Yazar: C8H

  • Obezite (şişmanlık) tedavisi :

    OBEZİTE

    Tanım: Genetik altyapı, düzensiz ve aşırı beslenme, hareketsiz yaşam, hormon bozuklukları, başka hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların etkisi gibi bir çok farklı sebebin etkisi ile vücutta fazla miktarda yağ birikimi sonucunda ortaya çıkan tabloya obezite denilmektedir.

    Sınıflama: Obezitenin sınıflandırılmasında kullanılan bir çok parametre vardır. Günümüzde en sık kullanılan parametre BKI (Beden Kitle İndeksi) dir. Kilomuzu boyumuzun metre cinsinden karesine bölerek beden kitle indeksimizi bulabiliriz.

    Beden Kitle İndeksine göre Obezite Sınıflaması

    Sınıflama

    BKI

    Zayıf

    < 18.5

    Normal Kilolu

    18.5 – 24.9

    Fazla Kilolu

    25- 29.9

    Obez Evre 1

    30- 34.9

    Obez Evre 2

    35- 39.9

    Morbid Obez

    >40

    Obezitenin Nedenleri :

    1- Basit Obezite: Gentik alt yapısı uygun olan kişilerde sağlıksız beslenme ve hareketsiz yaşam sonucunda ortaya çıkar. toplumda en sık görülen obezite formudur.

    2- Endokrin Obezite : Yağ metabolizması, İştah ve Enerji Metabolizması üzerine etkili olan hormonlardaki bozukluklar sonucunda ortaya çıkan obezitedir. Burada etkili olan hormonlar ve hastalıklar şu şekilde sıralanabilir.

    İnsülin Direnci

    Hipotiroidi (Tiroid hormon Düşüklüğü)

    Cushing Sendromu (Kortizol hormon fazlalığı)

    İnsülinoma (İnsülin üreten Tümör)

    Polikistik Over Sendromu

    Hipogonadizm (erkekte testesteron , Kadında Estrojen yetersizliği)

    Büyüme hormonu yetersizliği

    3- Genetik Hastalıklar: Nadir görülen bir takım genetik hastalıkların seyrinde birçok semptomla birlikte ciddi obezitete eşlik edebilmektedir. Bu sendromlardan bazıları .

    Prader- Willi Sendromu

    Bardet Biedl Sendromu

    Cohen sendromu

    Börjesen-Forrsman-Lehmann Sendromu

    Obezite ile İlişkili Sağlık Problemleri: Vücudumuzda fazladan biriken yağ dokusu bir çok hormon ve sitokin üretimine yol açmaktadır. Üretilen bu hormonlar ve sitokinler vasıtası ile obez kişilerde uzun dönemde bir çok farklı metabolik hastalıklar ortaya çıkmaktadır. Obezite ile direk olarak ilişkili olan hastalıkları şu şekilde sınıflandırabiliriz.

    İnsülin Direnci

    Tip 2 Diyabet ( Şeker Hastalığı)

    Gebelik Şekeri

    Hipertansiyon

    Hiperlipidemi (Kolesterol yüksekliği)

    Kalpte Koroner Arter Hastalığı

    Osteoartrit (Eklem problemleri)

    Safra Kesesi Taşı

    Uyku apne sendromu

    Çeşitli kanserler (Meme, Kolon vb)

    Obezite ile ilişkili olan bu hastalıklarda tek başına kilo verme ile ciddi düzelmeler görülür.

    Obezitenin Tedavisi : Endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları bölümü özelikle Basit obezite ve Endokrin nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan obezitenin tedavisinde hastalara yardımcı olmaktadır. Obezite tedavisi basamaklı ve uzun soluklu bir tedavidir. Bu tedavide en önemli noktalardan birisi Hekim ile hastanın iyi iletişim kurması ve tedavi boyunca hastanın motivasyon kaybına uğramadan tedaviye devam edebilmesidir. Bunun içinde daha yolun başında hastalara nasıl bir tedavi şeması izleneceği ve hangi durumlarda hangi tedbirlerin alınacağı detaylı bir şekilde anlatılmalıdır. Obezite tedavisinin basamakları ise

    1- Yaşam Tarzı Değişiklikleri : Burada Obez kişilerin beslenmelerini ve fiziksel aktivitelerini kilo verdirecek şekilde modifiye etmeleri sağlanır. Bu basamakta önerilen diyet ve egzersiz programlarının kişilerin yaşam tarzına dönmesi hedeflenmelidir. Çünkü sadece kilo verme döneminde yapılıp sonra bırakılacak diyet ve egzersizin uzun dönemde çokta bir faydası yoktur.

    Diyet: Düşük kalorili, Düşük kalorili ve düşük yağlı, düşük karbohidratlı, yüksek proteinli ve akdeniz diyeti gibi bir çok farklı diyet şekilleri bulunmaktadır. Farklı diyetler ile kilo kaybı arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalarda kişinin aldığı total kalori harcadığından az olduğu müddetçe yapılan diyetin tipinden bağımsız olarak kilo kaybının gerçekleştiği görülmüştür. Ortalama olarak diyette günde 500 kcal lik bir kısıtlama yapılırsa haftada yarım kilo gibi bir kilo kaybı elde edilebilir. Genel olarak açlık diyeti katagorisinde olan günlük total kalori alımının 800 kcal daha az olduğu diyetler ise uzun süre sürdürülebilir sağlıklı diyetler değildir. Hangi tip diyete başlanacağı kararını verirken hastaların ek sağlık problemleri ( İnsülin direnci, Diyabet, Hipertansiyon, Hiperlipidemi, Gut Hastalığı) mutlaka göz önüne alınmalıdır.

    Egzersiz: Kilo vermek isteyenlerin diyet ile birlikte mutlaka egzersizde yapmaları son derece önemlidir. Çünkü diyet ile kalori kısıtlaması yapılan kişiler şayet egzersiz ile metabolizmalarını harekete geçirmezler ise uzun dönemde diyete bağlı olarak kişilerin metabolizmasında yavaşlama gelişir. Bu durumda yapılan diyetten görülen fayda her geçen gün azalır. Bu nedenle Diyet ve Egzersiz ayrılmaz ikili olmalıdır. Bunun yanında egzersizsin bilindiği üzere bir çok ekstra faydalarıda vardır. düzenli yapılan egzersizin şeker metabolizması, kolesterol Metabolizması, Kalp damar sistemi üzerine olumlu etkileri vardır. Egzersiz mutluluk hormonu (Endorfin) sentezinide artırır. İdeal egzersiz süresi haftada 5 gün ortlama 30 dakikadır. yapılacak egzersizin tipine (izmetrik, izotonik vb) ise hastaların diğer sağlık problemleri de(eklem, kalp , tansiyon, diyabet ) göz önüne alınarak karar verilmelidir. Ek sağlık problemi olmayanlarda Fatburn tipi egzersizler mutlaka uygulanmalıdır.

    2- Obezitenin Medikal (İlaç) Tedavisi: Obezite ile ilişkili ek hastalığı olanlarda BKİ>27, ek hastalığı olmayanlarda ise BKİ>30 değerlerinde yaşam tarzı değişikliklerinin yanında ilaç tedaviside eklenebilir.

    3- Endoskopik İntragastrik Balon Uygulaması: Bu yöntem cerrahi bir işlem değildir. Endoskopi ile yaklaşık 20-30 dakika süren bir işlemle mide içine silikondan üretilen bir balon yerleştirilir ve bu balon ihtiyaç duyulan oranda mide içinde şişirilir. Burada amaç balon vasıtası ile mide hacmini küçültüp hastalara tokluk hissi vermek ve daha az yemelerini sağlamaktır. mide balonları midede 6-12 ay kadar tutulabilmektedir. Daha sonra yine Endoskopik olarak çıkarılabilmektedir.

    4- Obezitenin Cerrahi Tedavi Yöntemleri : Vücut kitle indeksi (BKİ) >40 kg/m2 veya 40>BKİ>35 olup obezite ile ilişkili herhangi bir hastalığı bulunan (Diyabet, Apne, Hipertansiyon, Hiperlipidemi vb) kişilerde kilo verdirici diyet, egzersiz ve ilaç tedavisinden yeterli cevap alınamadığında obezite cerrahisi endikasyonu vardır. Bununla birlikte 18 yaş altı ve 65 yaş üstü bireylere, major depresyonu olanlara, Alkol veya ilaç bağımlısı olanlara, Ciddi yeme bozukluğu (bulimia nervosa) olanlarda, İleri derecede kalp hastalığı olanlarda obezite cerrahisi kontraendikedir ve yapılması önerilmez. Obezite tedavisinde kullanılan cerrahi yöntemler genel olarak 3 ana gruba ayrılırlar.

    Restriktif (mide rezeksiyonu) Cerrahi: Burada temel amaç uygulanan cerrahi yöntem ile mide hacmini küçültüp obez kişilerin daha az miktarda yemelerini sağlamaktır. Fakat restriktif cerrahi yöntemler sadece mide hacmini küçültmek ile kalmaz. Mideden sentezlenen ve iştah üzerine etkili olan Ghrelin, GLP-1 gibi hormonların düzeyini değiştirerekte iştahın azalmasına yol açar. En sık Sleeve Gastrektomi (tüp mide) yöntemi tercih edilmektedir.

    1-Sleeve (Tüp Mide) Gastrektomi

    2-Horizontal Gastroplasti

    3-Laparoskopik Gastrik Bantlama

    Malabsorbsif (Gıda Emilimini Engelleyen) Cerrahi: Bu yöntemde temel olarak mide ile ince bağırsak arasında bir anastomoz hattı oluşturularak besinlerin emilimi için gerekli olan bağırsak lümeninin büyük bir kısmı bypass edilir. bu sayede yenilen yemeklerin ciddi bir kısmı bağırsaklardan emilemediğinden kilo kaybı ortaya çıkar. restriktif cerrahi yöntemlerden daha hızlı ve fazla kilo verdirirler fakat konplikasyon ihtimalleride daha fazla olan geri dönüşümsüz cerrahi yöntemlerdir. En sık tercih edilen yöntem Roux-en Y gastrik bypass cerrahisidir.

    1-Roux-en Y gastrik bypass

    2-Jejenoileal bypass

    3-Biliopankreatik diversiyon

    Kombinasyon Cerrahisi (Restriktif+Malabsorbsif)

    Obezite Cerrahisi Sonrası Takip : Obezite cerrahisi kararı verilirken mutlaka bir Endokrinoloji uzmanı ile görüşülmesi, cerrahi endikasyonun doğru konulması , uygulanacak cerrahinin olası etki ve yan etkileri hakkında hastaların bilgilendirilmesi sağlanmalıdır. Özellikle cerrahi sonrasında hastaların erken ve geç dönem diyetlerinin düzenlenmesi, olası vitamin ve mineral eksikliklerine karşı destek tedavilerinin düzenlenmesi ve izlenmesi açısından bir Endokrinoloji uzmanı ve diyetisyen takibinde bulunmaları oldukça önemlidir. Cerrahi sonrasında uygun şekilde takip edilmeyen hastalarda beslenme bozukluğuna bağlı yeniden kilo alma veya vitamin , mineral eksikliğine bağlı bir çok farklı klinik semptom ortaya çıkabilmektedir.

  • Narsistliğin Eksikliğe Tahammül Edilemezliği !

    Narsistliğin Eksikliğe Tahammül Edilemezliği !

    Narsist kişi kendisindeki her türlü özelliğin ve yahut yaptığı hemen hemen her şeyde üstün olduğuna ikna olmuş kişidir. Narsist kişi bir nevi eksikliğe tahammül edemeyen özelliğe sahiptir. Ve başkalarının üstün olmasını hoş karşılamaz. Kendinin özel olduğuna inanmıştır. Bu özellik, karşısındaki kişileri değersizleştirmeyle sonuçlanır. Bu özelliğe sahip kişiler karşısındaki kişiyi değersizleştirir çünkü bu durum üstün gelip kendi değerini arttırmak içindir. Aksi takdirde çocukluk çağında bilinçdışına attığı yani çocukluk çağında baş edemediği ve bastırdığı utanç duygusunu anımsayacaktır. Utanç insanın en zor tolere ettiği duygulardan biridir. Utanç yaşayan çocuk bunu basit bir kusur, hata şeklinde değil, benliği sarsan bir duygu olarak deneyimler. Yani narsisizm aslında çocukta yaşadığınız çok kuvvetli bir utanç duygusunu örtbas etmek için ortaya çıkar.

    Çocuklukta utanç duymanızın nedeni, onu yetiştiren, yani ona bakım veren kişi gözünde yaşadığı utançtır. Yaklaşık bir – iki yaşlarında büyük bir sevinçle annesi ile heyecanının paylaşmak isteyen çocuk oradan gelen beklenmedik bir hayır sözcüğü yada belirsiz bir mimik, çocuğun annesi tarafından reddedilmiş gibi hissettirir. İşte bu etkilerden dolayı çocukluk çağında sürekli doğru veya iyi olamadığında bu duygudan uzaklaşmak için çocuk kendisinin çok güçlü, özel, önemli ve değerli olduğu fantezi dünyasına sığınır. Bu reddedilme hissinden kaçarak hayal dünyasına sığınan çocuk, yetişkinlik çağına narsist bir kişi olarak yansır. İşte bu yüzden kendilerinden emin görünürler ama kendisinden daha değerli gördüğü bir kişiye veya bir küçük olaya dahi kolayca öfkelenebilir ve karşı suçlamaya geçer. Esasında yaşadığı büyük bir reddedilme, utanç duygusudur..

    Narsisistik Kişilik Bozukluğu’nun DSM V Tanı Ölçütlerine göre temel özellikler;

    1. Büyüklenir (Başarılarını ve yeteneklerini abartır, gösterdiği başarılarla orantısız bir biçimde, üstün bir biçimde görülme beklentisi içindedir).

    2. Sınırsız başarı, güç, zekâ, güzellik ya da yüce bir sevgi düşlemleriyle uğraşır durur.

    3. “Özel” ve eşi benzeri bulunmaz biri olduğuna ve ancak özel ya da üstün diğer kişilerce (ya da kurumlarca) anlaşılabileceğine ve ancak onlarla ilişki kurması gerektiğine inanır.

    4. Çok beğenilmek ister.

    5. Hak ettiği duygusu içindedir (özellikle kayırılacak bir tedavi göreceğine ya da her ne istiyorsa yapılacağına ilişkin anlamsız beklentiler içerisinde olma).

    6. Kendi çıkarı için başkalarını kullanır (kendi amaçlarına ulaşmak için başkalarını 
kullanır).

    7. Empati yapamaz, başkalarının duygularını ve gereksinimlerini anlamak 
istemez.

    8. Sıklıkla başkalarını kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanır.

    9. Başkalarına saygısız davranır, kendini beğenmiş̧ davranışlar ya da tutumlar sergiler.

  • Obezite kaderiniz değil !

    Obezite kaderiniz değil !

    TURDEP epidemiyolojik çalışmalarında, Türk erişkin toplumunda obezite sıklığı 1998’den 2010’a kadar yüzde 22.3’ten yüzde 31.2’ye ulaştığı bulunmuştur. Buna göre son 12 yılda kadınlarda obezitenin yüzde 34, erkeklerde ise yüzde 107 oranında artmış olduğu saptanmıştır.

    Artışın nedenleri arasında artan teknolojik gelişme sonucu ulaşım, üretim ve tarım alanlarında kolaylaşan yaşam biçimine bağlı fiziksel aktivitede azalma ve modern yaşamdaki beslenme alışkanlıklarındaki değişimdir. Bu makalemizde obeziteye neden olan genetik faktörler ve bunların hastalık üzerinde etkileri üzerinde duracağız.

    Genlerin obezite ile ne ilgisi var?

    Obezite, vücudun metabolik ve fiziki fonksiyonlarının devamı için gerekli olanlardan daha fazla besin olarak kalori alan bir insanda kronik enerji dengesizliğinin bir sonucu olarak vücut yağ oranının artması olarak tanımlanabilir.

    Son yıllarda obezitenin hızla artan sıklığı, yüksek kalorili gıdalara hazır erişim imkânı tanıyan ancak fiziksel aktivite için olanakları sınırlayan “obezojenik” bir zaman ve mekana bağlanmaktadır. Obezite salgını, daha çok bu özellikleri taşıyan toplumlarda daha fazla görülmektedir.

    Obezite önemli bir halk sağlığı problemidir çünkü diyabet, kalp hastalığı, felç, kanser ve diğer ciddi hastalıkların gelişme riskini arttırır.

    Obezojenik bir ortamda bile, herkes obez olmayabilir. Genomik araştırmalar yapılmadan önce obez aile üyeleri, ikizler ve evlat edinenler üzerinde yapılan araştırmalardan elde edilen dolaylı bilimsel kanıtlar obezitenin az bir kısmında genetik faktörlerin önemini ortaya koydu. Kalıtsal faktörler çocukluk çağı obezitesinde daha fazla katkı sağlamaktadır.

    Bir gen mi yoksa birden fazla mı?

    Obezite nadiren ailelerde tek bir genin neden olduğu net ve tek bir gen kalıtımı ile ortaya çıkar. Bunlar arasında en sık rastlanan gen, melanokortin 4 reseptörünü kodlayan MC4R’dir. MC4R’ün işlevini azaltan değişiklikler, çeşitli etnik gruplarda obez bireylerin çok az bir kesiminde ( < yüzde 5) obezite hastalığının oluşmasında katkıda bulunur.

    Etkilenen çocuklar aşırı yeme tutumu (hiperfaji) nedeniyle aşırı derecede acıkır ve obez olurlar. Şimdiye kadar, en az dokuz genin nadir bulunan çeşitleri (varyant), tek genin neden olduğu (monojenik) obezite ile ilişkilendirilmiştir.

    Fakat, çoğu obez insanda tek bir genetik neden belirlenemez. 2006 yılından beri, genom çapında çalışmalarda obezite ile ilişkili en az 50’den fazla gen saptandı ve bunların çoğu obez bireylerde hastalığın oluşmasında çok küçük etkilere sahipti. Çoğu obezite hastasında sorun çok faktörlü, yani birçok gen ve hareketsizlik, beslenme düzensizliği, diğer hormonal hastalıklar gibi çevresel faktörlerin arasındaki karmaşık etkileşimlerin sonucudur.

    Genler enerji dengesini nasıl kontrol eder?

    İnsan beyni, yağ (yağ) dokusu, pankreas ve sindirim sisteminden alınan sinyallere cevap vererek besin alımını düzenler. Bu sinyaller, leptin, insülin ve ghrelin gibi hormonlar ve diğer küçük moleküller tarafından iletilir. Beyin bu sinyalleri diğer girdilerle koordine eder ve vücuda talimat şeklinde komut verir. Bu komutlar ya daha fazla yemek yiyip enerji kullanımını azaltmak veya bunun tersini yapmak şeklindedir. Genler, gıda alımını yönlendiren sinyallerin ve tepkilerin temelini oluşturur ve bu genlerdeki küçük değişiklikler, beslenme ve kalori dengesini etkileyebilir. Obezite ile ilişkili varyantlara sahip bazı genler Tablo 1’ de görülmektedir.

    Tablo 1 : Obezite ile ilişkili varyantlara sahip seçilmiş genler

    Gen sembolü Gen adı Temel ürünün enerji dengesindeki rolü
    ADIPOQ Adiposit, C1q Yağ hücreleri tarafından üretilen adiponektin, enerji harcamasını arttırır
    FTO Yağ kitlesi ve obezite ile ilişkili gen Yiyecek alımını uyarır
    LEP Leptin Yağ hücreleri tarafından üretilir
    LEPR Leptin reseptörü Leptine bağlandığında iştahı baskılar
    INSIG2 İnsülin uyarıcı gen- 2 Kolesterol ve yağ asidi sentezinin düzenlenmesi
    MC4R Melanokortin 4 reseptörü Alfa melanosit uyarıcı hormona bağlandığında iştahı uyarır
    PCSK1 Proprotein dönüştürücü subtilisin / kekin tip 1 İnsülin biyosentezini düzenler
    PPARG Peroksizom çoğaltıcı-aktive edici reseptör gamma Yağ dokusunun gelişimini düzenler ve lipid alımını uyarır

    Yaşam için enerji önemlidir. İnsan enerjisinin düzenlenmesi, kilo artışını kontrol etmek yerine maalesef hayatta kalmak ve olası enerji ihtiyacında zayıflamaya karşı korumaya yönelik düzenlenir. Bu durumun açıklanmasına yardımcı olmak için “tutumlu genotip” hipotezi öne sürülmüştür. Bu, atalarımızın zaman zaman açlık yaşaması sırasında onlara ilerde enerji sağlanmasında yardımcı olan aynı genlerin şimdiki zamanda (bol miktarda yiyeceğin bulunduğu ) bize kazandırdığı olumsuz durum olarak tarif edilebilir.

    Bu bilgi korunmaya yönelik nasıl yardımcı olabilir?

    Obezitenin önlenmesi için halk sağlığı çalışmaları, sağlıklı beslenmeyi ve fiziksel aktiviteyi teşvik eden stratejilere odaklanmaktadır. Bu stratejiler, örneğin sağlıklı beslenme konusunda kamu hizmeti yapılan yerlerde ve okullarda farkındalığı artırmak için eğitim verilmelidir. Bu tür stratejiler, pek çok kişi için pozitif davranış değişikliklerine yol açarak geri dönüşte başarıyı artıracaktır.

    Epigenetik ve Obezite

    İnsan gelişiminin kritik dönemlerindeki çevresel maruz kalmalar, genin kendisinin dizilimini değiştirmeden o gende faaliyetinde kalıcı değişikliğe neden olabilir. Bu duruma “epigenetik” etki denmekte ve bu etkilerin ölçülmesi ve belirlenmesi DNA, RNA veya ilişkili proteinlerin kimyasal değişimlerinin ölçülmesini gerektirir. Epigenetik özellikle çocuk yaşlarda bireylerde beslenmenin gen üzerine etkilerini değiştirmesi akla makul gelse de bu durumu gösteren epidemiyolojik çalışmalar halen erken bir aşamadadır.

    Referanslar

    Walley AJ, Asher JE, Froguel P. Nat Rev Genet . 2009 Tem; 10 (7): 431-42.

    Choquet H, Meyre D. Curr Genomics . 2011 Mayıs; 12 (3): 169-79.

    World Health Organization. Obesity: Preventing and Managing the Global Epidemic. Geneva: The World Health Organization; 2000. Technical Report Series no. 894.

    Mendez MA, Monteiro CA, Popkin BM. Overweight exceeds underweight among women in most developing countries. Am J Clin Nutr 2005;81:714–21.

    Silventoinen K, Sans S, Tolonen H, et al. Trends in obesity and energy supply in the WHO MONICA Project. Obesity 2004;28:710-86.

  • Anksiyete (Kaygı) Bozukluğu Belirtileri ve Tedavisi

    Anksiyete (Kaygı) Bozukluğu Belirtileri ve Tedavisi

    Kaygı nedir?

    Kaygı, bedenin stresli durumlarda verdiği normal fiziksel tepkidir. Bazı durumlarda bu tepki normal ve yararlıdır. Tehlikelere karşı bizi uyarabilir, dikkatimizi hazırlamamıza ve düzenlememize yardımcı olabilir. Bu gibi durumlarda da vücudunuz kendisini tehlike esnasında koruma altına alır. Örneğin savaşmaya veya kaçmaya hazırlanırken kalp atışlarınız ve solunumunuz artar, oksijenli kan kaslarınıza pompalanır. Sağlıklı bir endişe dolgusu sizi zorlanacağınız sınavlara zamanında ve daha çok çalışmaya başlamanıza zorlar veya sizi karanlık sokaklarda dolaşmaktan caydırabilir.

    ANKSİYETE BOZUKLUĞU NEDİR?

    Anksiyete bozuklukları, normal gerginlik veya endişe duygularından farklıdır ve aşırı korku veya aşırı endişe içerir. Anksiyete gelecekteki bir endişenin öngörülmesi anlamına gelir ve daha çok kas gerginliği ve kaçınma davranışı ile ilişkilidir. Anksiyete bozukluğu, bireyin yaşamını ciddi şekilde etkilemeye başladığında ortaya çıkar.  Ulusal araştırmalar , 18 yaşın üzerindeki her beş Amerikalıdan birinin ve 13-18 yaş arasındaki üç gençten birinin son bir yıl içinde anksiyete bozukluğu yaşadığını belirtiyor. Endişelenme aynı zamanda şiddetli ve bireye karşı mücadelecidir , birey günlük işlerinde konsantre olmakta zorlanır ve tamamlamakta güçlük çeker. 

    NE TÜR BİR ENDİŞE BOZUKLUĞUNUZ VAR ?

    Yaygın anksiyete bozukluğu: Hızlı bir kalp atışı, terleme ve ağız kuruluğu sık görülen anksiyete belirtileridir.Yaygın anksiyete bozukluğu olan kişiler, uzun süre bu tür bir uyarılma yaşayabilir. Huzursuzluk, özellikle çocuklarda ve gençlerde sık görülen bir diğer endişe belirtisidir. Kolayca yorulmak, genelleşmiş anksiyete bozukluğunun bir başka belirtisidir.  Bu belirti bazılarına şaşırtıcı gelebilir, çünkü endişe genellikle hiperaktivite veya uyarılma ile ilişkilendirilir. Bazıları için yorgunluk, endişe krizini izleyebilir ya da kronik olabilir.

    Sosyal anksiyete bozukluğu: Sosyal durumlarda veya toplum içinde konuşma gibi başkalarının önünde performans göstermeye çağrıldığında kaygı duyarlar.

    Fobiler: Genellikle zararlı olmayan belirli bir nesne, durum veya faaliyetten aşırı ve sürekli bir şekilde korku hissetmektir.Hastalar korkularının aşırı olduğunu bilirler fakat üstesinden gelemezler.Bu korkular, bazı kişilerin korktukları şeylerden kaçınmak için aşırı uzunluklara gittikleri sıkıntılara neden oluyor. Örnekler uçak korkusu veya örümcek korkusu olabilir.

    Panik atak Bir diğer anksiyete bozukluğunu çağıran etken panik atakları çağrıştıran panik rahatsızlıklarıdır. Panik atak aşırı yoğun korkuların hissedilmesiyle rahatsızlık duyulan fiziksel semptomdur. Bunun yanı sıra tekrarlanan panik ataklar, panik bozukluğunun bir işareti de olabilir.

    Teşhis ve Tedavi

    Anksiyete bozukluğunun teşhisi günlük yaşama müdahale edebilecek kadar şiddetliyse ve en az altı ay boyunca her gün devam ederse konulur. Her anksiyete bozukluğu kendine has özelliklere sahip olsa da, çoğu iki tedaviye iyi yanıt verir: psikoterapi veya “konuşma terapisi” ve ilaçlar. Bu tedaviler tek başlarına veya kombinasyon halinde verilebilir. Bilişsel davranış terapisi, bir tür konuşma terapisidir, kişinin daha az endişeli hissetmesine yardımcı olmak için farklı düşünme, tepki ve davranış biçimlerini öğrenmesine yardımcı olabilir.İlaçlar anksiyete bozukluklarını tamamen tedavi etmez, ancak semptomlardan belirgin bir rahatlama sağlayabilir. Derin nefes, meditasyon, farkındalık ve kas gerginliğini hafifletmek ve sakinleşmek için kullanılan teknikler yani zihin-beden yaklaşımları etkili yöntemlerdendir.

  • Osteoporoz (kemik erimesi) tanı ve tedavisi:

    OSTEOPOROZ (KEMİK ERİMESİ) :

    Tanım: Çeşitli sebeplere bağlı olarak kemik mikromimarisinin değişmesi ve kemik kitlesinin azalması sonucunda kırılganlığın artması ile sonuçlanan duruma Osteoporoz denilmektedir. Osteoporoz genel olarak Primer ve Sekonder olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır.

    Primer Osteoporoz kadınlarda menapoz, erkeklerde andropoz ve her iki cinste ileri yaşa (Senil) bağlı olarak ortaya çıkan durumdur. Toplumda osteoporozun en sık sebebidir.

    Sekonder Osteoporoz ise kemikleri etkileyen hastalıklar ve ilaçlara bağlı olarak herhangi bir yaşta ortaya çıkan kemik erimesidir. Sekonder Osteoporoza yol açan bir çok farklı hastalık bulunmaktadır.

    Sekonder Osteoporoz Nedenleri :

    Endokrinolojik Nedenler : 1-Cushing Sendromu

    2- Akromegali

    3- Hipertiroidi

    4-Hipogonadizm

    5-Hiperprolaktinemi

    6- Hiperparatiroidizm

    7- Tip1 Diyabet

    8- Anoreksia

    9- Porfiri

    10- Hipokalsemi

    11- Vitamin D eksikliği

    Genetik Nedenler

    Gastrointestinal Nedenler

    Hematolojik Nedenler

    Romatolojik Nedenler

    Nefrolojik Nedenler

    İlaçlar : Çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılan bir çok farklı ilaç yan etki olarak kemik erimesine yol açabilmektedir. (Kortizon, Heparin, Tiroid Hormonu , Kemoterapi ilaçları vb)

    Osteoporoz Riskini Artıran Durumlar :

    Bayan Cinsiyet

    Beyaz Irk

    İleri Yaş

    Düşük Vücut Ağırlığı

    Hareketsiz Yaşam

    Sigara Kullanımı

    Alkol Kullanımı

    Aşırı Kahve tüketimi

    Erken Menapoz

    Diyette yetersiz Kalsiyum ve Vitamin D alımı

    Gebelik

    Tanı Testleri: Osteoporoz kırığa yol açmadığı müddetçe çoğu zaman hastaların hissedeceği ciddi bir semptoma yol açmaz. Bu nedenle risk altındaki kişilerin (Menapoz, Andropoz, Sekonder Nedenler) kırık gelişmeden tanı alabilmeleri için çeşitli tarama yöntemleri geliştirilmiştir. Bu yöntemler :

    DEXA (Dual Energy X-Ray Absorptiometry)

    CT ( Quantitative Computed Tomography)

    Periferal Ultrasonografi

    Bu testler içinde en sık kullanılanı DEXA yöntemidir. DEXA testi sonucunda T skoru değerlerine göre Osteoporoz tanısı konulmaktadır

    Normal : T skoru > -1

    Osteopenik : -2.5< T Skoru < -1

    Osteoporotik : T Sk skoru < -2.5

    Ağır Osteoporoz : T Skoru < -2.5 ve Kırık olması

    DEXA da T skoru ile birlikte Z skoruda düşük olanlarda sekonder nedenler mutlaka düşünülmelidir. Sekonder Osteoporoz düşünülen kişilerde yukarda sıralanan sebeplere yönelik olarak ileri testler planlanmalıdır.

    Tedavi : Osteoporoz gelişimini önlemek ve halihazırda Osteoporozu olan kişilerde hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak için düzenli (Haftada en az 3 gün 30-60 dakika) egzersiz yapmak çok önemlidir. Özellikle aktif-pasif ağırlık kaldırılan egzersiz türleri (tempolu yürüme, raket sporları, jogging, Ağırlık kaldırma vb) osteoporozun önlenmesinde faydalıdır. Yüzme gibi sadece kasları çalıştıran egzersizlerin osteoporoz üzerine etkisi daha azdır. Egzersizin yanında beslenmede son derece önemlidir. Diyette mutlaka yeterli kalsiyum (Özellikle süt ve ürünleri ) ve vitamin D alınmalıdır . Sigara, Alkol ve aşırı kahve tüketiminin önüne geçilmelidir. DEXA ölçümlerinde T Skoru < -2.5 olan kişilerde bu önlemlerin yanında ilaç (Farmakolojik) tedaviside düşünülmelidir. Osteoporoz tedavisinde kullanılan ilaçlar şu şekilde sıralanabilir.

    Kalsiyum ve Vitamin D

    Bifosfanatlar (Alendronat, Risedronat, İbandronat, Zolendronik asit )

    Rankl inhibitörleri (Denosumab)

    Selektif Estrojen Reseptör Modülatörleri ( Raloksifen)

    Kalsitonin

    Teriparetide (Parathormon Analoğu )

    Strontium Ranelate

    Klasik Hormon Replasman Tedavisi

    Bioidentical Hormon Replasman Tedavisi

    Tedavide, yukarıda sınıflanan ilaçlardan kişinin Osteoporozunun derecesine ve diğer sağlık problemlerine uygun olan ilaç seçilir. Bu ilaçların günlük, Haftalık , aylık, 3 aylık ve yıllık kullanıma uygun olan formları bulunmaktadır. Yine ilaçların ağızdan, Burundan ve damardan enjeksiyon şeklinde uygulanan formlarıda mevcuttur.

  • Stres ve Başa Çıkma

    Stres ve Başa Çıkma

    Son dönemlerin en fazla rastlanan psikolojik problemlerinden biri olan stres kimi zaman sizi baskı altına alır, kimi zaman en iyi şekilde motive eder, kimi zaman ise en tehlikeli anlarda güvende olmanızı sağlar. Stres ezici hale gelmeden stres nedir bilmek gerekir. Stresi tanımlamak gerekirse; Bireyin kendisini huzursuz veya baskı altında hissettiğindeverdiği fiziksel, zihinsel, duygusal ve davranışsal tepkiler bütünüdür. Stres, sanayi toplumuyla beraber anlam kazanmış ve çağımızın hastalığı olarak literatürdeki yerini almıştır. Özellikle yoğun kent hayatı ve iş hayatı karşısında insanlar gerek fizyolojik gerekse psikolojik olarak etkilenmekte, birçok sorunlar yaşamaktadırlar

    Stressiz insan yoktur denilebilir. İnsanların tamamı çevresinde olanlara karşı tepki verir. İnsanda stres olmadığında, etrafına karşı tepki vermesi mümkün olmaz. Bunun sebebi enerjisinin olmamasıdır. Bunun neticesi de, ölüm olarak nitelendirilebilir. Bu sebeple stresin yaşamın bir parçası olduğu kabul edilmelidir. Strese tepki seviyemiz olması gereken ortalama bir seviyede olmalıdır. 

    Her stres bireye zararlı değildir. Stresin azı organizmayı uyardığı için bazı durumlarda faydalıdır. Olumlu stres öğrenciyi derse hazırlar, atleti yarışa hazırlar, sporcuya müsabakayı kazandırır, memura işini dikkatli yaptırır. Stresin olumlu olması halinde, doyumu hissetmek, amaca ulaşmak için potansiyelin tamamını kullanmak mümkün olur. Bunun için yoğun ve uzun olmayan stres, herkesin ihtiyacını giderir Olumsuz stres, aşırı enerji anlamına gelir ve bu da sıkıntı vermeye başlar. Zihnimizi ve fiziksel gücümüzü çok zorlayacağı için bizi yorar. Hayata negatif bakmaya, karamsar bir ruh haline bürünmeye sebep olur. Bu stresin gerekenden fazla yaşanan istenmeyen halidir, olumsuz yönüdür.

    Stresle karşılaştığımızda neler yaşarız?

    Üç aşamada stresle baş etmeye çalışırız. İlk olarak stres başladığında bize alarm verir. Savaşma ya da kaçma dönemidir. Bu dönemde beklenilen davranışların dışında davranmaya başlarız. Yani stresin ilk etkisi ortaya çıkar. Daha sonra stresli duruma direnmeye çalışırız. Bu dönemde strese uyum sağlarsak yani baş edebilirsek, her şey normale döner. Bazı olumsuz davranışlarımız olsa da, sonrasında durum normalleşir. Eğer direnemezsek tükenme aşaması başlar. Kişinin gayreti kırılır, mücadeleyi kaybeder. Artık bu duruma neden olan stres dışındaki tüm olaylardan da etkilenir duruma gelinir.

    Stresin Etkileri Nelerdir?

    Hem psikolojik hem fiziksel sağlığımızı korumak için stresten uzak kalmaya çalışmalıyız.Stresin yol açtığı veya tetiklediği psikolojik ve fizyolojik hastalıklardan bazıları şunlardır;depresyon, anksiyete, kalp krizi, yüksek tansiyon, kısmi/tam felç, kanser, obezite diyabet, cinsel işlev bozuklukları, uyku bozuklukları vs. 

    Stres alarmı veren psikolojik ve fizyolojik belirtiler ise şunlardır; baş ağrıları, kaslarda gerginlik, tutulmalar, nefes darlığı, kalp atışlarında düzensizlikler, sıcak basması, cinsel istek bozuklukları, kilo değişimleri, yorgunluk, uykuya dalmada güçlük, uyku kalitesinde bozulmalar, ruhsal gerginlik, dikkat dağınıklığı, dalgınlık, kaçış isteği, motivasyon güçlüğü, karamsarlık, öfke patlamaları vs.

    Genel ruh halinize ve ilişkilerinize zarar vermeden veya bir takım zihinsel ve fiziksel sağlık sorunlarına neden olmadan stresin belirtilerini anlamak çok önemlidir. Nedeni ne olursa olsun, stresin nedenlerini tanıyarak zararlı etkilerini azaltmak ve yaşam kalitenizi arttırmak sizin elinizde olabilir.

    Ne yapabilirsiniz? 

    1. Normal stres ile sizi aşırı gergin hale getiren stres arasında ayrım yapın.

    2. Kronik stresin farkında olmayı öğrenin.

    3. Stres toleransınızı etkileyebilecek faktörleri keşfedin.

    4. Vücudunuzun strese bağlı zihinsel ve fiziksel tepkilerini gözleyin.

    5. Stresi azaltan yaşam tarzı etkinliklerini öğrenin.  

    Stresle Başa Çıkma Kabiliyetinizi Geliştirin

    Stres ve belirtilerine karşı baş etmeye çalışırsanız, sadece düşünüp durmaktan daha fazla fayda edinirsiniz. Ne yazık ki çoğumuz problemi stresten ayırmaya çalışıyoruz. Stresli bir günün sonunda gevşemek amacıyla, rahatlamak için yemek yemek, televizyonun önünde saatlerce oturmak, dinlenmek için haplar kullanmak gibi davranışlara yöneliriz. Bunların dışında, stres ve belirtileri ile baş etmek için daha sağlıklı ve etkili yollar vardır.

    Hareket edin: Kendinizi daha iyi hissetmeye başlamanıza yardımcı olmak için şu anda yapabileceğiniz bir şeydir: egzersiz yapın. Hem kollarınızı hem bacaklarınızı hareket ettirmeyi gerektiren aktiviteler stres yönetimi konusunda özellikle etkilidir. Yürüyüş, koşu, yüzme, dans ve aerobik hareketler gibi ritmik egzersizler, özellikle dikkatle uyguladığınızda (hareket ettikçe yaşadığınız fiziksel duyumlara odaklanmanız) iyi seçeneklerdir. Travma geçirmişseniz veya immobilizasyon stres tepkisi yaşadıysanız, bu şekilde dikkatli bir şekilde egzersiz yapmanız, takılıp kalmamanıza ve devam etmenize yardımcı olabilir.

    Başkalarıyla iletişim kurun: Rahatsız edici, huzursuz veya güvensiz hissettiğinizde biriyle yüz yüze sohbet etmek, stres yaratan hormonları olumlu yönde etkileyebilir. Küçük bir hoş sohbet ve bir insanla samimi bir konuşma, sinir sisteminizi yatıştırmaya yardımcı olabilir. Başkalarına yardımcı olmak ve arkadaşça olmak, stres azaltma zevkini sunmanın yanı sıra sosyal ağınızı genişletmek için de mükemmel fırsatlar sunar.

    Duyularınızı harekete geçirin: Streste rahatlamanın bir diğer hızlı yolu, görme, ses, zevk, koku, dokunma veya hareket gibi duyularınızı bir defa veya daha fazla etkilemektir. Anahtar, sizin için etkili olan duyusal organı bulmaktır. Bir şarkıyı yüksek sesle dinlemek sizi sakinleştiriyor mu? Yoksa mis gibi kokan Türk kahvesi mi sizi rahatlatan? Veya bir hayvanı sevmek sizi hızlı bir şekilde relax konuma getiriyor mu? Bu duyu şekillerinden hangisi sizin için uygunsa o yolu tercih edebilirsiniz. Örneğin kadınların çikolata yediklerinde verdikleri tepkiye hatırlayın!

    Kendinize gevşeme zamanı ayırın: Yoga, meditasyon ve derin nefes alma gibi rahatlama teknikleri, vücudun gevşeme tepkisini harekete geçirir; savaş ya da kaç stres tepkisinin tam tersi bir dinlenme halidir. Kendi kültürümüz için ise manevi yönü gelişmiş insanlar namaz kılarak rahatladıklarını söylemektedirler.

    Dinlenin: Yorgun hissetmek, mantıksız düşünmenizi sağlayarak stres yaratabilir. Aynı zamanda, kronik stres, uykunuzu bozabilir. Uykuya dalarken veya geceleri uyurken sorun yaşıyorsanız, uykunuzu iyileştirmenin birçok yolu vardır.

    Tüm bu stresle başa çıkma yöntemleriyle yeterli sonucu alamadığınızı düşünürseniz, mutlaka bir uzmandan destek almanızda fayda bulunmaktadır. Stresten uzak nice günlere…

    Sevgilerimle…

  • Erkekte meme büyümesi (jinekomasti) tanı ve tedavisi :

    JİNEKOMASTİ (MEME BÜYÜMESİ) :

    Tanım: Erkeklerde duktal meme dokusunun aşırı büyümesine jinekomasti denilir. Meme dokusunda artış olmadan sadece kilo artışına bağlı yağ depolanmasına sonucunda ortaya çıkan meme büyümesine ise Psödojinekomasti (Yalancı) denilmektedir. Gerçek ve yalancı jinekomasti ayırımı meme ultrasonu ile yapılabilmektedir.

    Nedenleri: Estrojen (Kadınlık hormonu) meme büyümesini uyarırken, Androjenler (Erkeklik Hormonu) meme büyümesini durdurur. Buradan da anlaşılacağı üzere bir erkekte Estrojen hormonunun artması veya Androjen hormonunun azalması sonucunda jinekomasti gelişebilir. Sağlıklı erkeklerde Estrojenin ana kaynağı Androjen hormonlarının yağ dokuda Aromataz enzimi ile estrojene çevrilmesidir. Bu sebeple yağ kitlesi artan (Kilo artışı) erkeklerde yağ dokuda estrojen üretimi artacağından jinekomasti gelişme ihtimalide artmaktadır. Hormon dengesini bozarak jinekomastiye yol açan nedenleri basitçe sıralamak gerekirse

    Estrojen içeren ilaçların kullanılması

    Estrojen üreten Testis tümörleri

    Estrojen üreten Adrenal bez tümörleri

    Yaşlanma

    Obezite

    Hipertiroidi

    Androjen (Testesteron) eksikliğne yol açan hastalıklar (Hipogonadizm nedenleri)

    Böbrek Hastalıkları

    Karaciğer hastalıkları

    Ergenlik Dönemi

    HCG üreten tümörler.

    Jinekomasti gelişen bir erkek yukarıda kısaca sıralanan tüm nedenlere yönelik olarak tetkik edilmelidir. Tedavi hastalığa yol açan nedene yönelik olarak değişkenlik göstermektedir. Primer nedenin tedavisi yanında kozmetik olarak rahatsızlık veren vakalarda Jinekomastiye yönelik olarak Cerrahi tedavide önerilmektedir.

    Jinekomastinin medikal tedavisinde uygun olan vakalarda SERM (selektif östrojen modilatörü) , Aromatoz inhibitörleri ve Androjen hormon replasmanı kullanılmaktadır.

  • Kadının Kendi Koyduğu Sınırları Aşabilmesi: ”Öğrenilmiş Çaresizlik” Karşısında ”Öğrenilmiş Güçlülük”

    Kadının Kendi Koyduğu Sınırları Aşabilmesi: ”Öğrenilmiş Çaresizlik” Karşısında ”Öğrenilmiş Güçlülük”

    Öğrenilmiş çaresizlik kavramı kişinin herhangi bir durumda çok sayıda başarısızlığa uğrayarak, bir şey yapsa da hiçbir şeyin değişmeyeceğini, olayların kendi kontrolünde olmadığını, o konuda bir daha asla başarıya ulaşamayacağını düşünüp, bir daha deneme cesaretini kaybetmesidir. Öğrenilmiş çaresizlik, mevcut toplumsal yapıdaki sosyalleşme süreciyle, kadına neleri yapması neleri yapmaması gerektiğini o kadar güçlü bir şekilde öğretir/verir ki, kadın toplumsal yaşam alanında o kalıp yargı ve kuralların dışına çıkamayıp, yeni/farklı bir eylemde/denemede bulunmayı aklından bile geçirmeyerek, olması gerektiği gibi tutum ve davranış göstererek, bir anlamda kaybetmeyi öğrenir.

    Toplumdaki mevcut kültürel kalıplar içinde yaşamını sürdüren kadın, o kültürel kalıpların dışına çıkamamakta, o kalıplar ne derse, kendini ona göre ayarlamakta, ona göre tutum ve davranışlar sergilemektedir. Örneğin “bana ne kadar kadın gibi davranılırsa, o kadar kadın oluyordum. İster istemez adapte oldum. Eğer arabaları ters çevirme ya da şişe açmaya gücüm olmadığı düşünülüyorsa, tuhaf biçimde gücüm olmadığını görüyordum. Eğer bir kasanın benim için ağır olduğu düşünülüyorsa, açıklanamaz biçimde ben de ağır buluyordum” ifadelerinde olduğu gibi.

    Kadınların, öğrenilmiş çaresizliği yaşadığına dair en önemli örneklerden biri de uğramış oldukları/maruz kaldıkları şiddettir. Kadının, şiddeti yaşadığı ortamdan yeterince uzaklaşamaması ya da şiddete dur diyememesi, sessiz kalmasıdır. Şöyle ki, “Gerçekte kadının dayak yemesi; benlik saygısının, kendine olan güveninin ve kendiyle ilgili değerlilik duygularının incinmesine neden olur. Bu olay kadının, duygusal alanında fırtınalar koparan, ‘bütün dünyasını yıkan’ çatışmalara neden olur. Şiddetin yoğunluk derecesi arttıkça, benlik saygısının örselenme derecesi de artar. Kadın, kendini aptal, çirkin, değersiz, yetersiz hisseder. Kadın bütün bu başına gelenlerin sadece ‘’kaderi’’ olduğunu düşünerek, aynı kısır döngü içinde yaşamaya devam eder. Kadının, şiddet ortamında uzun yıllar kalmak, kadının umutsuzluk ve çaresizlik duygularının da kronikleşmesine ve kökleşmesine neden olabilir. Baş edememe, kontrol edememe ve bu durumdan uzaklaşamama, şiddete maruz kalan kadının çaresizliğine de işaret etmektedir.

    Diğer yandan kadının, çaresizliği öğrenmesinde toplumdaki birçok söylemde etkilidir. Kadın, her ne kadar şiddet ortamından kurtulmaya çalışsa da, bunun için adımlar atmaya çalışsa da onu engelleyen, gitmemesi için önüne set çekilen, direncini kıran; “ ‘evlilik gül bahçesi değildir, kötüleri iyi yapacak sensin’, ‘ne olursa olsun her zaman kocanın yanında yer alacaksın’, ‘eşin baskı altında olabilir’, ‘analık ve eşlik birinci görevindir’, ‘sen kadınsın alttan al’, ‘anasın, çocukların için idare edeceksin’, ‘kan kussan da kızılcık şerbeti içtim diyeceksin’, ‘senin yerin evindir’, ‘kocan hata yapsa da çocuklarının babasıdır’, ‘erkek evin direğidir’ ” gibi söylemler kadında, böyle gelmiş böyle gider, bu işe yaramaz ki, yapsam ne değişecek ki, bunu yapmamın hiçbir faydası olmaz ki düşüncelerine dönüşecek ve çaresizlik, kronik bir hal alacaktır.

    Kadının olayları yönetebilmesi, kendi yaşamına hakim olabilmesi ve olumsuzlukların üstesinden gelebilmesi ya da “dışsal bir desteğe ihtiyaç duymaksızın zorluklarla baş edebilme gücü” olan öğrenilmiş güçlülük, kadınlardaki öğrenilmiş çaresizliğin yerine geçmelidir. Diğer bir deyişle kadınların insan hakları bakımından en önemli engeli, toplumsal yapıdaki kalıplaşmış/benimsenmiş kültürel önyargılardır. Bu önyargılar ise ancak kadının öğrenilmiş çaresizliği bir tarafa bırakarak, öğrenilmiş güçlülüğü seçmesiyle ortadan kalkacaktır.

    Kadının, toplumsal yapının tüm yaşam alanlarında (evde, sokakta, okulda, işyerinde vb. alanlarda) sosyokültürel kalıp yargıları, duvarları yıkarak erkeklerle eşit bir biçimde yer alması, birey/özne olarak var olmaya çalışması, kadını daha da güçlendirerek, kendi hayatının kontrolünü eline almasına, kurban rolünden çıkarak, kendini yeniden inşa etmesine neden olacaktır. Tüm dünya kadınlarına; kendi kaderini yönlendirmekte özgür olduğu bir dünya diliyorum…

  • İnsülin direnci ve tedavisi

    İNSÜLİN DİRENCİ :

    İnsülin Pankreasın Beta hücrelerinde üretilen bir hormondur. Vücudumuzdaki tüm hücrelerin üzerinde insülin hormonunun reseptörleri bulunmaktadır. Pankreasta üretilen insülin bu reseptörler ile iletişime geçerek karbonhidrat (şeker), Yağ ve Protein metabolizmamızı düzenlemektedir. İnsülin direnci gelişmesi durumunda vücudumuzdaki hücrelerin İnsülin hormonuna olan duyarlılıkları azalmaktadır. Bu durumda metabolizmanın devam edebilmesi için vücudumuz daha fazla insüline ihtiyaç duymakta ve pankreas normalden çok daha fazla insülin üretmektedir. İnsülin Direnci sonucunda ortaya çıkan aşırı insülin üretimi uzun dönemde bir çok sağlık problemine yol açmaktadır.

    Semptom ve Bulgular : İnsülin direncinin spesifik bir semptomu olmamakla birlikte etkilen bireylerin büyük çoğunluğunda yemek sonrası hipoglisemi bulguları (Halsizlik, Uyku hali) ortaya çıkmaktadır. Yine bu kişilerde aşırı tatlı yeme ihtiyacı, normale göre daha sık acıkma, kilo artışı veya kilo vermekte zorlanma gibi bulgularda görülmektedir. İnsülin direnci olanların vücutlarında özellikle eklem kıvrım bölgelerin cilt üstünde kahverengi kadifemsi cilt lezyonları (Akantozis Nigrikans) ve Et benler (Skin Tag) ortaya çıkabilmektedir.

    İnsülin Direncine Yol Açan Nedenler : İnsülin direncinin birçok farklı sebebi bulunmaktadır. Bunları sıralamak gerekirse

    Obezite

    Metabolik Sendrom

    Hareketsiz yaşam tarzı ve Sağlıksız beslenme

    Gebelik

    Polikistik Over Hastalığı

    Stres

    Enfeksiyon ve Ağır Hastalıklar

    Kortizol (Steroid) içeren ilaç kullanımı

    Akromegali Hastalığı

    Cushing Hastalığı

    Sigara kullanımı

    Yaşlanma

    Genetik

    İnsülin Direnci açısından Riskli Kişiler : Aşağıda sıralanan problemlerden bir yada birkaçını taşıyan kişiler insülin direnci açısından risk altındadırlar.

    Bel çevresi Kadınlarda >80 cm Erekelerde >94 cm ise

    Boy kilo İndeksi (BKİ) >25 ise

    Hipertansiyonu olanlar

    Trigliserit yüksek (>150) , HDL (Kadında<50, Erkekte <40) düşük ise

    Ailede Tip 2 Diyabetli yakını olanlar

    Gebelik şekeri öyküsü olanlar

    Polikistik over hastalığı olanlar

    40 yaşın üstündeki kişiler

    Ciltte Akantosiz Nigrikans ve Skin Tags bulunanlar

    İnsülin Direnci ile İlişkili Hastalıklar: İnsülin direnci vücudun dengesini bozmakta ve uzun dönem içinde birçok önemli sağlık problemine yol açmaktadır. Bu hastalıklar

    Tip 2 Diyabet

    Hiperlipidemi

    Hipertansiyon

    Ateroskleroz (Kalp , Beyin ve diğer Damar Hastalıkları)

    Karaciğer Yağlanması

    Obezite

    Cilt Lezyonları (Akantozis Nigrikans, Skin Tags)

    Kıllanma Artışı

    Üreme Bozuklukları

    Tanı Testleri: Klinik semptomu veya risk faktörü bulunan kişilerin detaylı fizik muyeneleri yapılarak herhangi bir cilt lezyonları olup olmadığına bakılmalıdır. Hastaların BKİ ve bel çevreleri ölçülmelidir. Labaratuvar testlerinden Homa-IR skorlarına bakılarak insülin direnci olup olmadığı kontrol edilmelidir. Direnç tesbit edilen kişilerde mutlaka kolesterol parametrelerine ve karaciğer enzimlerine de bakılmalıdır.

    Tedavi : Uzun dönemde insülin direncine bağlı olarak ortaya çıkabilecek hastalıkları engelleyebilmek için risk altında ki tüm bireyler insülin direnci açısından değerlendirilmeli ve direnç tesbit edilenlere uygun tedavi yaklaşımları başlanmalıdır. Kilo fazlası olan bireylerde mutlaka obezite tedavisi planlanmalıdır. İnsülin direncinin tedavisinde uygulanan basamaklardan basitçe bahsetmek gerekirse

    Egzersiz : Hareketsiz yaşam insülin direnci gelişimindeki en önemli faktörlerden biridir. Bu nedenle direnç tesbit edilen her bireyin muhtemel diğer hastalıklarınada uygun olacak düzenli bir egzersiz programına alınması gerekmektedir.

    Sağlıklı Beslenme : İnsülin Direnci olan bireylerin diyetlerinden Glisemik İndeksi Yüksek gıdaları (Basit şeker, Nişasta, Unlu mamüler vb) uzaklaştırmaları ve daha komplex karbohidrat kaynaklarını tercih etmeleri gerekmektedir. Yine diyette posa içeriğinin (Sebze tüketimi) ve sıvı tüketiminin artırılması gerekmektedir.

    İlaç Tedavisi : Yapılan değerlendirmeler sonucunda gerekli görülen vakalarda çeşitli ilaçlarda tedavide kullanılmaktadır bunlardan bazıları.

    Krom takviyesi

    Omega 3

    Vitamin E

    Kalsiyum ve Magnezyum

  • Çocukların Ruh Sağlığını Kurban Etmeyelim

    Çocukların Ruh Sağlığını Kurban Etmeyelim

    Bayramlar çocuklar için ailedeki herkesin bir araya geldiği, sınırsız şeker ve tatlının tüketildiği, aile büyüklerinden alınan harçlıklarla mutlu olunan güzel günlerdir. Medyada ya da çevrelerinde gördükleri kurban kesim sahnelerinden çocuklarımızı koruyamazsak; bayram, çocuklar için birer travma olabilir. Kurban kesmenin anlamı ve bayram denildiğinde içinde bulundurduğu kavramlar çocukların içinde bulundukları gelişim basamakları göz önünde bulundurularak anlatılmalıdır.

    Kültüre ve Yaşa Göre Etkiler Değişiyor:

    Çocukların kurban kesimini görmemesi ve sonucunda oluşabilecek olası olumsuz etkiler, çocukların yaşadıkları bölge ve kültüre göre farklılıklar gösterebilmektedir. Hayvancılıkla uğraşan bölgelerde, daha önce defalarca hayvan kesimini gören çocuklar, kurban bayramında hayvan kesimini gördüğünde, şehirlerde yaşayan ve eti sadece markette gören çocuklar kadar olumsuz etkilenmeyebilirler. Fakat genel olarak çocuklara kurban kesme davranışı anlatırken ve dikkat etmemiz gereken noktalar yaş gruplarına göre değişmektedir.

    Çocuklara Kurban Bayramının Anlamını ve Güzelliklerini Anlatın:

    Okul öncesi dönemdeki çocuklarda soyut düşünme yeteneği gelişmemiştir. Düşünce sistemleri görseldir. Bu yüzden kurban kesiminin dini boyutunu ve ölümü anlamaları zordur. Bu dönemdeki çocuklara detaylı bilgi vermek yerine, kurban bayramının sosyal boyutu üzerinde durmak daha faydalıdır. İnsanların bayramda yardımlaştığını, birbirlerini ziyaret ettiklerini, ihtiyacı olanlara et ve para yardımında bulunulduğu anlatılmalıdır. Özellikle bayram süresince kurbanlarla ilgili etkilenebilecekleri görüntülerden de uzak tutulmalıdırlar.

    Çocuklar Kurbanın Kesim Anını Görmemeli: Çocuğun Kurban Bayramı’nı, kurban kesmenin önemini anlaması için kesimi izlemesi gerekmez. Unutulmaması gereken, çocukların bayramın soyut kısmını anlamlandırmaya başlasalar bile, yaşı ne olursa olsun, bir çocuğun kesim anını görmemesi daha sağlıklıdır. Kurban Bayramı sonrası uyku bozuklukları, korkular, güvensizlikler, gece ıslatmaları nedeni ile başvurular artıyor. Böyle durumlarda uzman yardımı almak doğrudur. Özel kesim yerlerinin olduğu, kesim için birçok seçenek sunulduğu günümüzde hayvanları acı çektirerek kesmek ve bunu çocuklara izlettirmek bir gelenek olamaz.

    Kesim sırasında çocukların olumsuz etkilenmesinin önüne geçmek için ebeveynlerin dikkat etmesi gereken hususlar:                                                                                                      

    Soyut düşünme kavramına erişmeyen çocuklar kurban kesimini dini bir görev olarak değil, bir cinayet veya vahşet olarak algılayabilirler. Hayvanın gözlerinin ve ayaklarının bağlanarak çaresiz bırakılması, çocuklarda duygusal yönden çöküntüye neden olabilir. Tersi bir etki de yaratabilecek bu durum sonucunda çocuklarda saldırgan tavırlar uyanabilir ve bu durum çocukların başka hayvanlara zarar vermesine neden olabilir. Öldürme bilincine sahip olmayan bir çocuğun yanında ebeveynleri tarafından bir hayvanın kesilmesi veya kesilmesine müsaade edilmesi, çocuk tarafından hayvanların öldürülmesinin doğru bir davranış olarak algılamasına neden olabilir. Ayrıca bu durum çocuklarda et yememeye sebep olabilir. Kurban kesimine şahit olan çocukların uyku düzenleri bozulabilir, kâbuslar görebilir ve hayvanlara karşı görüşleri tamamen değişebilir. Çocuklara özellikle bayram haftası süresince haber bültenleri de seyrettirilmemelidir. Kurban kesiminde ebeveynler çocuklarına karşı açıklayıcı ifadeler kullanmalıdır.                                                                                                                        Herkese sevgi, barış, anlayış, huzur ve sağlık dolu bir bayram dilerim.