Yazar: C8H

  • Sonbahar alerjisi

    Sonbahar ayları ile birlikte alerjik hastalıklarda da bir artış görülmektedir. Özellikle geçmeyen öksürük ve geniz akıntısı burun tıkanıklığı gibi şikayetler ilkbahar ve yaz aylarının bitmesine rağmen devam ettiği hatta şiddetlendiği görülür. Peki bu şikayetler niçin tekrar artış göstermektedir sorusunun cevabı son bahar aylarında artış gösteren küfler ev tozları veya ragweed gibi yabani ot polenlerinin artması olabilir.

    İlk baharda polenlerin yapmış olduğu rahatsız edici alerjik şikayetleri son baharda küf mantarları üstlenmiştir. Tabii ki sadece küf mantarları değil ev tozu ve ragweed gibi yabani otların yol açtığı polenler de alerjik şikayetlerin artışına yol açar.

    Sonbahar ayların başlaması ile birlikte burun kaşıntısı, akıntısı, tıkanıklık ve hapşurma şikayetleri ile kendine gösteren alerjik rinit çoğu kez havaların soğuması ve grip salgınlarında artması ile birlikte oluşan mevsimsel grip ile karıştırılabilir. Mevsimsel grip alerjik rinit şikayetlerini kötüleştirebildiği gibi ciddi astım ataklarına da yol açabilir.

    Son baharda daha fazla kapalı ortamlarda vakit geçirmek ve kaldığımız ortamdaki çamaşırların kurutulması veya neme yol açabilecek olan nem yapan cihazların kullanılması da alerjik rinit şikayetlerinin artmasına yol açabilir.

    Son baharda alerjisinin nedenleri nelerdir ?

    Sonbahar aylarının girmesi ile birlikte yağmurlar ve yaprakların düşmesi çok güzeldir fakat küf mantarlarının da doğada artığı bir dönemdir. Alerjik rinit ve astımlı hastalarda sonbahar ayları burun akıntısı, hapşırmalar, gözlerde kızarıklıklar ve kaşıntılar nefes darlığı öksürük gibi uykusuz geceler ve sonrasında da gün içinde devam eden yorgunluk anlamına gelebilir. Yağmurlarla birlikte bitkilerin çürümesi ve sonrasında küfleri havaya yayılması sonbaharda alerjik şikayetlerin artışının en önemli nedenidir.

    İlkbahar aylarında ot ve ağaç polenlerine bağlı olarak oluşan şikayetler sonbaharda özellikle ağustos eylül ekim aylarında polen vermeye başlayan ragweed gibi yabani ot polenlerinin artışına bağlı olarak oluşur. Son baharda yabani ot polenlerin alerjik rinit ve astım şikayetlerinin artışına yol açabilir ayrıca özellikle ragweed polen alerjisi olanlarda muz,kavun ve kabak gibi gıdalara da hassasiyet ağız içinde kaşıntı vücutta kızarıklık kabarıklık gibi şikayetler olabilir.

    Sonbahar ve ilkbahar aylarının geçiş dönemlerinde ev tozlarına bağlı şikayetlerin arttığını biliyoruz. Ev tozu alerjisinin sonbahar aylarında şikayetlerde artışa yol açabileceğini unutmamak gerekli havadaki nemin artmasıyla ev tozlarının çoğalmasına bağlı olarak şikayetlerde de artış görülebilir. Bu aylarda ev tozu alerjisi olanların daha düzenli ilaç kullanması ve önlemlerini artırması gereklidir.

    Son bahar alerjisinin belirtileri nelerdir ?

    Yaz aylarının bitmesi ile birlikte evde daha fazla zaman geçirmeye başladığımız son bahar aylarında özellikle okullarında açılması ile birlikte çocuklarda küf ve ev tozu alerjilerine bağlı şikayetlerin ortaya çıktığını görüyoruz.

    Burun akması

    Sulu ve kaşıntılı kırmızı gözler

    Hapşırma

    Öksürme

    Kaşıntılı ve şiş burun

    Gözlerin altında koyu halkalar alerjik şikayetlerin başladığını gösterir.

    Öksürük son bahar aylarında kendini gösteren alerjinin ilk belirtisi olabilir bu yüzden hastaların geçmeyen öksürükleri var ve her ilk bahar ve son bahar aylarında ortaya çıkıyorsa alerji düşünmek gerekir bunun dışında son bahar aylarında kendini hissettiren mevsimsel grip salgınları da alerjik şikayetlerin alevlenmesine yol açabilir. Mevsimsel grip salgınları ile birlikte öksürük şikayetleri astım ataklarına ve buna bağlı hastane yatışlarına yol açabilir. Koku hissi kaybı varsa, sarı yeşil akıntı oluyorsa, tek taraflı burun tıkanıklığı varsa, ciddi bir yüksek ateşe yol açıyorsa enfeksiyon aklımıza gelmelidir.

    Sonbahar alerjilerinin tanısı nasıl konulur ?

    Sonbahar ayları ile birlikte ortaya çıkan burun akıntısı kaşıntı tıkanıklık hapşırık, gözlerde sulanma ve öksürük nefes darlığı gibi şikayetler alerjik rinit ve astım belirtileridir.

    Alerjik rinit kişilerin hem sağlık hem de sosyal yaşantısını etkileyip hayat kalitesini bozan ciddi bir sağlık sorunudur. Alerjik rinit sadece burun akıntısı kaşıntısı tıkanıklık ve hapşırma şeklinde kalmaz ne yazık ki ileri yıllarda diğer sağlık sorunlarını beraberinde getirir. Alerjik rinit belirtileri olan yetişkinlerde alerjik rinit teşhisi konulması için iyi bir hikaye alınması ve alerji testleri yapılması gerekir

    Sonbaharda görülen alerjik rinit teşhisi için öncelikle detaylı bir hikaye alınır. Yetişkin hastalarda sonbahar alerjilerinin hikayesi genellikle alerjik rinit ile başlar alerjik astım ile sonlanır. Burun akıntısı, tıkanıklık, kaşıntı ve sık hapşırma şikayetleri başladıktan sonra genellikle ileriki dönemde burun tıkanıklığı daha belirgin hale gelir ve ağızdan nefes almaya başlanır. Çocuklarda ağızdan nefes almaya bağlı olarak geniz eti büyümesi görülür. Ağızdan nefes almanın başlaması ile birlikte ileride hem yetişkinlerde hem de çocuklarda sinüzit farenjit ve kulak iltihabı kulakta dolgunluk hissi gibi şikayetleri eklenir ve zamanla geçmeyen bir geniz akıntısı ile birlikte öksürük şikayetleri başlar. Alerjik rinit tedavi edilmezse bundan sonra artık nefes darlığı hırıltı nefes alma öksürük şikayetleri ile birlikte astım oluşmaya başlar. Erken dönemde alerjik rinit tanısı koymak çok önemlidir. Sonbahar aylarında başlayan şikayetler yıl boyu devam edebilir.

    Sonbahar aylarında başlayan şikayetlerin tanısını koymak için alerji uzmanları tarafından alerji testleri yapılması gereklidir.

    Sonbahar Alerjisinin Teşhisinde Hangi Testler yapılır ?

    Sonbaharda ortaya çıkan alerjik rinit teşhisi için bazı testler yapılır. Bu testler içinde en önemlisi alerji deri testleridir. Alerji testleri her yaşta yapılabilmekle birlikte alerjik rinit teşhisi için genelde 2-3 yaşından sonra tüm yetişkinlerde yapılabilir. Alerji testi için en çok deri prick test dediğimiz ciltten yapılan testler tercih edilir fakat bazen deri testi yapılamayan hastalarda kandan da alerji testleri yapılabilir. Ciltten yapılan testler daha doğru sonuç vermektedir. Alerji testi dışında alerjik astım şüphesinde solunum fonksiyon testleri gerekebilmektedir.

    Sonbahar alerjisinin tedavisi nasıldır ?

    Sonbaharda görülen alerjiler içinde alerjik hastalıkların hepsinde geçerli olan alerjenden korunma ve önlem, ilaç tedavisi, alerji aşısı, tamamlayıcı tedavi geçerlidir.

    Sonbaharda özellikle küf ve ev tozlarının artışına bağlı olarak ortaya çıktığı için küf mantarlarından ve ev tozlarından korunmak önemlidir.

    Ev tozu ve küf için alınacak önlemler aşağıdaki gibi sıralanabilir.

    Havalandırma, içerideki küf gelişimini önlemeye yardımcı olur ama dışardan içeriye girebilecek olan küf ve polenler açısından çok rüzgarlı zamanlarda havalandırmamak gereklidir. Evde küf ve toz partiküllerini tutabilecek olan hava filtresi kullanılabilir.

    Kiler, yaprak yığınları, ormanlık alanlar gibi küfün yoğun olduğu yerlerden uzak durmaya çalışmak sonbahar aylarında uygun olur.

    Küf yoğun ortamlardan kaçınılması mümkün olmadığında bir yüz maskesi yardımcı olabilir.

    Mutfaklarda, banyolarında temizlik küf mantarlarını azaltmaya yardımcı olur.

    Kıyafetleri iç mekanlarda kurutmamak önemlidir

    Dolaplardaki giysiler arasında biraz boşluk bırakılması ve havalandırma için kapıları hafifçe açık bırakılması uygun olur.

    Banyolar, duşlar ve pişirme buharının diğer alanlardan uzak tutmak için iç kapıların kapatılması uygun olur.

    Depolama alanındaki özellikle gıdaların çürümemesine dikkat edilmesi gereklidir.

    Daha az bitki saksısı veya mümkünse hiç olmamasına özen gösterin. Bitkiler varsa küflerin büyümesini önlemek için toprağı değiştirilmesi uygun olur.

    Mümkünse evdeki nemlendiricilerden kaçınmaya çalışmak, ancak gerekliyse de nem oranını mümkün olduğunca düşük tutulması evde nem ve ısı ölçer kullanılması önemlidir.

    Bu tür önlemler sonbaharda alerjilerimizin alevlenmesini azaltabilir.

    Alerjik şikayetlerinin daha kötü seyretmesine yol açan mevsimsel grip içinde önlem alınması ve zamanı geldiğinde grip aşıların yapılması iyi olur özellikle alerjik astım şikayetleri olan hastaların grip aşısını yaptırması daha önemlidir.

    Alerjik şikayetleri kontrol altına almak için gerekli olan antihistaminikler nasal steroidler veya inhaler steroidler gibi ilaçlarlar düzenli kullanılmalı bu sayede astım ve alerjik rinit şikayetlerinin oluşmasını engellenebilir.

    Alerjik hastalıkların tedavisinde en önemli basamağı oluşturan alerji aşılarıda (immünoterapi ) alerjik şikayetlerin ortaya çıkmasını engelleyebilir. Alerji uzmanları tarafından uygun şekilde başlanan alerji aşıları ile alerjik hastaların tedavisi mümkün olabilir.

    Sonuç olarak;

    Son bahar aylarında küflerin, ev tozlarının ve polenlerin artışına bağlı olarak burun akıntısı tıkanıklık kaşıntı hapşurma öksürük ve nefes darlığında artış görülebilir.

    Alerjik yapıya sahip kişilerin sonbahar aylarında şikayetlerinin artmaması için önlemler alması alerjenlerden korunması, alerji ilaçlarını düzenli kullanması ve mevsimsel grip yakalanmamak için grip aşılarını yaptırması önemlidir.

    İnatçı öksürük geniz akıntısı ve rinit şikayetleri olan hastaların her son baharda şikayetleri artıyorsa alerji uzmanları tarafından alerji testlerinin yapılması gereklidir.

    Son baharda alerjisi olan hastalar alerji testleri ile tanısı konulduktan sonra uygun tedavi ile astım olmadan tedavi edilebilir.

  • Evlerimizdeki Gizli Zehir

    Evlerimizdeki Gizli Zehir

    Bu yazım 2015 yılında bir anaokulu için hazırladığım bir bültende yer almaktaydı. Aradan 4 yıl geçmiş ve okuduğumda şu an ne kadar da televizyondan bahsetmediğimizi fark ettim. Evet bu yazımda televizyon kısmını artık tablet, sosyal medya ve youtube olarak değiştirmek durumundayız. 

    Zira zehir artık gizli değil oldukça açıktan geliyor!!!

    Televizyon dünyası herkes için farklı amaca hizmet edebilirken genel anlamda pek çok kişi eğlenmek ve vakit geçirmek amacıyla faydalanmaktadır. Çocuklar için de geçerli olan bu dünyanın bir amacı daha vardır. Çocuklara farklı ve bilmedikleri pek çok şeyle tanıştırmaktır. Çocuklar televizyondaki yaşam biçimlerinden ve davranışlarından çeşitli mesajlar alırlar. Araştırmalara göre, 8 yaşın altındaki çocuklar gerçek ile kurgu arasındaki farkı ayırt etmekte zorlanmaktadır. Bu da çocukların kendilerince “şiddet, aile, cinsellik…” kavramlarını oluşturmalarına sebep olmaktadır.

    Son zamanlarda giyim endüstrisinin çocuklar üzerindeki etkili olan reklam kampanyaları televizyonlarda yer alıyor. Çocuklarımız sürekli değişen modayı, yeni çıkan ürünleri televizyon reklamlarından öğreniyor ve tıpkı o hayatlar gibi yaşayabileceklerini düşünüyorlar. Çocuklar, televizyonda izledikleri programların etkisiyle, kendi kişilik özelliklerini, zevklerini, aile değerlerini düşünmeden gelecekte ne olacağına karar veriyorlar.

    Özellikle son zamanlarda ülkemizde oyuncu, manken, sanatçı olma hevesi gençler arasında hızla yayılmaktadır. Ancak dikkat edilmesi gereken husus, bu gençlerin pek çoğu yeteneğinden dolayı değil, televizyonda gördükleri hayatların hem maddi hem de manevi yönünün cazibesinden etkileniyorlar. Sıradan bir üniversite mezunu olarak belirli bir maaşla yerinde sayacağına inanan pek çok genç daha kestirmeli ve cazibeli yolları denemek istiyor. Bu noktada bilinçli ebeveynlere ve güçlü aile iletişim ağına ihtiyaç duyuluyor.

    Gençlerin içinde bulunduğu bu tehlikeli sürecin tohumları, ne yazık ki okulöncesi dönemdeki çocuklarımızla atılıyor. Bilinçsizce televizyon başında vakit geçiren çocuklar her türlü yayına ulaşabiliyorlar. En kötüsü ise akşam kuşağında yayınlanan gençlerin ilişkilerinin yer aldığı dizilerin, sırf çocuk uyumuyor diye hep birlikte ailece izleniyor olmasıdır. Burada televizyon ile ilgili tehlikelerden çocuklarımızı korumanın yollarını konuşmadan önce ebeveynlerin de kendilerini ne ölçüde koruduğunu düşünmek gerekiyor.

    Hayatta herşeyin nasıl bir ölçüsü olması gerekiyorsa televizyon için de bir ölçü belirlemek gerekiyor. Ölçüsüzce tüketmeye ve acımasızca tükendiğimiz televizyon karşısında çocuklarımız için neler yapabiliriz?

    • Ebeveynler öncelikle televizyonun kendi dünyaları için ne ifade ettiğini düşünmeli. Evin en çok vakit geçirilen alanında ve herkesin en iyi şekilde izleyebileceği konum ve büyüklükte olan televizyonu çocuğun bir kenara atmasını beklemek çok da gerçekçi bir beklenti olmasa gerek. Siz televizyona ne kadar önem atfederseniz çocuğunuz da o derece önemseyecektir. Televizyonu hayatınızın bir kenarına çekmeye ne dersiniz?

    • Televizyon izlemeyi bıraktıpında veya daha yapıcı bir işe yöneldiğinde onlara iltifatta bulunun. Bir nevi pekiştireç olarak kabul ettiğimiz bu iltifatlar, olumlu davranışı yakalayarak artmasını mümkün kılmaktadır. “Televizyonu kapatarak bu legolarla bir çiftlik yapmayı tercih ettiğini görüyorum…”, “Televizyon sürene riayet ederek şimdi ödev aşamasına geçtiğini görüyorum ve artık zaman yönetimi yapabildiğin için çok mutlu oldum…” gibi ifadeler davranış tekrarı için olumludur.

    • Çocuğunuzla birlikte televizyon seyredin. Bu sayede neyi seyredebilecekleri neyi seyredemeyecekleri noktasında iletişim kurabilirsiniz. Pek çok ebeveyn çocuklarının ne izlediğini fark edemiyor ve çocuklar istediği gibi kanallar arası geçiş yapabiliyor.

    • Çocuğun odasında televizyonun olmaması gerektiğini düşünüyorum. Sırf evdeki televizyon tartışmalarının önüne geçmek için çocuğun odasına televizyon koyuluyor ve o odasında istediği gibi izliyor. Böyle bir davranış hiçbir şekilde anlaşılabilir değildir. Çözüm; ikinci televizyon değil, tek televizyonu herkesin adilane kullanmayı başarması olmalı.

  • Egzersiz, lenf kanseri riskini azaltıyor

    ​​​Kanada’da yapılan bir araştırmada non-Hodgkin lenfoma (Lenf kanseri) riskini azaltmada egzersizin rolünün olup olmadığı araştırıldı.

    Araştırma sonuçları, Cancer Epidemiology, Biomarkers & Prevention dergisinde yayınlandı. Çalışmada yaşam boyu yoğun egzersizin non-Hodgkin lenfoma riskini azaltabildiği saptandı.

    Çalışmada yer alan çeşitli yaşlardaki 820 non-Hodgkin lenfomalı hasta alınmış. 848 lenfoması olmayan kişiyle karşılaştırılmış. Katılımcılar fiziksel aktivite düzeyleri dâhil olmak üzere kendi genel sağlık ve yaşam biçimlerine ilişkin soruları yanıtlamışlar ve yaşamları boyunca en yoğun fiziksel aktiviteleri gerçekleştiren kişilerde non-Hodgkin lenfoma riskinin daha az egzersiz yapan kişilere göre yüzde 30 kadar daha düşük olduğu tespit edilmiş.

    Egzersizin sağlığa yararı birçok kişi tarafından vurgulanmakta ve söylenmektedir. Egzersizin hem kanser gelişimini önleyici bir aktivite olduğunu hem de kanser hastalarının tedavi başarısını artırdığı, tedavi yan etkilerini azalttığı çalışmalarda ortaya konmuştur.

    Düzenli egzersiz hayatımızın vazgeçilmezi olmalıdır.

    Sevgilerimle…

  • DİKKAT! Tehlike Geliyorum Diyor…

    DİKKAT! Tehlike Geliyorum Diyor…

    “Dikkat, hiçi her şeye dönüştürür.” Goethe

    Teknolojinin hayatımızdaki yeri azımsanmayacak kadar önemlidir. Televizyon ise geniş kitlelere ulaşma noktasında ilk sıralarda yer alan bir iletişim aracı olup özellikle son yıllarda televizyon kullanımı önemli ölçüde artış göstermiştir. Bir kumanda düğmesi kadar yakın olan bu aracın ulaşım kolaylığı bu durumu desteklemektedir. Bu artışla birlikte televizyonun olumlu özelliklerinin yanı sıra olumsuz özelliklerinin de kişiler üzerindeki etkileri de yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.

    Son zamanlarda yapılan araştırmalar, özellikle çocuklarının televizyon izleme süreleri noktasında çok önemli bulgular sunmaktadır. Nielsen araştırma şirketine göre; 2 ile 5 yaş arasındaki çocuklarhaftada 32 saatten fazla,6 ile 11 yaş arasındaki çocuklarise yaklaşık 28 saat televizyon izlemektedir. İfade edilen bu rakamlar çocukların gelişimi noktasında çok ciddi sıkıntılara neden olmaktadır. Ekran başında çok fazla zaman geçiren çocuklar;

    • İletişim problemleri yaşıyor,

    • Özellikle küçük yaşlarda konuşma gecikmesi görülüyor,

    • Algılama ve dikkat süreçleri zayıflıyor,

    • Sabırsız ve saldırgan tutumlar sergiliyor,

    • Uyku düzensizlikleri görülüyor,

    • Şiddet ve alkol gibi uyaranlara maruz kalıyor.

    Televizyon kullanımının olumlu ve olumsuz yönleri tartışıladursun, Fransa’da Medya Yüksek Konseyi0-3 yaş arası çocukların televizyon izlemesine yasak getirmiştir. Bu yasak, sadece yetişkinlerin kanallarını kapsamamakta aynı zamanda çocuk ve bebek kanalları için de geçerlidir. Bu yaş aralığı, beyinde yer alan nöronların deneyimler sonucunda birbirine bağlandığı, köprü kurduğu en zengin dönemi kapsamaktadır. Dolayısıyla, çocuğun pek çok uyarıcıya maruz kalarak deneyim yaşamasının gerektiği bu dönemde, pasif bir alıcı olarak şekillendiği televizyon karşısında geçirmesi önlenmeye çalışılmaktadır. Bebeklikten itibaren beş duyu organını da kullanma becerisiyle donatılmış olan çocuk, televizyon karşısında sadece görme ve işitme duyularını kullanabilmektedir. Buna bağlı olarak diğer üç duyu organı en verimli dönemlerinde körelmektedir.

    Teknolojik tüm ürünlerde olduğu gibi televizyon için de bilinçli kullanım çok önemlidir. Her geçen gün çocuklar için hazırlanan programların kalitesi arttırılmakta ve oldukça faydalı içerikler hazırlanmaktadır. Bu noktada devreye ebeveynler girmektedir. Çocuklar kendileri için hangi programın doğru veya faydalı olacağını bilememektedirler. Onlar sadece eğlence kısmıyla ilgilenmekte ve karşılarına çıkan her türlü yayını izleyebilmektedirler. Maalesef o sırada işi olan ya da oyalansın diye düşünen ebeveyn kumandayı çocuğunun eline teslim ederek çocuğu başıboş bırakabilmektedir. İşte televizyonun asıl tehlikeli olma süreci bu ilk adımla başlamakta ve izlenilen süre boyunca devam etmektedir. Ebeveynler muhakkak içeriğine güvendiği ve bildiği yayınları belirlemeli ve ancak o şekilde çocuğuna izin vermelidir. Ayrıca birlikte televizyon izleyerek gelişen durumlara uygun olarak açıklayıcı ve eğitici bir dil kullanılmalıdır.

    Ebeveynlerinin telefonlarından, tabletlerinden (hatta azımsanmayacak kadar çoğunluğun kendi tableti olduğunu düşünürsek…) istedikleri çizgi filmleri izleme ve istedikleri oyunları yükleme gibi olanaklara sahip olmak, son zamanların en sık rastlanan ancak en vahim olaylarından birisidir.

    Bu noktada gerçek anlamda bilinçli olan ebeveynler süreci çok güzel yönetebilmektedir. İzlenecek yayınlar hem anne hem de babanın fikir birliğiyle belirlenir. Ardından çocuk izleyecekleri bittikten sonra kitap okuyabilir, oyuncakları ile oynayabilir ya da resim yapabilir… Lakin şunu bilir: Benim televizyon izleme sürem bitmiştir. Çocuğa bu bilinçliliği, durumu kabullenebilme olgunluğunu ne kadar erken kazandırırsak, hayatını düzenleme noktasında o kadar az zorluk yaşayacaktır.

    Diğer tarafta ise bilinçli davranmakta biraz zorlanan ebeveyn tutumları vardır. Onların söylemlerine göre; “çocuktur istediğini izlesin, inatlaşmak istemiyorum ya da misafirler geldiğinde ancak o şekilde bizi rahat bırakıyor”. Ve en sık duyulan ifadelerden biri de şudur ki: “Kumanda sadece onun elinde durabilir, yemek yerken ya da akşam yatana kadar sürekli televizyon izler”. Bu ve bunlar gibi binlerce söylem duymak mümkündür. Ancak hep söylediğim gibi bu gibi durumlarda çocuğa kızmak ya da inatçı bir yapısı olduğunu söylemek çocuğa çok büyük haksızlık yapmak demektir. Çünkü yaşanan bu tarz durumlarda asıl sorumluluk ebeveynlere aittir. Ebeveyn evdeki rolünü bilinçli bir şekilde hissettirmeli ve çocuk da kendi rolüne uygun davranma şeklini öğrenmelidir. Öğrendiğini içselleştirebilir ve uygulayabilirse yaşanılan bu gibi durumların çok kısa bir süre içinde azalacağı görülebilir.

    Çocuklarımız bizim geleceğimiz en değerlilerimiz. Dünya üzerinde hangi ebeveyne sorarsanız sorun, dünyadaki en değerli varlıklarının çocukları olduğunu söylerler. Özellikle onların sağlığının her şeyden önce geleceğini ifade ederler. Ancak burada dikkat edilmeyen çok önemli bir nokta bulunmaktadır. Çocukların sağlığı söz konusu olduğunda; iyi beslensinler, soğuk almasınlar, ateşlenmesinler… diye düşünülür. Evet, fiziksel sağlık herkes için önemlidir ancak asıl farkında olunmayan zihinsel sağlıktır. Bilinçsiz teknoloji kullanımının çocuğunuza vereceği zararı dünya üzerinde başka hiçbir şey veremez. Ve zihinsel sağlığın ne kadar yerinde olup olmadığı da çocuk bir okulöncesi kurumuna gittiğinde daha net anlaşılabilmektedir. Gruba uyma süreci, algılayabilme, odaklanabilme, başladığı işi sonuna kadar götürebilme… gibi pek çok zihinsel sürecin kullanımını gerektiren durumla karşılaşan çocuğun zihinsel sağlığının ne durumda olduğu rahatça gözlenebilmektedir.

    Sonuç olarak, çocuklarımızın zihinsel olarak iyi ve sağlıklı olabilmeleri için ebeveynlerin bilinçli hareket etmesi çok önemlidir. Aslında pek çoğumuzun bildiği ancak uygulama noktasında sıkıntı çekilen bir durumdan bahsediyoruz. O zaman öncelikle kendi zihinsel sağlığımızı koruma adına önlemler alalım. Göreceksiniz ki bu önlemleriniz çocuklarınızın dikkatini kısa süre içinde çekecek ve hem sizin hem de çocuğunuzun zihinsel sağlığı korunmuş olacak.

  • Kanser ve cinsel yaşam

    Birçok kanser tipi ve tedavisi cinsel yaşamı etkilemektedir. Bilindiği gibi cinsellik, fiziksel özellikler, psikolojik ve sosyal durumdan etkilenen kompleks bir olaydır. Kişinin hastalığı ve o kişiye uygulanan tedavilere bağlı olarak değişmekle birlikte kişinin cinsiyeti, yaşı, kişilik yapısı, dini inançları ve kültürel değerlerine göre de cinsel yaşam etkilenebilmektedir. Kanser tedavisinde göz önünde bulundurulan yaşam kalitesi içincinsel fonksiyonların durumu da önem arz etmektedir.

    Kanser tanısı konulduktan sonra hastada cinsel yaşamda değişiklikler olabilmektedir. Tedavi süresince ve hatta sonrasında hastaların bir kısmında cinsel ilişkiden tamamen uzaklaşma eğilimi izlenmektedir. Bu uzaklaşmada aile içi sorunlara sebep olmaktadır. Kanser tanısı alan birçok hasta, yaşadığı durumun, cinsel yaşamdan daha önemli olduğunu düşünerek cinsel ilişkiden uzaklaşmaktadır. Bu durumun tam tersi de görülebilmektedir. Hastalığın inkar döneminde hiçbir şey yokmuş gibi davranan hasta, hayata karşı kendini ispatlama çabası içerisinde rutinin çok üzerinde, daha sık cinsel ilişkiye girme isteği hissedebilmektedir.

    Araştırmalar, meme ve jinekolojik organ kanserleri geçiren kadınların yaklaşık olarak yarısında uzun süreli cinsel fonksiyon bozukluğu görüldüğünü, prostat kanseri nedeniyle tedavi olan erkeklerde de tedavinin tipine göre değişen oranlarda cinsel problemler yaşandığını göstermektedir.

    Kadınlarda cinsel ilişkiden kaçınmanın sebepleri:

    Vücut bütünlüğünde kayıp hissi ve buna bağlı cinsel benlikte eksiklik olması

    Tedavilere bağlı vajinal kuruluk ve buna bağlı olarak ağrılı cinsel temas

    Gelecek endişesi ve yaşam kaygısının getirmiş olduğu depresif durum

    Eşten beklenen anlayışın gelmemesi, eşin vücut değişimlerine gerekli olumlu tepkilerinin olmaması

    Erkeklerde cinsel ilişkiden kaçınmanın sebepleri:

    Vücutta olan değişimler sonucunda yetersizlik hissi, cinsel istek kaybı

    Erken boşalma veya boşalmanın olmaması

    Tedaviler sonucu gelişen sertleşme sorunları

    Gelecek endişesi ve yaşam kaygısının getirmiş olduğu depresif durum

    Cinsel problemlerin gelişmesindeki en önemli düşüncelerden biri tedavi sürecinde cinsel yaşamın yasak olduğudur. Bu yanlış bir düşüncedir. Tüm kanser hastalarına yasaklanan bir durum değildir. Kemoterapi sonrasında gelişen bazı yan etkiler (bulantı, kusma, kan sayımında düşme vs) atlatıldıktan sonra eşler cinsel ilişkiye girebilirler. Bu yan etki süreci, kişiden kişiye ve almış olduğu tedaviye göre değişmekle birlikte ortalama 3-7 gün sürmektedir. Mutlaka tedavi veren doktora danışılmalıdır.

    Tedaviye başlamadan önce mutlaka hasta ve hastanın eşi, cinsel yaşamları ile ilgili endişelerini doktorlarıyla konuşmalıdır. Yaşam kalitesini etkileyecek bir durum olduğundan dolayı cinsel yaşamın doktor ile paylaşılmasından, konuşulmasından kaçınılmamalıdır.

    Tedavi sürecinde cinsel isteğin azalması sıklıkla depresyona bağlı olduğundan, bu durum ilaç veya psikoterapi ile kolaylıkla çözülebilmektedir.

    Yanlış düşüncelerden biri de kanserin cinsel ilişki ile bulaşma düşüncesidir. Kanser, cinsel ilişki ile bulaşabilen bir hastalık değildir. Bu sebeple eşler arasında uzaklaşma olmamalıdır.

    Cinsel yaşamın etkilenmemesi için en önemli görev hastaların eşlerine düşmektedir. Hastanın eşinin, hastalığa ve hastaya ilk koyduğu tepkilerin sonraki cinsel yaşamlarında belirgin etkisi olduğu saptanmıştır. İlk etapta hasta eşinin tepkisi sevecen ve kabullenici olursa hasta bu süreci daha kolay atlatabilmektedir. Ancak hastanın eşinde uzaklaşma, yadırgama ve ilişkiyi yasaklayıcı tavır olursabunun sonucunda hastada benlik kaybı ve depresyon gelişebilmektedir. Böyle olumsuz bir yaklaşım hastanın yaşam kalitesini ve tedavisini negatif yönde etkileyecektir.

  • Ebeveyn Olmadan Önce!

    Ebeveyn Olmadan Önce!

    Yeni doğan bir bebeğin ihtiyaç duyduğu bakım ve korunmaya, dünya üzerinde hiçbir canlı muhtaç değildir. Bir bebeğin çevresinin ve özellikle annesinin olumlu/olumsuz tüm davranışları onun hayatı üzerinde belirgin izler bırakır. Davranışlarımız üzerinde kalıtım ve çevrenin hangi oranda etkili olduğu konusu sürekli tartışılmaktadır. Son yıllardaki gelişmeler, kalıtımla gelen kısmın eğilimlerimizi belirlerken, bu eğilimlerin nasıl bir kişilik özelliğine döneceğine ise çevrenin şekil verdiğini ifade etmektedir.

    Yeni doğan bir bebek için ilk etapta ilgilendiği tek kişi annesidir. İlk akla gelen annenin en asli görevinin bebeğinin temel ihtiyaçlarını (açlık, ısınma, altının temizliği, bedensel rahatsızlıkları…) gidermek olduğudur.Bununla birlikte temel ihtiyaçların ön planda olduğu ilk senede gözden kaçırılmaması gereken bir diğer ihtiyaç ise güven duygusudur. Bebeğin bir yetişkine güven duymayı öğrenmesi çok önemlidir. Çünkü çevreye duyulan güven ile kişinin kendisine duyduğu güven arasında çok derin ve güçlü bir ilişki vardır. Kişi kendisine güvendiği takdirde çevresinden korkmaz ancak kendisine güvenmediği durumda çevresinden korkar ve kendisini çaresiz hisseder. Binanın temelinin sağlam olması ne kadar önemliyse bir insanın da güven duygusunu ilk yıllarında kazanması o denli önemlidir.

    “Altıncı his” diyerek tabir ettiğimiz sezgicilik toplumumuzda özellikle annelerimizin en sık kullandığı ifadelerdendir. “Hissediyorum, oraya gitmen senin için iyi olmayacak ya da içimden bir ses bunu söylemen gerektiğini söylüyor…” gibi cümleleri pek çoğumuz duymuşuzdur. Peki, biz yetişkinler bir şeyleri sezerken, bebeklerimiz neler yapıyor? İşte bu kısım çok önemli: Bebekler sezgiledikleri şeyleri tamamen bilinçaltına geçirirler. Annelerinin kendilerine olan tutumunun içten ya da zoraki, sevecen ya da gergin olup olmama durumlarını rahatlıkla sezebilirler.Ve güven duygusunun oluşumunu sezgi gücünü kullanarak başarırlar.

    Bebeğin temel güven duygusunu kazanmasında en önemli etmenler arasında KAYGILI EBEVEYN figürü vardır. Bu durum oldukça yaygın görülen ve bir bebeğin geleceği için oldukça sıkıntılı bir süreci barındırmaktadır. Kaygılı ebeveyn, yaşamın getirdiği sorumlulukları üstlenemeyen ve ebeveynlik rolüne tam olarak hazır olmayan kişilerdir. Çoğunlukla bu kişilerin kendi anneleri ya da babaları da kaygılı kişiliklerdir. Çünkü kaygı, çok bulaşıcı bir duygudur. Bebek,ebeveyninin kaygısını kendisiyle içselleştirir ve gelecekte sürekli telaşlanan, tedirgin bir yetişkin olma adayı haline gelir.Ebeveynlerin anne-baba olmadan önce kaygılı bir yaşam tarzına sahip olup olmadıklarını değerlendirmeleri önemlidir. Kaygılı olma durumu salt olarak ebeveynlik rolünün bir getirisi olamamakla birlikte, günlük işlevsellik üzerinde de zorluklar yaşatır.

    Temel güven duygusu üzerinde önemli olan bir diğer etmen ise TUTARLI DÖNGÜ’dür. Bebeğin ihtiyaç duyduğu beslenme ve uykunun bir döngüyü takip etmesi çok önemlidir. Buna kısaca düzen de diyebiliriz. Bebek aileye katıldıktan sonra ebeveynler, bebeklerinin kendilerine uyum sağlamasını beklemektedirler. Ancak olması gereken, bebeğe göre şekillenilmesi ve bir düzen oturtulmasıdır. Hergün aynı saatlerde beslenmesi, gün içi ve akşam uyku saatlerinin düzenli olması bebeğin büyürken ihtiyaç duyduğu güven kaynağıdır.Askeri bir disiplinden bahsetmiyoruz tabi ki ama düzeni oturtmak için dikkat edilmesi gereken hususları da gözden kaçırmamalıyız. Yaşamın ilk yıllarında tutarlı bir hayat yaşayan yetişkinlerin hem okul hem sosyal yaşamlarının daha kolay ve olumlu geçtiği görülür.

    Sürekli kullandığım bir ifade vardır: Herkes biyolojik olarak anne-baba olabilir ancak duygusal anlamda bu duyguyu herkes yaşayamaz herkes hazır olamaz. Toplumumuzda çok yaygın bir tutum olarak gördüğüm, bebeğin bir oyuncak olarak görüldüğüdür. Ve bu oyuncağa olabildiğince sınırsız, müsahamakar ve tutarsız davranışlar sergileyen ebeveynler ve çevrenin yaklaşık beş-altı sene sonunda soluğu danışmanlık merkezlerinde, hastanelerde almış olduğunu görüyorum.“Sihirli bir çubuğunuz var mı? Çocuk, okula başlayacak ve işler hiç yolunda gitmiyor.” Bizler de bu durumun yaşanmaması adına toplumumuzun her kesimi için farkındalık çalışmaları yapıyoruz.

    Biz uzmanlar, her zaman ihtiyaç dahilinde görev yerimiz neresi olursa olsun yardımcı olabilmek adına çalışıyor ve bunu severek yapıyoruz. Ancak istiyoruz ki bir şeyler biraz daha fazla duyulsun ve fark edilsin. Eğitim programları daha fazla takip edilsin, daha fazla kitap okunsun, akıllı telefonlara bakan ebeveyn profili azalsın, (ihtiyaçtan) daha fazla kazanmak için akşam çocuğunun uyku saatini kaçırmayan babalar artsın, çocuğunu oyalamak için çantasından tablet çıkaran değil kalem-defter-kitap çıkaran ebeveynler çoğalsın…

    Gerekli olan şey sadece biraz değişim. Ebeveyn olmadan önce LÜTFEN düşünün!

    Gelişim ve değişim kelimeleri size ne ifade ediyor? Hayatınızda ne kadar yer alıyor?

    Çocuk yetiştirmek, bir yetişkini şekillendirmektir.

    Çocuk yetiştirmek, ebeveynin kendisini yetiştirmesidir.

    Çocuk yetiştirmek, gelecektir.

    Çocuk yetiştirmek, sorumluluk ve fedakarlıktır.

    Çocuk yetiştirmek, örnek olmaktır.

    Çocuk yetiştimek, ekip işidir.

    Çocuk yetiştirmek, okumaktır, okumaktır, okumaktır.

  • Kanserde risk faktörleri

    ABD 2016 verilerine göre erkeklerde en sık görülen kanser prostat kanseri, kadınlarda ise meme kanseridir. En sık ölüme sebep olan kanser ise hem erkeklerde hem kadınlarda akciğer kanseridir. Türkiye istatistiklerine göre tek fark, erkeklerde en sık akciğer kanseri görülmektedir.

    Peki en sık görülen bu kanserlerin ve hatta diğer kanser alt tiplerinin risk faktörleri nelerdir? Hangi durumda hangi kanser riski artmaktadır? Bu yazımda size bu soruların cevaplarını aktaracağım.

    AACR (American Association for Cancer Research)’nin 2015’de yayınladığı rapora göre kanser riskini artıran faktörler içerisinde sıklık sırasına göre

    Sigara

    Obezite

    Bakteri ve virüsler yer almaktadır.

    AACR raporuna göre kanser riskini artıran diğer sebepler; fiziksel inaktivite (hareketsizlik), diyetsel faktörler, alkol tüketimi, endüstriyel maruziyetler, hormonal faktörler, UV ışın (güneş ışığı), radyasyon maruziyeti, çevresel kirliliktir.

    SİGARA

    Gelişmiş ülkelerde tüm kanserlerden ölümlerin %21’inin, ABD’de ise %33’ünün sebebi sigara kullanımıdır.

    Sigara kullanımı sonucu görülme riski artan kanserler: Akciğer kanseri, larinks (gırtlak) kanseri, özefagus (yemek borusu) kanseri, ağız içi kanserler, mesane kanseri, böbrek kanseri, karaciğer kanseri, mide kanseri, kolon ve rektum (kalın barsak) kanseri, pankreas kanseri, akut lösemi, serviks (rahim ağzı) kanseri

    YAŞ

    Birçok kanser için önemli bir risk faktörüdür. Tüm kanserler için ortalama tanı yaşı 66’dır. Meme kanseri, kolorektal kanserler, akciğer kanserini ileri yaşta görürken, lösemi – lenfoma gibi bazı maligniteleri daha genç yaşta görmekteyiz.

    45 yaşından sonra kanser görülme riski önemli ölçüde artmaktadır. Özellikle meme kanseri ülkemizde diğer ülkelere göre daha genç yaşta görülmektedir.

    ÇEVRESEL (Endüstriyel) MARUZİYET

    Bazı kimyasal maddelere uzun süre maruziyet kansere sebep olmaktadır. Kansere sebep olan kimyasal maddeler ve sebep oldukları kanserler aşağıdaki tabloda verilmiştir.

    Karsinojen Kanser Tipi
    Arsenik Akciğer kanseri
    Asbest Akciğer kanseri ve mezotelyoma
    Aromatik aminler Mesane kanseri
    Benzen Lösemi
    Dizel egzoz gazı Akciğer kanseri
    İyonize radyasyon Lösemi
    Nikel Akciğer ve nazal sinüs kanserleri
    Pestisid Akciğer kanseri
    Radon Akciğer kanseri
    UV radyasyon Cilt kanseri
    Vinyl choloride Karaciğer kanseri

    Güneş ışığına maruziyet, cilt kanserine özellikle melanom adı verilen cilt kanseri gelişme riskini artırmaktadır.

    KRONİK İNFLAMASYON

    Kronik inflamasyon (uzun süreli iltihap, yangı), DNA hasarına yol açarak kansere neden olabilmektedir. Bu sebeple kronik inflamasyon durumlarına dikkat edilmelidir.

    Bu durumlara örnek olarak;

    Güneş yanığı üzerinde cilt kanseri gelişebilir.

    Reflü özefajit dediğimiz reflünün özefagusta inflamasyona sebep olması sonucu Barret’s özefagus adı verilen bir tablo ortaya çıkar. Bu durum özefagus kanser gelişme riskini artırır.

    Karaciğer sirozu, karaciğer kanseri gelişme riskini artırır.

    İnflamatuvar barsak hastalıkları (ülseratif kolit, Chron hastalığı) durumlarında kolon kanseri görülme riski artar.

    Uzun süren sistit ( idrar torbası iltihaplanması) mesane kanseri gelişme riskini artırır.

    Yukarda bahsettiğim durumlarda panik yaşamaya veye tedirgin olmaya gerek yoktur, doktorunuz tarafınca bu durumlar takip edilmektedir.

    DİYETSEL FAKTÖRLER

    Alkol tüketimi, meyve – sebze tüketiminin az olması, kırmızı et tüketimi, işlenmiş et tüketimi (sucuk, salam, sosis) kanser riskini artıran faktörlerdendir.

    Alkol tüketimi; karaciğer, özefagus, farenks, oral kavite (ağız), larinks, meme ve kolorektal kansergelişme riskini artırmaktadır.

    Düzenli kırmızı et ve işlenmiş et tüketimi kolorektal kanser gelişme riskini artırmaktadır.

    Alkol tüketimi ile birlikte sigara kullanılması ağız, larinks (gırtlak) ve özefagus (yemek borusu) kanseri riskini sadece sigara içenlere göre riski daha da fazla artırmaktadır

    ENFEKSİYÖZ ETKENLER (BAKTERİ ve VİRÜSLER)

    Enfeksiyonlara sebep olan bazı bakteri ve virüsler kansere de sebep olabilmektedir. Örnek olarak önemli bazı virüs ve bakterilerin ilişkili oldukları kanserler aşağıda verilmiştir.

    Human Papilloma Virüs (HPV): Serviks (rahim ağzı) kanseri, anal kanser, orofarengeal, vulvar, vajinal ve penil kanser

    Hepatit B ve C virüsü: Hepatosellüler kanser (karaciğer kanseri)

    Human Immunodeficiency Virus (HIV): Kaposi sarkomu, lenfoma (lenf kanseri) ve serviks, karaciğer, akciğer ve anal kanser

    Epstein-Barr virüsü (EBV): Lenfoma, mide, nazofarenks

    Helikobakter pylori (H. pylori): Mide kanseri

    OBEZİTE (KİLO ALIMI)

    Kilo artışı, obezite kanser riskini artıran en önemli faktörlerdendir. Obezite, aşağıda sıralanmış kanserlerin gelişme riskini artırmaktadır.

    Kolon

    Rektum

    Endometrium

    Özefagus

    Böbrek

    Karaciğer

    Pankreas

    Safra kesesi

    Meme kanseri (postmenapozal)

    GENETİK MUTASYONLAR

    Genetik mutasyonlar, ailesel geçiş kanser nedenleri içerisinde %10’luk bir kısmı oluşturmaktadır. Özellikle birinci ve ikinci derece yakınlarında meme ve kolon kanseri olanların mutlaka bu kanserler için tarama yaptırması gerekmektedir.

    Bu yazımda bahsettiğim önemli risk faktörlerinden uzak durmak ve erken tanı için önerilen tarama testlerinin yapılması kanseri sorun olmaktan çıkartacaktır. Kanser gelişimini önlemek için mutlaka sigara bırakılmalı, kilo alımından kaçınılmalı ve sağlıklı beslenme mümkün olduğunca yaşam içerisinde uygulanmalıdır.

  • Evlilik Olgunluğu

    Evlilik Olgunluğu

    Yaşamında, var olmanın sorumluluğunu duyan insan olgun insandır.”Doğan Cüceloğlu

    Evlilik, iki kişinin birlikte kurduğu bir ilişki kurumudur ve bu kurumun sağlıklı işlemesi için kişilerin belirli bir olgunluğa erişmiş olmaları önemlidir. Türk Medeni Kanununa göre belirli bir yaşta olmak ve ayırt etme gücüne sahip erkek-kadın olmak yeterlidir. Burada anlatılmak istenen ise yeterlilikten ziyade olgunluk olacaktır. Öncelikle evlilik olgunluğuna erişebilmek olgun insan olmak ile mümkündür. Olgun insan üç konuda sorumluluk duygusu gelişmiş kişidir:

    1. Kendini tanıyan,

    2. Diğerlerini tanıyan,

    3. İçinde bulunduğu sistemi tanıyan.

    Evlilik olgunluğundan bahsettiğimizde de aynı boyutlar ortaya çıkar. Evlenme olgunluğu olan biri, yeterince olgunluk kazanamamış kişiye göre kendinin, karşısındaki kişinin ve sosyal ortamının daha farkındadır.

    1. Kendini Tanımak

    Kendimizi tanıma aşamasının ilk adımı, korku kültürü ve değerler kültürü diye nitelendirebileceğimiz iki aile yapısını fark etmek olacaktır.Korku kültüründe; ailede güçlü bir karakter vardır, herkesi denetler, güvenliği sağlar ve kendisinden korkulmasını ister. Asık suratlı ve sert mimikli biridir. “BEN” bilirim der ve diğerlerinin ona tamamen uymasını bekler. Değerler kültüründe; bu yapı gücünü ve anlamını paylaşılan değerlerden alır. Aile içinde adil bir ortam söz konusudur ve bu ortam saygı, sevgi, dürüstlük ve işbirliği ile beslenerek “BİZ” bilincini geliştirir.

    Her insan kendi yaşam öyküsüne sahiptir ve her geçen günde bu öyküsünü keşfetmeye çalışır. Yetiştirildiği ailesine yönelik nasıl bir ortamda ve çevrede büyüdüğünü düşünmesi çok önemlidir. Korku kültüründe mi değerler kültüründe mi yetiştiğini sorgulaması ve kişiliğinde nasıl izler oluşturduğuna bakması gerekir.

    • İç Çocuğunuzu Tanıyın: Siz nasıl bir ortamda yetiştiniz? Aşağıdaki ifadelerden sizi temsil edenlere ‘Evet’, sizi temsil etmeyenlere ‘Hayır’ işaretlemelerini yapın.

    • Sürekli başkalarını memnun etmeye çalışırım; kendimin ne istediğini çoğu kez hiç düşünmem.

    • Kalbimin en gizli köşesinde biliyorum ki ben de bir eksiklik, bir tuhaflık var. Ben normal değilim.

    • Hiçbir şeyi atamam. Değerli, değersiz elime geçen her şeyi biriktiririm.

    • Cinsellikle ilgili olarak kendimi gergin ve huzursuz hissederim.

    • Bir projeye, işe başlamakta güçlük çekerim.

    • Kendime özgü bir düşüncem ve görüşüm yoktur.

    • Sürekli yetersizlik duygusuna kapılır ve bu nedenle kendimi eleştiririm.

    • Gerçekten ne istediğimi bilmediğim duygusu içindeyim.

    • Ne zaman bir konuda itiraz etsem içimi bir suçluluk duygusu kaplar. “keşke, hiç karşı çıkmadan, diğerlerinin istediklerini yapsaydım” diye düşünürüm.

    Bu soruların çoğuna ‘evet’ demişseniz muhtemelen korku kültürünün hakim olduğu bir ortamda yetişmişsinizdir. Ve içinizde utanç yaşayan bir çocuğunuz olabilir. Utanca boğulan bir iç çocuk, evlilikte BİZ’i oluşturmakta zorluk çeker. İlişkisinde güvensizlik, kıskançlık, kaygı ve korku yer alır. Kendini yalnız ve öksüz hissedebilir; çoğunlukla kaygılı kişilikler oluşabilir.

    Bu soruların çoğuna ‘hayır’ demişseniz muhtemelen değerler kültürünün hakim olduğu bir ortamda yetişmişsinizdir. İçinizde yaşamayı seven mutlu bir çocuğunuz olabilir. Sağlıklı iç çocuğu olan insanlar evlilikte BİZ’i oluşturabilir ve ilişkilerinde sevgi, şükür, umut, güven duygularını güçlü bir şekilde yaşar. Kendini dostları açısından zengin görür ve karşılaşacağı sorunları çözme gücünü kendinde görür.

    • İç Tanığınızı Keşfedin: Bu sorular, iç tanığınızın gücünü keşfettiğiniz zaman derinlemesine anlama kazanır.

    1. Evleniyorum mu, evlendiriliyorum mu?

    2. Evlilik kararım bir seçim mi, yoksa geçmişime ya da içinde bulunduğum ortama bir tepki mi?

    3. Evlilikle ilgili beklentilerim benim beklentilerim mi, yoksa farkına varmadan bana yüklenen ‘kültürel şablonun’ beklentileri mi?

    4. Evliliğimde çocuk istiyor muyum?

    5. Anne-baba olmanın sorumluluğunu almaya kendimi hazır hissediyor muyum?

    6. Evlendiğim kişiyle, eşit koşullarda hayatı birlikte yaşamak mı istiyorum, yoksa onun sahibi olup onu kullanmak mı istiyorum?

    7. Hangisi benim için önemli; herkesin haftalarca konuşacağı şaşaalı bir düğün mü, yoksa iki gönlün buluşacağı bir yuva mı?

    8. Evliliğin amacı ne; kavga, dövüş, çekişme içinde üstünlük sağlamak mı, yoksa birlikte yaşayacağımız yaşamın müziğine birlikte dans etmek mi?

    Tanışma süreci içinde pusulanızın aynı yönü gösterip göstermediğinin ya da diğer bir deyişle, birbirinizin inanç ve değerlerinin uyum içinde olup olmadığının farkında olmak ilişkinin geleceği bakımından çok önemlidir.

    1. Diğerini Tanımak

    Olgun insan kendini tanıdıkça karşısındaki kişiyi de tanımaya özen gösterir. Kendisini tanımak adına sorduğu soruların hepsini karşısındakine de yöneltir.

    • Korku kültürü içinde mi, değerler kültüründe mi yetişmiş?

    • Benim tüm özelime tanık olabilecek kadar sorumluluk sahibi mi?

    • İnanç ve değerlerini kendi seçimleriyle oluşturmuş bir mi, yoksa kalıplar üzerinden giden biri mi?

    • BEN ilişkisi mi, BİZ ilişkisi mi bekliyor?

    • Duygularının farkında mı?

    • Haksız olduğunda özür dilemek, gönül almak, ortak değerleri ilişkide yaşatmak gerektiğinin bilincinde mi?

    • Karı-koca ilişkisi içinde mahrem, kırılgan, incinebilir yönlerimi açabileceğim bir can dostu mu, yoksa en yakınıma sızmış bir yabancı mı?

    Evlilik öncesinde eş adayınızı tanımak ve anlamak olgun bir insan olarak sizin sorumluluğunuzdur. Evlendikten sonra  ‘böyle olmandan hoşlanmıyorum’ diye sızlanmak veya onu değiştirmeye çalışmak fayda etmez; yazık olur, mutsuz evliliklere bir de sizinki katılır. Unutmamak gerekir ki, evlendikten sonra konuşması zor olabilecek bir konunun, evlenmeden önce detaylı bir şekilde konuşulması çok önemlidir.

    1. Sistemi Tanımak

    “Kapıyı kapatırım, huzur bozan ailesi dışarıda kalır diyordum; fakat içeride zaten onları temsilen bulunan, onlar tarafından yetiştirilmiş eşim var…”

    Evlilik kurumunun aslında çok önemli bir parçasını oluşturan sosyal ortam, maalesef ki çiftler tarafından ilişkinin başında pek dikkate alınmaz. Ancak olgun insanlar şunu bilir ki, evlendikten sonra eşinin ailesiyle bir şekilde ilişkisi her daim olacaktır. Ve kendi ilişkisi içinde, kayınvalide ve kayınpederinin beklentileri, duyguları ve inançları etkili olabilmektedir. Kişinin hoşuna gitse de gitmese de onlar da BİZ’in bir parçasıdır artık.

    Ailesiyle ilişkimiz korku kültüründe mi değerler kültüründe mi gelişecek diye sorabilmesi gereklidir. Önceden bu soruları sormak ve alınacak cevaplardan korkmamak, kişinin evliliğe dair olgunluğunun ve sorumluluk duygusunun gücünü ifade eder.

    Evliliği düşünen kişiler önemli bir yolculuğa çıktıklarının farkındalar değil mi? Bu yolculuğun sizin yolculuğunuzun olması için kendinizi tanımanız ve bilmeniz gerekiyor ki, yol arkadaşınızı doğru seçebilesiniz. Yolculuğunuz nerede, kimlerle olacak? Yolculuğun içinde yer alacağı coğrafyayı, ekipte kimlerin olacağını bilmekte fayda var. Her an uyanık olmakta fayda var!

    El Mitra bir kez daha söz aldı ve dedi ki: Peki, Evlilik ey üstat?

    Ve o şöyle yanıtladı:

    Birlikte doğdunuz ve sonsuza dek birlikte olacaksınız.

    Birlikte olacaksınız, ölümün beyaz kanatları günlerinizi dağıtıp savurduğu saatte.

    Elbette, Tanrı’nın sessiz belleğinde bile birlikte kalacaksınız.

    Ama birliğinizde mesafeler olsun.

    Göklerin rüzgârları dans etsin aranızda.

    Birbirinizi sevin ama aşk pranga olmasın aranızda:

    Ruhlarınızın kıyıları arasında hep dalgalanan bir deniz olsun aşk.

    Birbirinizin kadehini doldurun, ama aynı kadehten içmeyin.

    Birbirinize ekmeğinizden verin ama aynı ekmeği yemeyin.,

    Birlikte şarkı söyleyip dans edin ve eğlenin, ama ikiniz de tek başınıza olun,

    Bir lavtanın, aynı ezgiyle titreseler de birbirinden ayrı duran telleri gibi.

    Kalplerinizi verin, ama teslim almayın birbirinizin kalbini.

    Çünkü sadece Hayat’ın avucundadır kalpleriniz.

    Birlikte saf tutun, ama yapışmayın birbirinize:

    Çünkü tapınağın sütunları da ayrı dururlar,

    Ve meşe ile selvi büyüyemez birbirlerinin gölgesinde.

    Halil CİBRAN

  • Hepatit b – c ?

    Hepatit b – c ?

    Hepatit B

    Hafif bir hastalıktan ömür boyu süren, siroz ve karaciğer kanserine yol açabilen farklı sonuçları olabilen bir karaciğer hastalığıdır.

    Hepatit B Hepatit B Virüsü (HBV) ile meydana gelir. Hepatit B akut veya kronik olabilir. Kişi HBV ile enfekte olduktan sonra akut HBV enfeksiyonu meydana gelir. Akut HBV enfeksiyonu altı aydan daha uzun sürerse enfeksiyon kronikleşmiş olur. Kronik enfeksiyon genellikle ömür boyu devam eder. Hepatit B den korunmanın en iyi yolu aşılanmaktır. Kronik Hepatit B nasıl tedavi edilir?

    Kronik Hepatit B hastaları bu konuda uzman hekimler tarafından takip edilmelidir. Kronik hepatit B hastaları hastalık gelişimi ve tedavi seçenekleri açısından düzenli olarak takip edilmelidir. Tüm kronik Hepatit B hastalarında tedavi gerekli değildir. Kronik Hepatit B tedavisi için çok sayıda ilaç seçeneği mevcuttur. Tedavi ile hastalık etkili bir şekilde kontrol altına alınabilmekte ve karaciğer yetmezliği, siroz veya karaciğer kanseri gibi kötü sonuçların oluşması engellenebilmektedir.

    Hepatit C

    Hepatit C Virüs (HCV) enfeksiyonu sonucunda meydana gelen bir karaciğer hastalığıdır. Hastalık, bir kaç hafta sürebilen hafif bir formdan hayat boyu süren ciddi hastalığa kadar değişen hastalıklara yol açabilir. HCV genellikle kan yoluyla bulaşır. Hepatit C akut veya kronik olabilir. Akut Hepatit C mikroorganizma vücuda girdikten sonraki 6 ay içinde olan kısa süreli bir hastalıktır.

    Kişilerin çoğunda (%75-85) akut Hepatit C enfeksiyonu kronik Hepatit C enfeksiyonuna dönüşür. Kronik Hepatit C hayat boyu devam edebilen, ciddi sağlık sorunlarına (siroz, karaciğer kanseri) ve hatta ölüme yol açabilen bir hastalıktır. Hepatit C için aşı bulunmamaktadır.

    Kronik hepatit C’nin etkili tedavi seçenekleri mevcuttur.

    REFLÜ

    Mide içeriğinin (asidinin) patolojik şekilde mideden özefagusa (yemek borusuna) doğru geri kaçışı gastroözefageal reflü’dür. Hastalar göğüs kafesinin arkasında yanma(heartburn) şikayeti ile başvurabilirler. Reflü bazen yemek borusunun arkasındaki yanmanın yanı sıra ağza gıdaların ve acı suyun gelmesidir. Reflü, sıklıkla yemeklerden sonra olur. Gastroözefageal reflü hastalığı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sıkça rastlanan bir hastalıktır. Ülkemizde yapılan bir çalışmada toplumun %20’sinde reflü hastalığı bulunmuştur.

    KABIZLIK

    Kabızlık, en sık karşılaşılan sindirim sistemi problemidir. Bağırsak tembelliği, nedeni bilinmeyen, bireysel yatkınlıkla ilişkili bir durum olabileceği gibi; diyabet, hipotiroidi gibi metabolik olayların bir belirtisi veya kolon kanserinin sonucu olarak da ortaya çıkabilir. Ayrıca bazı ilaçlar ve nörolojik hastalıklar da kabızlığa neden olabilir. Kabızlık şikayetleri yaşayan kişiler için en kötü senaryo olan kolon kanserinin değerlendirilmesinde kolonoskopi altın standarttır ve erken tedavi şansı sağlayarak hayat kurtarıcı olabilir. Kolon kanserleri genellikle bağırsakta “polip” dediğimiz ve bu aşamada iken çoğunlukla iyi huylu olan küçük et beni gibi kabarıklıklar şeklinde başlar ve yıllar içinde büyüyüp kanserleşirler. Bu nedenle hiçbir yakınması olmasa dahi 50 yaşına gelmiş herkese tarama amaçlı kolonoskopi yapılması, polip tespit edilirse kolonoskopi işlemi sırasında çıkarılarak (polipektomi) kanser gelişiminin önlenmesi ve bulgulara göre belli aralıklarla işlemin tekrarı tüm dünyada kabul edilmiş bir yaklaşımdır. Ailesinde kolon kanseri olan kişilerde daha erken yaşlarda taramaya başlamak gerekir.

  • Ebeveyn Tutumları

    Ebeveyn Tutumları

    Ebeveyn-ergen arasındaki ilişki, ergenlik döneminin nasıl geçeceğini belirleyen en önemli dinamiklerden birisidir. Bu dönemde yaşanılan sıkıntılardan çoğunluğu bu ilişkiden kaynaklanmaktadır.

    Yapılan bir çalışma; ebeveyn-ergen çatışmalarının en çok erken ergenlik döneminde yaşandığını ve ilerleyen süreçte azaldığını gösterir. Ebeveynin, çocuğundaki değişimlere ani tepki vermesi, onu anlamaya çalışmadan önce otorite mücadelesine girmesi çocuğu ailesinden daha da uzaklaştırır. Ve kendisini tek anlayan kişilerin arkadaşları olduğu görüşüne daha da inanarak ailesiyle arasına koyduğu mesafeyi arttırabilir.

    Yaşanan çatışmaların doğuşunda ve çözümünde ebeveynlerin tutumlarının önemi:

    • Otoriter-Baskıcı( Dediğim Dedik) Tutum:

    “Ben ne dersem o olur tavrı”, sen ne dersen de benim için hiçbir önemi yok düşüncesini çocuğa aşılar ve kendisinin ailesi tarafından değersiz bir insan olarak görüldüğünü düşünür.

    Bu tip ebeveynler, temelde kendilerince çocuklarını zararlı çevreden korumak amacıyla sıkı bir kural düzeneği oluştururlar ve çocuğunda bu duruma karşılıksız itaatini beklerler. Ancak bu tavır çocuğa hem sosyal hem de psikolojik anlamda zarar verir.

    • Aşırı Müsamahakâr Tutum:

    Bu tür ailelerde egemen çocuktur. Hiçbir kural-kısıtlama yoktur. Çocuğun her istediği yerine gelir. Çocuğun nereye gittiğini, kiminle görüştüğünü bilmezler. Tüm odakları kendi işlerine yönelmiş olup “biz çocuğumuzu özgüvenli, bağımsız yetiştiriyoruz ve tüm kararları kendisi verir.” ifadelerini kullanırlar.

    Ancak burada beklenen etki görülmez çünkü bu tarz davranış çocukta tam ters etki yapar ve “ben ailemin hayatında yok gibiyim, eve hiç gelmesem neredesin diyen yok” düşüncelerine sahip olmasına neden olur. Ergenin her daim hissetmek istediği (pek belli etmek istemese de) bir içten ilgiye ihtiyacı vardır.

    • Sevgiye Dayalı, Hoşgörülü Tutum:

    Ne ihmalkâr ne de otoriter dediğimiz doğru tutum şeklidir. Çocuğunun omzuna elini atarak konuşabildiği gibi sınırları ihlal ettiğinde de çocuğunu uyarabilen, aşağılamadan, saygılı bir şekilde “ burada yanlış yapıyor gibisin. Bence bunu yapmanın daha doğru yolu var ve istersen gel birlikte biraz daha düşünelim.” diyebilen aileler en az sorun yaşayan ailelerdir. Birlikte çözüm üretmek, ergenle anne babanın yapabileceği en doğru şeydir.

    Ergenin ailesiyle girdiği tartışmalarda kullandığı dil, genelde sivri ve saygısız olsa da, bunun olgun davranışa doğru adım atma çabası olduğu bilinmelidir.

    Değerli Tavsiyeler:

    • Her zaman örnek anne-baba olamazsınız, zaman zaman gerçekleşen dramatik olaylardan çok, süreklilik arz eden durumlar daha önemlidir.

    • Çocuğunuza dokunun. Dokunma fiziksel büyümeyi uyarır, stresi azaltır, bağışıklık sisteminin daha iyi çalışmasını sağlar.

    • Çocuğunuzu takdir ederken, elde ettiği başarıyı değil, böyle bir başarıya ulaşmış olmasının ve çabasının önemini vurgulayın.

    • Çocuğunuzun akıl sağlığın, uyum ve mutluluğunun en güçlü ve tutarlı belirleyicisi, sizin onun hayatına katılım derecesinizdir.

    • Gelişimsel geçiş dönemlerinde sabırlı olun. Çocuklar için birçok yaş dönemi, “ iki adım ileri, bir adım geri” dönemleridir. Tutarsız olduğunu düşünmeyin ve geçici dönemler olduğunu unutmayın.

    • Çocuğunuzun planları hakkında ön bilginiz olsun. Gece veya gündüz nerede ve kiminle olduğunu, ne yaptığını bilin. O da bu soruları şüphecilikten ötürü değil, onun için endişelendiğinizden ötürü sorduğunuzu bilsin.

    • Çocuğunuz olgunlaştıkça kuralları esnetin.

    • Her zaman onun adına karar vermek yerine, seçenekleri sunarak kendi kararlarını almasını sağlayın ve hatalarından öğrenmesine izin verin.

    • “Odanı temiz tut” yeterince net bir ifade değildir. “Elbiselerini katla, yatağını topla, çöpünü boşalt…” gibi açık ve net cümleler kullanmalıyız.

    • Size göstereceği saygı sizden gördüğü saygıyla sınırlı olacaktır.