı bir bayanın günlük iyot ihtiyacı ortalama 150mcg/gün iken gebelerde bu ihtiyaç 300 mcg/güne kadar artış göstermaynağı olmadığından ektedir. Bu nedenlede gebelerde iyot eksikliği sık görülmektedir. Anne karnındaki bebeğin başka bir iyot kaynağı olmadığından annede gelişen iyot eksikliği bebeğide etkilemekte ve özellikle bebeğin zeka gelişimi üzerine olumsuzluk oluşturmaktadır. Bu nedenle bakılabilen gebelerin iyot düzeylerine idrar testi ile bakılmalı ve gerekli olanlara mutlaka iyot takviyesi başlanmalıdır.

    2- GEBELİK VE HİPOTİROİDİ (Tiroid hormon düşüklüğü) :

    Gebelerde hipotiroidinin en sık iki nedeni Hashimoto hastalığı ve iyot eksikliğine bağlı hipotiroididir. Hipotiroidi oldukça önemli bir bulgudur. çünkü gebelik ve bebek üzerine geri dönüşü olmayan bir takım olumsuzluklara yol açabilir. Hipotiroidiye bağlı olarak Bebekte zeka geriliği, gelişim geriliği, düşük riski, plesanta ayrılması, preeklamsi, erken doğum ve doğumda bebekte solunum zorluğu gibi etkiler görülebilir. Bu nedenlede gebelik planlayan bayanların hipotiroidi açısından kontrol edilmesi önerilir. Yine gebe kalmadan önce hipotiroidi nedeni ile tiroid hormon replasman tedavisi alan hastaların gebe kaldıklarında tiroid hormon ihtiyaçları ortalama %25 civarında artış gösterir. Bu nedenle bu durumdaki bayanların takipte oldukları doktorları ile hemen iletişime geçip gebeliğe uygun olacak yeni ilaç dozlarını belirlemeleri gerekmektedir.

    Gebelerde Hipotiroidi riskini tesbit etmek için rutinde TSH, sT4 ve sT3 hormonlarına bakılır. Bazı özel durumlarda doktorunuz ihtiyaç duyarsa TSH ile birlikte tT4 ve tT3 hormonlarınada bakabilir. Bakılan TSH değerleriniz gebelik hastanıza göre yüksek gelirse bu durumda hipotiroidinin sebebine yönelik olarak Anti TPO testi ve tiroid USG testi bakılabilir.Testlerin sonucundan sonra gerekli olanlarda vakit kaybetmeden Tiroid hormon tedavisine başlanır.

    TSH ALT SINIRI

    TSH ÜST SINIRI

    GEBELİK PLANLAYANLAR

    0.5 mIU/mL

    2.5 mIU/mL

    GEBELİĞİN İLK 3 AYI

    0.1 mIU/mL

    2.5 mIU/mL

    GEBELİĞİN 3-6. AYLARI

    0.2 mIU/mL

    3 mIU/mL

    GEBELİĞİN SON 3 AYI

    0.3 mIU/mL

    3 mIU/mL

    Yukardaki tabloda gebe adaylarının ve gebelerin olması gereken TSH değerleri görülmektedir. Hormon değeriniz bu limitlerin dışında ise bir Endokrinoloji doktoru ile irtibata geçmenizde fayda vardır.

    3- GEBELİK VE HİPERTİROİDİ (Tiroid hormon fazlalığı):

    Gebelikte kalıcı hipertiroidinin en sık nedeni Graves hastalığıdır. Fakat bir çok gebede gebelik hormonu olan Beta HCG nin tiroid bezini uyarıcı etkisinden dolayı özellikle gebeliğin ilk 3 ayında tiroid hormonları hafif yükselme eğilimindedir bu durum fizyolojik (normal) hipertiroidiye yol açmaktadır.Gebeliğin Fizyolojik hipertiroidisi özellikle ikiz gebeliği olanlarda , gebeliğe bağlı hiperemeziz gravidarum hastalığı (aşırı bulantı, kusma) olanlarda daha bariz bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenlede gebelikte ortaya çıkan hipertiroidide bu iki durumun birbirinden ayrılması için bir Endokrinolog ile irtibata geçilmelidir. Graves hastalığı düşünülen vakalarda mutlaka TSH reseptör Antikor titresine bakılmalıdır. Gebeliğin seyrini olumsuz etkileyebilecek düzeyde hormon yüksekliği tesbit edilen gebelerde mutlaka tedavi başlanmalıdır. Çünkü tedavi edilmeyen hipertiroidi durumunda ölü doğum, erken doğum, preeklampsi, düşük ve bebekte gelişme geriliği gibi çok ciddi gebelik komplikasyonları ile birlikte annede çarpıntı, terleme, titreme, kilo kaybı, uykusuzluk, sinirlilik gibi semptomlar ortaya çıkabilmektedir. Tedavide öncelikle antitiroid ilaç tedavisi tercih edilmektedir. İlaç tedavisi alamayan veya ilaç ile kontrol altına alınmayan durumlarda ise cerrahi tedavi gündeme gelebilmektedir.

    4- POSTPARTUM TİROİDİT :

    Gebelik öncesinde bilinen Tiroid hastalığı olmayan gebelerde doğumdan sonraki ilk bir yıl içinde ortaya çıkan tiroid bezinin inflamasyonudur. Bu hastalık özellikle Anti TPO antikoru pozitif olan bayanlarda daha sık ortaya çıkmaktadır. Klinikte hastalığın hem hormon yüksekliği hemde hormon düşüklüğü ile seyreden evreleri vardır. Hormon yüksekliği evresinde hastalarda çarpıntı, terleme, titreme, uykusuzluk, sininrlilik, kilo kaybı gibi hipertiroidi semptomları ortaya çıkabilir. Hipotiroidi evresinde ise ödem, kabızlık , üşüme , saç dökülmesi, depresyon, kilo artışı gibi bulgular ile kendini gösterir. tanı konulan hastalara hastalığın evresine göre beta Bloker veya Hormon replasman tedavisi başlanabilir.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kardeşlik üzerine farklı düşünceleri doğru yanlış demeden ele almak gerekir.

    1-Kardeşe sahip olmak çok güzel bir histir. İnsanın en yakın arkadaşı bile kardeşi gibi olamaz. Kardeş, küçükken en iyi oyun arkadaşı büyüyünce dert ortağıdır. Kardeş, tarif edilemeyen o güzel, güven veren bağdır.

    2- Tek çocuk olmak iyidir. Ailenin manevi ve maddi her şeyine tek başına sahip olmak demektir. Rahat ve iyi hissettiren bir hayatı mümkün kılar. Kardeş demek ortak demektir, kavga demektir. Tek olmanın avantajları daha fazladır.

    3- Kardeşe sahip olmak olumlu ve olumsuz olabilir. Kardeşin özelliklerine göre değişir. Anlaşamadığım bir kardeşim olmasındansa hiç olmaması daha iyidir. Kardeşlik; anlaşmaya, düşünce ve kişiliklerin uyup uymamasına bağlı olarak iyi veya kötüdür.

    4- Kardeşlik sadece kan bağı olarak görülmemelidir. İyi bir dost da kardeş sayılabilir. Çok iyi anlaştığım, çok sevdiğim insanların kardeşten bir farkı yoktur.

    Evet, kardeşlik üzerine düşünceler genel olarak yukarıdakiler temellidir. “Hangisi doğrudur?” sorusuna verilebilecek bir cevap yoktur. Neticede, hepimizin hayatta yaşadıkları, deneyimleri, bakış açısı farklı.

    Kardeşi olmadığı için üzülen ve keşke kardeşim olsaydı diyenler varken; kardeşi olup da hiç iletişimi olmayan, keşke olmasaydı diyenler de mevcut.

    Kardeşle ilgili psikolojide en çok karşılaştığımız konu kardeş kıskançlığıdır.

    Çocuğun sahip olduğu bir düzeni, alışkanlıkları vardır. Kardeşin gelmesi bu düzenin, alışkanlıkların değişmesi bozulmasıdır. Kardeş kıskançlığı, anne- babayı başka biriyle paylaşmak zorunda kalmanın verdiği öfke, üzüntü duygularıdır. İlginin, sevginin azaldığına inanma vardır. Kardeş rakip olarak algılanır. Zarar verme dürtüsü fazladır. Bunun yanında davranışlarda gerileme görülebilir. Konuşmanın daha küçük çocuk gibi olmaya başlaması, biberon-emzik isteme, altını ıslatma gibi tuvalet problemlerinin başlaması, emekleme, kardeşinin davranışlarını taklit etme görülebilir. Bunun altında ilgi bekleme vardır. Ben de küçüğüm benimle de ilgilenin mesajı verilir. Yaramazlıklar artabilir. Bu yaramazlıkların altında da dikkat çekme isteği; ben de buradayım, ben de varım mesajı vardır. Okul dönemindeki çocuklarda başarı düşebilir, akranlarıyla sorunlar yaşanabilir. Anne babanın sevgisini test etme girişimleri sergilenebilir. Çocuk açıkça kardeşini istemediğini, sevmediğini hatta ondan nefret ettiğini söyleyebilir. Kardeş kıskançlığının içinde anne babaya kızgınlık da vardır. Bir düzeye ve süreye kadar kardeş kıskançlığı normaldir.

    Kardeş kıskançlığının en yoğun olduğu dönem 2-6 yaş aralığıdır. Yedi yaş yukarısındaki çocuklar kardeş kıskançlığını yoğun olarak yaşamayabilirler. “Kardeşler arasındaki yaş farkı kaç olmalıdır?” sorusuna verilecek net bir cevap yoktur. Yaş farkı az olan kardeşlerde çatışmalar daha fazla olabilir. Ancak sosyal yönden (oyun arkadaşlığı, paylaşımlar vs.) avantaj sağlayabilir. Tabii ki bunda ailenin tutumu çok etkilidir. Aile, tutumuyla kardeş kıskançlığını söndürebilir de, yoğunlaştırabilir de.

    Bazı aileler kardeş kıskançlığı nedeniyle bebekle ilgilenemediklerini, büyük çocuklarını üzmekten ve olumsuz etkilemekten korktuklarını, ne yapacaklarını bilemediklerini, işin içinden çıkamadıklarını ifade ederler. Bir yandan çocuklarının durumu ile ilgili endişelenirler, diğer yandan da bebekleriyle gerektiği şekilde ilgilenemedikleri için suçluluk duyarlar. 

    Kardeşini kıskandığı için çocuklar suçlanmamalı, çocuklara kızılmamalıdır. 

    Kardeşle beraber çocuğun hayatında ve düzeninde oluşan değişiklikler en aza indirilmelidir. Kardeş doğmadan önce çocuğa kardeşi olacağı anlayacağı şekilde anlatılmalıdır. Kardeş sahibi olmanın olumlu yönleri vurgulanmalı, kardeşliği anlatan hikayeler anlatılmalı. Bebek için yapılan hazırlıklarda çocuğun da fikrinin sorulması (kardeşinin adını ne koyalım, hangisini alalım gibi) iyi olacaktır. Bebeğin doğumundan sonra anne çok yoğun ve yorgun olacağından büyük olan çocukla ilgilenme ve iş yükünü paylaşma açısından baba, anneanne, babaanne yardımı gereklidir. Çocuğa, aynı şeylerin onun bebekliğinde de yapıldığı, aynı sürecin onda da yaşandığı, onun bebekliğinin nasıl olduğu anlatılmalıdır. Çocukla ilgilenmek asla ihmal edilmemelidir. İlgide abartıya da kaçılmamalıdır (aslında biz seni daha çok seviyoruz, sen bizim için daha önemlisin gibi cümleler kurmak, her istediğini yapmasına izin vermek gibi) büyük çocuklara “sen büyüksün, ablasın, abisin o küçük deyip çocuktan sürekli anlayış beklenmemelidir. Bu durum çocukta öfkeye yol açar. “Artık beni daha az seviyorsunuz” gibi cümlelerle anne babaya gelindiğinde, bunun gerçek olmadığına çocuk ikna edilmelidir. Kardeşler arasında kıyaslama yapmak çok yanlıştır. Çocuğun yaşına uygun olacak şekilde kardeşiyle ilgili küçük sorumluluklar, görevler verilebilir. Sahiplenme ve kabullenme duygusunu geliştirir (kardeşin uyuyor mu bakar mısın gibi). Ancak ağır sorumluluklar, kardeşin bakımını üstlendirmek gibi durumlar yaşatılmamalıdır. Sonraki dönemlerde kardeşler arasındaki tartışmalarda anne baba taraf olmamalıdır. Çocuktan izin almadan eşyası alınıp kardeşine verilmemelidir. Çocukların farklı kendilerine özgü özellikleri ve kişilikleri olduğu unutulmamalıdır. Çocuklara maddi ve manevi adil ve eşit olunmalıdır. 

    Kardeş kıskançlığı patolojik bir hal aldığında çocuğun yetişkinliğinde kişilik bozukluğuna sahip olmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle ciddiye alınmalıdır. Çocukta geçmeyen saldırganlık, hırçınlık, içe kapanma, gerileme davranışları varsa, çocuk başka bir çocuk haline geldiyse (olumsuz yönde), kardeş kıskançlığı çok yoğun yaşanıyorsa örneğin kardeşe zarar verme girişimleri olduysa mutlaka uzmandan yardım alınmalıdır. 

  • Diyabetes mellitus

    DİYABETES MELLİTUS ( ŞEKER HASTALIĞI ) :

    Tanım : İnsülin eksikliği ve veya insülin direnci sonucunda kan şekerinin yükselmesi ile ortaya çıkan hastalığa Diyabet denilmektedir. Hareketsiz yaşam, Sağlıksız beslenme ve kilo artışı gibi nedenler dolayı diyabetli hasta sayısı ülkemizde ve tüm dünyada adeta bir salgın hastalık gibi oldukça hızlı bir şekilde artmaktadır. ülkemizde yakın geçmişte yapılan TURDEP-2 çalışmasında nüfusun %13.7’sinde diyabet olduğu görülmüştür. Çalışma sonucunda çıkan daha vahim bir sonuç ise ülke nüfusumuzun yaklaşık %28’inde prediyabet dediğimiz şeker metabolizma bozukluğunun olduğudur. Ülkemizde tablo çok kötü olmakla birlikte dünyada ki rakamlarda ülkemizle benzer orandadır.

    Sınıflama : Şeker hastalığının çeşitli tipleri bulunmaktadır. Çok detaya inmeden kabaca sıflamak gerekirse

    1.Tip 1 Diabetes Mellitus: Pankreas bezinde insülin üreten Beta hücrelerinin çoğunlukla otoimmün olarak harap olması sonucunda insülin üretiminin durması ile ortaya çıkan diğer adıda İnsülin Bağımlı Diabetes Mellitus olan formdur. Tip 1 diyabet tüm diyabet vakalarının yaklaşık %10’unu oluşturur. çoğunlukla çocukluk yaş grubunda başlar. Hastalar genellikle zayıftırlar. Tedavide mutlak insülin ihtiyaçları vardır.

    2.Tip 2 Diyabetes Mellitus: Kısmi insülin eksikliği ve ağırlıklı olarak insülin direnci sonucunda ortaya çıkan formdur. Tüm diyabet vakalarının %90’ını oluşturur. Hastalar genellikle 30 yaşın üzerinde ve fazla kiloludurlar. Tip2 diyabette vücutta insülin sentezi devam etmesine karşın özellikle obezite ve diğer faktörlerin etkisi ile bu insülinin etkisine karşı direnç gelişmekte ve kan şekeri yükselmektedir. Tüm dünyada hızla artan diyabet formudur.

    3.Gestasyonel Diyabetes Mellitus: Gebelik öncesinde şeker hastalığı olmayan gebelerde ilk defa gebelikte ortaya çıkan diyabet formudur.

    4.Sekonder Diyabetes Mellitus: Cerrahi, Travma, İlaçlar, Hormonlar ve enfeksiyonlar gibi vücutta insülin üretimini ve kullanılmasını bozan bir çok farklı sebebe bağlı olarak ortaya çıkan diyabet formudur.

    Tanı Kriterleri ve Semptomlar: Genel olarak kan şekeri yükselen kişilerde çok su içme, çok idrara çıkma, ağız kuruluğu, görmede bulanıklık, ellerde ve ayaklarda yanma ve halsizlik gibi semptomlar ortaya çıkar. Aşağıda ki tabloda yer alan tanı değerlerinden bir veya daha fazlasının olması diyabet tanısı koydurur. Tanı konulduktan sonra hastanın klinik özellikleri (yaş,kilo,aile öyküsü vb) ve ek labaratuvar bulguları (c-peptit, insülin, diyabet otoantikorları vb) ile birlikte diyabetin tipi belirlenir.

    TESTLER

    NORMAL

    PREDİYABET

    DİYABET

    Açlık Şekeri (mg/dl)

    <100

    100

    >126

    OGTT 2. Saat şekeri(TKŞ)(mg/dl)

    <140

    140

    >200

    HbA1c (%)

    <5,8

    5,8

    <6,5

    (OGTT: Oral Glukoz Tolerans Testi veya Şeker Yükleme testi)

    Diyabetin Komplikasyonları : Diayabetin koplikasyonları Akut ve Kronik olmak üzere iki gruba ayrılır. Akut koplikasyonlar ani gelişir ve hızlı ve doğru müdehale edilmez ise hayati tehlikeye yol açabilir. Kronik komplikasyonlar ise kan şekeri yüksekliğinin yıllar içinde özellikle damarları ve sinirleri hasara uğratarak diğer organlara (Göz, Böbrek, Ayak, Kalp vb) zarar vermesi sonucunda ortaya çıkar.

    Akut Komplikasyonlar:

    Hiperglisemi (Kan Şekeri Yüksekliği)

    Hipoglisemi (Kan şekeri Düşüklüğü)

    Diyabetik Ketoasidoz (Şeker Koması)

    Hiperosmolar Non-Ketotik Koma (Şeker Koması)

    Kronik Komplikasyonlar:

    Diyabetik Retinopati (Göz Tutulumu)

    Diyabetik Nefropati (Böbrek Tutulumu)

    Diyabetik Nöropati (Sinir Sistemi Tutulumu)

    Koroner Kalp Hastalığı

    Diyabetik Ayak (Geçmeyen Ayak Yaraları)

    Serebrovasküler Olaylar (İnme-Felç)

    Cinsel Fonksiyon Bozukluğu

    Diyabet Tedavisi : Tedavide amaç kan şekerini mümkün olduğunca normal aralıklar içerisinde tutarak Diyabete bağlı olarak gelişebilecek Akut ve Kronik komplikasyonları engelleyip kişide iyilik hali sağlamaktır. diyabet tedavisinde temel olarak üç ana öge bulunmaktadır.

    1- Yaşam Tarzı Değişiklikleri: Sağlıklı beslenme (Diyet) ve Hareketli yaşam (Egzersiz) ikilisinden oluşur. Diyabet tedavisinde olmaz ise olmaz diyebileceğimiz ve çoğu zaman hastalar ve doktorlar tarafından ihmal edilen en önemli basamaklardan biridir.

    Diyet: Diyabet tanısı alan her hastanın mutlaka bir diyetisyen ile görüştürülmesi gerekir. Hastanın diğer risk faktörleri de(Obezite,Hiperlipidemi, Kalp Hastalığı, Hipertansiyon, Gut vb) göz önüne alınarak hastaya uygun bir beslenme programı başlanmalıdır. İnsülin ve ilaç tedavisi alan hastalara Hipoglisemi semptomları anlatılıp böyle bir durumla karşılaştıklarında neler yapmaları gerektiği mutlaka anlatılmalıdır. Hasta özelinde değişiklikler olabilmekle birlikte diyabetik diyette dikkat edilmesi gereken hususlar şu şekilde sıralanabilir.

    – Öğün atlamadan 3 ana 3 ara öğünlü beslenme.

    – Glisemik indeksi yüksek (Basit Karbohidrat) gıdalardan fakir beslenme

    – Diyette lif-posa içeriğini artırma

    – Sıvı tüketimini artırma. (Günde minimum 2.5-3 litre)

    – Kilo fazlası olan hastalarda kilo verdirici kalori kısıtlayıcı diyet

    Egzersiz: Diyabetik hastalar düzenli fiziksel aktivite yapmalrı konusunda mutlaka uyarılmalıdır. Düzenli egzersiz diğer bir çok faydasının yanında insülin direncini azaltarak kan şekeri profiline olumlu katkı sağlamaktadır.Egzersiz programının kişiye özel (Kalp hastalığı vb ek hastalıklarda düşünülerek) olması gereklidir. Diyabetli hastaların egzersiz yaparken dikkat etmeleri gerekenler

    – Egzersizin tipine göre değişmekle birlikte kabaca Haftada 3-5 gün 30-60 dakika aralığında olmalıdır.

    – Kan şekeri<100 mg/dl ve kan şekeri>250 mg/dl durumunda egzersiz yapılmamalıdır.

    – Yemekten hemen sonra Aç karnına egzersiz yapılmamalıdır. İdeali yemekten 1-2 saat sonra başlanmasıdır.

    – Egzersiz sırasında gelişebilecek Hipoglisemi sırasında kullanılmak üzere hastaların yanlarında basit şeker içeren gıdalar bulundurmalıdır (Kesme şeker, Meyve suyu vb)

    – Egzersiz sırasında ayakların korunması ve ortapedik ayakkabıların kullanılması.

    – Hastaların yanında Diyabetli olduğu gösteren tanıtım kartı taşıması.

    – Diyabete bağlı retinopti ve nefropatisi olan hastaların özellikle ağır egzersizlerden kaçınması gerekir.

    – Egzersizin şeker düşürücü etkisi 12-24 saat sürebileceğinden egzersiz sonrası gelişebilecek hipoglisemilere karşı hazırlıklı olunması gerekir.

    2- İlaç Tedavisi : Genel olarak Tip 2 Diyabetli hastaların tedavisinde tercih edilen ajanlardır. Bu ilaçların bir kısmı ağızdan alınırken son dönemde tıpkı insülin gibi deri altına enjekte edilen ilaçlarda kullanıma girmiştir. Antidiyabetik ilaçlar genel olarak kişinin kendi vücudunda ürettiği insülin hormonunu kullanarak kan şekerini düşürürler. Bu nedenlede diyabetik bir hastanın Antidiyabetik bir ilaçtan fayda görebilmesi için vücudunda yeterli insülin rezervi bulunması gerekmektedir. Diyabet tedavisinde kullanılan bir çok farklı ilaç bulunmaktadır. Bu ilaçların seçiminde hastaların diğer özellikleri ve hastalıklarıda düşünülerek karar verilmelidir. Yani bir diyabetli hastanın tedavisinde tek hedefin kan şekerini düşürmek olmadığı bunun yanında diğer sorunları (kilo, kolesterol , hipertansiyon vb) ile de mücadele etmek olduğu bilincinde olunmalı ve kullanılacak ilaçlara buna göre karar verilmelidir. Diyabet Tedavisinde kullanılan ilaçlar aşağıdaki şekilde gruplandırılabilir.

    Metformin

    Sülfanilüre grubu ilaçlar

    Glinidler

    Alfa glikozidaz inhibitörleri

    Glitazonlar

    DPP4 inhibitörleri

    SGLT-2 inhibitörleri

    GLP-1 Agonistleri (Deri altına enjeksiyon ile kullanılırlar)

    Amilin anologları (Deri altına enjeksiyon ile kullanılırlar)

    3- İnsülin Tedavisi : İnsülin şekeri düşüren hormondur. Tip 1 Diyabet ve Antidiyabetik tedavi ile kontrol altına alınamayan Tip 2 diyabetin tedavisinde insülin kullanılır. Ülkemizde halihazırda sadece deri altına enjeksiyon ile kullanılabilen insülin kalemleri bulunurken yurtdışında inhaler (solunum yolu) yolla kullanılan insülin (Afrezza) preperatlarıda kullanıma girmiştir. İnsülin tedavisi en güçlü şeker düşürücü tedavidir. Bu nedenle insülin tedavisi başlanacak hastalara tedavinin etkileri ve yan etkileri ile ilgili olarak detaylı bir bilgilendirme yapılmalı özellikle Hipoglisemi komasına karşı hastalar mutlaka eğitilmelidir. İnsülin tedavisinde günlük enjeksiyon sayısına (sadece bazal veya bazal bolus tedavi ) hastaların kan şekeri profiline göre karar verilir. Kullanılan insülinler etkinlik sürelerine göre 3 gruba ayrılırlar

    Kısa ve hızlı etkili insülinler

    Orta sürede etkili insülinler

    Uzun (bazal) süreli etkili insülinler.

    Diyabette Tedavi Hedefleri:

    HEDEF

    AÇLIK ŞEKERİ

    70 – 120 mg/dl

    TOKLUK 2. SAAT ŞEKERİ

    <140 mg/dl

    HbA1C

    <6.5

    Diyabet Tedavisinde Kullanılan Diğer Tedavi Yöntemleri: Diyabetin tedavisinde kullanılabilecek yeni ilaç ve yöntemleri bulabilmek üzeredünyanın dört bir yanında binlerce bilim insanı çalışmalara devam etmektedir. Bunun neticesinde yakın geçmişte kullanıma girmiş bir çok yeni ilaç ve yöntem olmakla birlikte üzerinde çalışmaların devam ettiği yöntem ve ilaçlarda bulunmaktadır. Bunların bir kısmını sıralamak gerekirse

    Diyabet Cerrahisi (Metabolik Cerrahi) : Halihazırda uygun olan hastalarda uygulanmaktadır

    Sürekli ciltaltı insülin infüzyonu (İnsülin Pompası): Uygun endikasyonlu diyabetik hastaların tedavisinde insülin pompaları kullanılabilmektedir. İnsülin pompa tedavisi bölümümüzde detayları anlatılmıştır.

    İnhaler (Solunum Yolu) İnsülin : Nefes ile içe çekerek kullanılan insülin formudur. Ülkemizde henüz bulunmamakla birlikte yurtdışında kullanıma girmiştir. İlk sonuçlar tedavinin etkin olduğu yönündedir.

    Pankreas Nakli: Klasik organ nakil tedavisi

    Pankreas Adacık Hücre Üretimi (iPSC) ve Transplantasyonu: Diyabet tedavisinde çığır açması beklenen henüz deneysel düzeyde olan tedavi yöntemidir. Şu aşamada oldukça yüz güldürücü sonuçlar elde edilmiştir. Bu yöntem başarılı olursa yakın gelecekte diyabete kalıcı tedavi olması imkanı vardır.

  • Geleceğimiz İçin Spor

    Geleceğimiz İçin Spor

    Baharın gelmesi ile birlikte çocuklarımızın hem gelişimi ve büyümesini desteklemek hem de keyifli ve kaliteli zaman geçirmesini sağlamak için onları spor aktivitelerine yönlendirebiliriz. Araştırmalar, sporun beden gelişiminde ve psikolojik açıdan çok faydası olduğunu da gösteriyor. Sporun sadece bir eğlence ya da boş zamanda yapılan bir etkinlik değildir, olmamalıdır.

    İşte sporun psikolojik faydaları:

    Özgüven: Spor yapmak çocukların kendilerine olan saygısını (özsaygı) ve özgüvenini olumlu yönde etkiler, geliştirir. Tenis, yüzme, basketbol vb. herhangi bir spor alanında aktivitelerde bulunmak çocukların kendini geliştirmesini sağlar. Bugüne kadar bu konuda pek çok araştırma yapılmıştır ve sonuçları göstermiştir ki spor yapan çocukların kendileri hakkındaki duygu ve düşünceleri pozitif yöndedir. 

    Özellikle psikolojik problemler yaşayan (kaygı, uyum sorunları vs.) çocukların spor aktivitelerine yönlendiklerinde problemlerinde düzelme ve azalma görülüyor. Araştırmalar, spor esnasında yapılan fiziksel egzersizlerin yüksek düzeyde olmayan depresyon ve kaygıyı belirtilerini azaltmaya yardımcı olduğunu göstermektedir. Özellikle fazla egzersiz seviyelerinde stresle karşı karşıya kalındığında daha az sağlık problemleri gözlenmekte ve çocukları stresin sebep olduğu sağlık şikayetlerine karşı korunduğu bilinmektedir. Spor sürecinde beyinden salgılanan hormonlar rahatlatıcı ve keyif verici özellik taşımaktadır.

    Kişisel Gelişim; Spor ile uğraşmak çocuğun kişilik gelişimini de olumlu yönde etkiler. Çocuklar kurallara uymayı, paylaşmayı, iletişimi, öfke kontrolünü, problem çözme yeteneğini, zamanı yönetmeyi ve daha birçok beceriyi sporla öğrenir. Kişisel gelişimi için dersler alır.

    Sosyalleşme/Arkadaş edinme; Sporun pozitif etkilerinden biri de arkadaş edinmeyi sağlamasıdır. Özellikle daha içe dönük olan çocuklar arkadaş edinmek konusunda sıkıntı yaşayabilir ve bu durum onları üzgün ve dışlanmış hissettirebilir. Bir spor takımının üyesi olmak beraberinde arkadaşlıkları da getirir.  Arkadaş edinme becerisini geliştirir. Antrenmanlar ve ortak amaç takım üyelerini birbirine bağlar. Çocuklar bu sayede sosyal becerilerini geliştirirler.

    Becerilerin Kazanılması: Bir sporla uğraşmak, çocuklara liderliği, takım çalışmasını ve iş birliğini, bir toplum veya topluluk içinde nasıl davranacağını (toplumsal yaşam becerileri) da kapsayan pek çok önemli hayat becerilerini öğretir. Özellikle futbol, basketbol ve voleybol gibi takım sporlarında liderlik, takımdaşlık ruhu doğal olarak çocuğun üstlenmesi gereken bir rol olarak karşısına çıkar. Ayrıca stresle baş etmeyi, hedef belirlemeyi ve bir hedefe ulaşmak için neler yapılması gerektiğini öğrenirler. Akranlarıyla iyi iletişim kurmayı öğrenirler. Çocuklar bir sürü tecrübe edinirler. Bütün bu tecrübeler, onları bütün yaşama hazırlar. Hayatın birçok alanında avantajlı duruma gelirler.  

    Beden algısının olumlu olması: Özellikle ergenlik dönemindeki gençlerin beden algıları genellikle olumsuzdur. Bedenleri ile uğraşırlar ve hep kusur bulma eğilimdedirler. Spor ile ilgilenenler daha sağlıklı, daha fit bir bedene olacaklarından daha olumlu hislerle ve özgüvenle bu dönemi geçireceklerdir. Erken yaşta spor alışkanlığı kazanıldığında çocuklar internette zaman geçirmek veya TV izlemek gibi pasif aktivitelerden ve kötü alışkanlıklardan uzaklaşacaktır. Düzenli sporla birlikte obezite ya da yeme bozuklukları gibi sorunları yaşama ihtimali de ortadan kalkacaktır.

    Akademik Kazançlar; Spor hayatının içinde olan çocuklar, akranlarından akademik olarak daha iyi bir performans sergilemektedirler. Çünkü sporla uğraşmak konsantrasyonu arttırır. Odaklanabilen, dikkatini sürdürebilen, disiplinli çalışmayı başarabilen (her spor disiplinli çalışmayı/ antrenmanları gerektirir.) çocuğun zihinsel performansı da artmakta ve anlama-kavrama sürecini hızlanmaktadır. Araştırmaların sonucunda, sporla uğraşan kişilerin beyinlerindeki sinir dokularında üretimin arttığı (nörotrofin) ve proteinlerin sinir sisteminden salgılanmasına yardımcı olduğu bulunmuştur. Bu durum da unutkanlık ve ileriki yaşlarda olası demans, Alzheimer gibi hastalıkların oluşmasını azaltmaktadır.

    Yetişkinlerle İlişkiler; Çocuklarla yetişkinlerin ilişkileri öğretmenler ve aile üyeleri ile kısıtlıdır. Bu ilişkilerde de, yetişkinler genellikle ve sadece otorite/ disiplin sağlayan rolündedir. Spor, çocukların düşünme şekillerini ve yetişkinlerle iletişim kurmasını da etkilemektedir. Sporla uğraşan çocukları bir amaca ulaşmaları için koçluk yapan yetişkinler (antrenörler), disiplinin yanı sıra çocukları hedefe yönelik desteklemekte ve yetiştirmektedir. Bu koç ve sporcu ilişkisi çocukların diğer yetişkinlerle daha uyumlu ilişkiler kurmalarına ve daha özgüvenli hissetmelerine yardımcı olur. 

    Bütün sporlar çocuklara çeşitli beceriler kazandırmaktadır. Fakat her spor dalının ayrı ayrı bazı becerileri ön plana çıkardığı da göz ardı edilmemelidir. Örneğin: Basketbol, futbol, voleybol liderlik, takım çalışması, paylaşma ve güven ilişkisi, yüzme; hedef odaklılık ve konsantrasyon, atletizm denge ve koordinasyon gibi becerilerini geliştirir. Takım sporları ve bireysel sporların getirileri farklıdır. 

    Aileler çocuklarını yalnızca bir spor dalı ile sınırlandırmamalıdır. Çocuğun isteği dikkate alınmalıdır. Yönlendirilen spor dalında başarılı olamayan ya da o spor dalı için motivasyonu olmayan çocuk, başka bir spora yönlendirilmeli, baskı ile o spor dalında tutulmamalı, ısrarcı olunmamalıdır.  

    Çocuklarınızı yani geleceğimizi bedensel ve psikososyal açıdan daha sağlıklı, daha bilinçli ve kaliteli yetiştirmek istiyor isek onlara sporu sevdirmeli, ekran, bilgisayar ve telefon başından kaldırıp spor salonlarına, çevremizdeki oyun ve spor alanlarına yönlendirmeliyiz. Spor ve sağlık dolu bir yaşam dileğiyle…   

  • Pkos

    POLİKİSTİK OVER SENDROMU :

    Tanım : Tüm dünyada üreme çağındaki kadınlarda en sık görülen endokrinolojik hastalıklardan biridir. Üreme çağındaki bayanların %5-10’unda PKOS görülmektedir. Nedeni henüz tam olarak bilinmemek ile birlikte hastalığın gelişiminden genetik ve çevresel faktörlerin sorumlu olduğu düşünülmektedir. Hastalığın tanısında kullanılan 3 ana kriter vardır ve bunlardan en az ikisinin bir arada bulunması tanı koydurur.

    Hiperandrojenizmin (Erkeklik hormonu artışı) klinik ve labaratuvar bulgularının olması

    Adet düzensizliği olması

    Yumurtalıklarda Polikistik yapı görülmesi

    Semptomlar: Hastalarda genellikle ergenlik ile başlayan kronik bir adet düzensizliği vardır. Adet düzensizliğinin yanında bir çok hastada kanda artan Erkeklik hormonlarının (Androjenler) derecesi ile orantılı olarak Akne, Yağlı cilt, Kıllanma artışı ve Erkek tipi saç dökülmesi görülmektedir. Bu şikayetler ile başvuran bayanların yumurtalıklarına ultrason ile bakıldığında Tipik Polikistik yapı (Multipl sayıda milimetrik kistler) görülmektedir. Polikistik overli bayanların overlerinde görülen kistlerin her sağlıklı bayanda görülen folikül kistleri ile ilgisi yoktur.

    Polikistik Over hastalığı kilodan bağımsız olarak insülin direncine yol açmaktadır. Bu nedenle PKOS diyabet gelişimi için bağımsız bir risk faktörü olarak kabul edilmektedir. Hastalar kilo artışına yatkındırlar ve tanı anında bir çok hasta fazla kilolu veya obezdir.

    Tedavi : PKOS tedavisi birden fazla basamaktan oluşmaktadır . Bu basamakları basitçe sıralamak gerekirse

    Adet düzensizliğine bağlı olarak ortaya çıkabilecek Endometrial Hiperplazi, Kansızlık, Rahim Kanseri , Psikolojik problemler ile mücadele edebilmek için Adet Düzenleyici Hormonal tedavi.

    Çoçuk sahibi olmak isteyen bayanlarda infertilite tedavisi

    Hiperandrojenizm bulgularını (Akne, Kıllanma Artışı, Saç Dökülmesi) azaltmak için Antiandrojen ilaç ve hormonların başlanması

    PKOS’un uzun dönem metabolik etkileri (insülin direnci, Diyabet, Kolesterol yüksekliği, Obezite ve Koroner kalp hastalığı) ile mücadele için gerekli tedbirlerin alınması.

    Tanı anında kilo fazlası olan veya Obez olan hastalarda mutlaka kilo kaybına yönelik tedavi başlanması. Kilo kaybı hastalığın hemen tüm bulguları üzerinde olumlu etki yapmaktadır.

  • Mobbing

    Mobbing

    Zorlu hayat şartlarında hepimiz bir şekilde mücadele veriyoruz. Çalışıp çabalayarak yaşamımızı iyi bir şekilde sürdürmeye çalışıyoruz. Çalışma koşulları da gün geçtikçe zorlaşıyor. İş bulmak da, düzenli işe sahip olmak da hiç kolay değil. 1980’li yıllar itibariyle, üzerinde araştırmalar yapılmış, kanunlarda yerini almış ve maalesef ki görülme/yaşanma oranı yüksek olan bir durumu ifade eden kavram iş yaşamına girmiş bulunmaktadır: Mobbing.

    Mobbingin Türkçe karşılığı “bezdiri”dir. Ancak genel yaygın kullanımı hala mobbingtir. Türk Dil Kurumu mobbingi (bezdiriyi) şu şekilde tanımlamaktadır: İş yerlerinde, okullarda vb. topluluklar içinde belirli bir kişiyi hedef alıp, çalışmalarını sistemli bir biçimde engelleyip huzursuz olmasına yol açarak yıldırma, dışlama, gözden düşürme.

    Mobbing, psikolojik şiddet uygulanması, aşağılamaya, hakarete, tehdide, alay edilmeye, nüfuzu kötüye kullanmaya, iftiraya, tacize, saygı sınırlarını aşan davranışlara, dışlanmaya maruz kalmadır. İşle ilgili bilgi saklanır, bir işin nasıl yapılacağı bilinçli olarak öğretilmez/anlatılmaz, mesai saatleri uzatılır, yetersiz olduğu belirtilir, yetki alanı daraltılır, sürekli eleştirilir, kişi görmezden gelinir, kişiyle iletişime girilmez, sözü kesilir/konuşturulmaz, arkadan kötü konuşmalar yapılır, süreli olarak yapılması için iş verilir. Ancak belirtilen o sürede o işin bitirilmesi imkansızdır. Anlamsız işler verilir ya da kişinin kapasitesinin altında basit işler verilir. Çalışılan bölüm değiştirilir, kişinin yapamayacağı zorlukta ağır işler verilir.
    Mobbingin karşılığı olan kavramlardan biri de psikolojik tacizdir. Mobbing uygulayan kişiye tacizci denmektedir. Bu deyiş de yerindedir. Mobbinge maruz kalan kişi için mağdur kavramı yerinde bir kavramdır. İşyerinde olan her olumsuzluk mobbing değildir. Mobbing olarak tanımlanması için, sürekli ya da çok sık yapılıyor olması, kasıtlı yapılıyor olması, sistemli olması, olumsuz tutum ve davranışlar olması (gizli de olabilir aleni de), amacın kişiyi işten uzaklaştırma, bezdirme olması, kişide (maruz kalanda) zarara yol açması (kişilik, sağlık, mesleki) gerekmektedir.

    Mobbing sadece yöneticiler ya da üstler tarafından uygulanmaz. Eşit pozisyonda çalışan kişi tarafından da uygulanır. Çalışan yöneticisine de uygulayabilir. Fakat bu nadiren karşılaşılan bir mobbing şeklidir.

    Mobbinge uğrayan kişi neler yaşar, ne hisseder?: Huzursuzluk, üzüntü, öfke, çaresizlik, korku, özgüvende düşme, utanma, umutsuzluk duygularını yoğun olarak hissederler. Motivasyonları düşer. Çalışmaz duruma gelirler. İşe geç kalma, işe gitmek istememe, sık izin kullanma yaşanır. İş yerinde dikkat dağınıklığı, odaklanamama, hatalar yapma başlar. Depresyon, kaygı bozukluğu (panik atak), paranoya, travma sonrası stres bozukluğu, uyku bozuklukları, bağımlılık gibi psikolojik hastalıklar, tansiyon, kalp hastalıkları oluşabilmektedir. Psikolojik yardım almaları çok yararlı olacaktır. Mobbinge uğrayanların psikolojik kökenli hastalıkların (çeşitli ağrılar, mide vs) tanı ve tedavisi için ciddi düzeyde maddi harcama yaptıkları bilinmektedir. İş yerinde mobbinge maruz kalan kişilerin aile ve sosyal hayatları da olumsuz etkilenmekte, hayatın diğer alanlarında da sorunlar yaşanmasına neden olabilmektedir.

    Herkes mobbinge uğrayabilir. Özellikle işinde başarılı olan, yetenekli, becerikli, zeki, hassas kişiler daha çok hedef durumundadır. 

    Mobbing uygulayan kişiler: Gücü seven, zayıf karakterli, sürekli ilgi ve övgü isteyen, cesur olmayan, çalışanları kontrol altına almak isteyen, aşırı denetleyici, kötü niyetli kişiler.

    Kötü yönetilen, rekabetin çok olduğu, aşırı disiplinli stresli, iletişim probleminin olduğu, işe alımlarda hataların yapıldığı, eğitim eksikliğinin olduğu, işlerin pek iyi gitmediği işyerlerinde mobbing görülme olasılığı daha fazladır. 

    Mobbingin amacı çalışanın “kendi isteğiyle” işten ayrılmasını sağlamaktır. Çünkü çalışan istifa ettiğinde tazminat ödenmeyecek (kıdem, ihbar). Diğer bir amaç; kişisel problemi bulunan, kıskançlık yaşayan yöneticinin, işverenin o çalışandan kurtulmak istemesidir. Ayrıca yönetici ve diğer çalışan işverene iyi görünmek vb gibi çıkarlar için mobbing uygulayabilmektedir.  

    Mobbing mağduru olan, ancak mobbingi bilmediği, mobbinge uğradığının farkında olmadığı, hakkını arayamadığı için birçok çalışan hiçbir hakkını alamadan işini bırakmaktadır. Mobbinge uğradığını kanıtlayan çalışan hem tazminatlarını alabilmekte hem de manevi tazminat da hak edebilmektedir. Çalışanın mobbinge uğradığına yönelik delil sunmalı veya tanık göstermelidir. Mobbing uygulayan kişi de cezai yaptırımlara maruz kalmaktadır. 

    Mobbing konusunda yardım almak ve bildirimde bulunmak için 170’i arayabilirsiniz. Alo 170’e gelen mobbing şikayetlerinin çok fazla sayıda olduğu, özel sektörden daha fazla şikayet geldiği (iki katından fazla), erkekler ve kadınlar arasında anlamlı sayısal fark bulunmadığı söylenmektedir.  

    Mobbinge uğrayan kişi ne yapmalıdır?: Mobbingi uygulayan kişiye ne yapmaya çalıştığının farkında olunduğu ve buna son vermezse gereken her yere başvurulacağı ifade edilmelidir. Çoğu mobbing bu ifade edişle sona ermektedir. Durumu iş yerinde üst düzeylere bildirmelidir. İşyeri içinde sorun çözümlenemiyorsa Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın İletişim Merkezi Alo 170’i aramak, yargıya başvurmak, sendikalardan, sivil toplum kuruluşlarından yardım istemek iyi olacaktır. Mobbing uygulayan kişiyle tartışmaya/kavgaya girilmemelidir.  Kanıtları toplamak, şahitleri ayarlamak, psikolojik, tıbbi, hukuki destek almak gerekmektedir. İş yerinde mobbinge uğrayan birisi varsa diğerlerinin de uğrayabileceği sonucu çıkarılabilir. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı çok yanlıştır. Mobbinge uğrayan kişiye destek olunmalıdır.