Yazar: C8H

  • Nedir bu çölyak ?

    Çölyak hastalığı, çölyak sprue, non tropikal sprue ve gluten enteropati de denilen bir takım genetik yatkınlığı bulunan kişilerde buğday, çavdar, arpa alımıyla uyarılan iltihabi bir ince barsak hastalığıdır.

    Hastalığın ortaya çıkması insanlık tarihi ile birlikte zamanımızdan yaklaşık 10.000 yıl önce tarımın başladığı Orta Doğu, Mezopotamya, Anodolu topaklarına dayanır.

    İlk kez Kapadokyalı Aretaeus milattan önce birinci yüzyılda yazdığı kitaplarında çölyak hastalığına benzer tablodan bahsetmiştir.

    Hastalık öyküsünün nerede ve ne zaman başladığı, buğday ve diğer tahılların insanoğlunun diyetine girdikten sonra olup olmadığı açıklanamamaktadır.

    Hastalığın bugünkü bilinen şekli ile tanımlanması önce 1887-1888 de İngiliz patolog Samuel Gee ardından hastalık ile gluten arasındaki ilişkinin bulunması Willem – Karel Dicke tarafından 2 . Dünya savaşı sırasında (1941-1950) olmuştur. Hastalık 1950 lerde özellikle Avrupa kökenli beyaz ırkta görülmekle beraber 1970 lerde kanda hastalıkla ilişkili antrikorların saptanması ile dünyanın her yerinde benzer sıklıkla görüldüğü fark edilmiştir. Halen Pasifik Adaları, doğu Çin, Japonya hastalığın nadir görüldüğü alanlardır.

    Bu durumun beslenme alışkanlıkları ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Tarama çalışmalarında hastalığın sıklığı tüm dünyada artan bir eğri çizmektedir. Avrupa kökenli toplumlarda ortalama sıklık 1/100 iken, ülkemizde yapılan bölgesel çalışmalarda çocuklarda %1, erişkinlerde %0,8-1,3 arasında saptanmıştır. Bunun yanı sıra dünyada en sık olarak önceki bilgilerin tersine Batı Sahra Afrikasında %5,6 olarak bulunmuştur.

    Çalışmalar hastalığın yaşla birlikte arttığını göstermektedir ve kadınlarda erkeklerden daha sık görülmektedir. Ayrıca tek yumurta ikizlerinde ve birinci derece akrabalar arasında sıklık 10 kat fazladır.

    Otoummin bir hastalık olduğu için tip1 diyabet, tiroidit, Adisson hastalığı, osteoporoz, Down sendromu ve Ig A eksikliğinin olduğu vakalarda artmış risk vardır. İrrite barsak sendromu tanısı koyulmuş hastaların % 10 unda çölyak hastalığı vardır.

    Hastalığın oluşmasında genetik faktörlerin önemli rolü olmakla birlikte çevresel faktörlerde önemlidir. Diyete buğday dolayısıyla gluten girmedikten sonra hastalık oluşmaz.

    Bu nedenle beslenmelerinde buğdayın önemli yer tuttuğu toplumlarda veya değişen beslenme alışkanlıkları nedeni ile daha önce bu hastalığa yakalanmayan toplumlarda hastalığın görülme sıklığı artmaktadır.

    Bu tahıllar içinde sadece yulafın toksik etkisi tartışmalıdır.

    Buğday, yapısı itibari ile çavdar ve arpa ile benzerlik gösterir. Dolayısı ile çavdar ve arpada toksit etki oluşturur. Yapı itibari ile farklılık gösteren yulaf nadiren toksiktir. Ancak halen çok güvenilir değildir.

    Etkilenen bireylerin ince bağırsaklarinin iç yüzeyi bu maddelere(gluten ve gliadin) karşı farklı tepkiler geliştirir.

    Bu oluşumlar çölyak hastalarındaki kısıtlı savunma hücrelerini ve doku enzimlerini uyarır. Böylece ince barsak yüzeyinde hastanın kendi savunma hücrelerini uyarılma sonucu başlattığı bir tür iltahaplanma ince barsak iç yüzeyinde yıkıma neden olur.

    Hastalığın birinci derece akrabalar arasında sık görülmesi, gluten duyarlılığına yatkınlık (genetik şifrelenme ile teşhis edilebilir.

    Çölyak hastalığına yakalananların %90 dan fazlasında bu genetik şifrelenme belirlenmiştir. Sağlıklı kontrol grubunda genetik değişkenliğin görülme oranı ise %20-30 dur.

    Glutene maruz kalma süresi ile hastalık başlama ve gelişme süreside doğru orantı gösterir. Anne sütünün uzun süreli verilmesi, anne sütü verilirken ek gıdalara başlanması pek çok çalışmada yararlı bulunmuştur.

    Viral enfeksiyonlar, sigara ,gıda katkı maddeleri gibi çevresel faktörlerin hastalığın oluşumunda olumsuz yönde etkili oldukları düşünülmektedir.

    Bugün için önerilen anne sütünün ideal olarak uzun verilmesi ve 4.-7. aylar arasında anne sütü alırken tahıllı ek gıdalara başlanmasıdır.

    ÇÖLYAK HASTALIĞININ KLİNİK GÖRÜNTÜSÜ

    Çölyak hastalık kliniği oldukça farklı ve değişken olabilir. Hastalığın sindirim sistemi ve diğer sistemlerle ilgili belirtileri büyük oranda ince barsağın ilk kısmında gelişen emilim bozukluğuna bağlıdır.

    Yağlı, donuk görünümlü, alışılmıştan daha sık ve bol miktarda dışkı ise bu hastalığın en önemli göstergesidir.. Ancak süt çocuklarında tipik hastalık belirtileri daha az görülmektedir.

    Bunun yanında kan testleri sayesinde çok hafif bulguları olan hastalar bile tanı alabilmektedir.

    Toplum taramalarında çok sayıda yakınmasız hasta fark edilebilmektedir.

    1-Klasik Çölyak Hastalığı

    Daha çok süt çocukları ve küçük çocuklarda yaşının 6.-24. aylarında diyete gluten eklenmesi ile ortaya çıkan tipik olarak büyüme gelişme geriliği kronik ishal veya cıvık dışkılama, kusma, karın ağrısı, karın şişkinliği, kas zayıflığı, kas kontrol güçlüğü, iştahsızlık gibi mide barsak
    sistemi bulguları ve gıda emilim bozukluğu ile karakterize durumdur.

    Hastalık haftalar ya da aylar içinde ortaya çıkabilir.İshal halen en sık görülen bulgudur, akut veya sinsi olabilir.

    Bu çocukların büyüme ve gelişmesi yaşına göre geri kalır.Vitamin D ve kalsiyum eksikliğine bağlı olarak sıklıkla rikets tablosu ile tanı alırlar. Nörolojik bulguları da olabilen bu çocuklar emosyonel olarak çekinik, huzuesuz, mutsuz ve huysuz olabilirler.

    2- Klasik Olmayan- Atipik Çölyak hastalığı

    Çoğunlukla 5-7 yaş üstü büyük çocuklar ve yetişkinlerde görülür.

    Boy kısalığı, pubertede geçikme,diş mine tabakası bozuklukları, aftöz stomatit, tedaviye cevapsız veya nedeni tam olarak bilinmeyen demir eksikliği kansızlığı, kemik erimesi ve kemik zayıflığı, kronik eklem şikayetleri, kardiyomyopati gibi kalp kası bozuklukları, karaciğer testlerinde bozukluk, nörolojık bozukluk gibi bulguların yanında tekrarlayan karın ağrısı, bulantı, kusma, şişkinlik, mide yemek borusu reflüsü gibi atipik yakınmalr olabilir.

    Genç erişkinlerde ciltte döküntü kızarma, kurdeşen dökme vitiligo alopesi gibi bulgular olabilir. Atipik bulguları ve yakınmaları olan bireylerin çoğunda sindirim sistemi bulguları yoktur. Nedeni açıklanamayan demir eksikliğiolan yetişkinlerde hastalığa çocuklardan daha sık rastlanır. Yaşın ilerlemesi tyroid hastalığı ve norolojik bulgu sıklığını arttırır.

    3-Sessiz Çölyak Hastalığı

    Sağlam görünen bir çocuk yada yetişkinde tesadüfen tarama yapılırken hastalığın yakalanmasıdır. Bu vakalar yakınmasızdır. Bu nedenle risk grubu denilen grup taranmalıdır. Bu grupta hastalık %4-5 oranında görülmektedir.

    Son yıllarda sessiz çölyak hastalarının çoğunda hafif gözden kaçabilen hastalık bulgularının olduğu ve bazı psikiyatrik değişikliklerin olduğu gösterilmiştir. Dolayısıyla bu olgulara sessiz demek tamamıyla doğru olmayacaktır. Yakınmaları olan 1 olguya karşılık 7 sessiz olgu olduğu ön görülmektedir.

    4- Potansiyel Çölyak Hastalığı

    Kan testleri pozitif olduğu halde , ince barsak biyopsileri normal veya hafif değişiklik gösteren olgulardır. Önceleri hiçbir bulgu olmamasına rağmen ilerleyen yıllarda tipik hasta olma riski taşırlar. İzlenmeleri gerekir.

    KİMLERE TEST YAPILMALIDIR ?

    Yakınması olmayan hastalarda kimlere test yapılacağı tam belirlenmiş değildir. Ancak aşağıdaki gruplar taranmalıdır;

    -iştahsızlık
    -inatçı , kronik ishal
    -kronik kabızlık

    -tekrarlayan karın ağrısı ve kusma
    -kalıcı dişlerde mine kaybı
    -kısa boy
    -belirgin puberte geçikmesi
    -kansızlık
    -kemik erimesi
    – yüksek riskli gruplar

    HASTALIĞA NASIL TANI KOYULUR ?

    Çölyak hastalığı tanısı kesin olmalıdır. Çünkü bir ömür boyu devam edecek bir hastalıktır ve tedavisi de yaşam boyudur. Hastalığın tanısı ince barsak biyopsisinde karakteristik değişikliklerin varlığı ve glutensiz diyetle iyileşmenin görülmesi işe koyulur.

    Çölyak hastalığında tanının desteklenmesinde, risk gruplarının taranmasında ve glutensiz diyete cevabın değerlendirilmesinde kan testleri
    yararlıdır. Bu testlerin özgüllüğü ve duyarlılığı değişkendir.

    Tanısında tereddüt olan hastalarda genetik çalışma yapılmalıdır.

    Gıda intolerans tesleri çölyak hastalığı tanısı koymak için kullanılmaz. Gıda intolansı veya gıda alerjisi tümüyle farklı hastalıkları tanımlar, çölyak hastalığı ile ilgili değildir.

    HASTALIKTA TEDAVİ

    Tedavi ömür boyu sürecek olan glutensiz diyettir.BU tedaviye sıkı uyulması hastalığın gidişatı açısından önemlidir.Henüz alternatif tedavi yoktur.Sadece kararlı giden hastalarda yulafın diyete eklenmesi ile ilgili kesin kanı yoktur.

    Yine daha az immunolojık olan Etiyopya tahılı, akdarı, süpürge darısı, kara buğday gibi tahılların diyete sokulma çabaları devam etmektedir.

    Diyette ana tahıl grubunu mısır ve pirinç oluşturmaktadır. Ancak son yıllarda glutensiz buğday unu diyete girmiştir.Çölyak hastalığı dayanışma grubuna erken katılım uyumda yarar sağlar. Yakınmalar düzelene kadar sıklıkla eşlik eden laktaz yetersizliği nedeni ile laktozsuz diyette önemlidir.

    Hastaların hepsi mineral, vitamin eksikliği için taranmalı, kemik mineral yoğunluğu ölçümü yapılmalıdır. Eksikliler tedavi ile yerine koyulmalıdır. Çocuk doğurma yaşındaki tüm kadınlar folik asit almalıdır. Ayrıca hasta ve bakmakla yükümlü kişilere verilecek psikolojik destek tedavinin önemli bir parçasıdır.

    Çölyak hastalığı nedeni ile glutensiz diyete başlayan hastaların %90 nında 2 haftalık diyet sonrası klinik düzelme başlar. Tedaviye cevapsızlığın en sık nedeni diyetteki gluten kaçağıdır. Diğer sebepler arasında enfeksiyonlar, pankreas yetersizliği, besin alerjileri ve diğer
    tip kolitler olabilir.

    Hastaların küçük bir yüzdesinde uygun diyete rağmen kalıcı bağırsak yapı değişiklikleri olabilir, farklı bir neden bulunamaz. Çölyak hastaları barsak lenfoması, ince barsak kanseri, yemek borusu kanseri ve yutak kanseri açısından artmış riske sahiptirler takipleri gerekir.

  • Sosyal Fobi

    Sosyal Fobi

    Tam da şu an gözlerinizi kapatın. Günlerdir haftalardır hazılandığınız sunumu sunmak için sahnedesiniz, evet birtek siz varsınız ve size odaklı bir sahne ışığı. Her şeyi bildiğinizden eminsiniz, çok çalıştınız ve konuya hakimsiniz. Ama o da ne? Bir saniye terliyor musunuz? Söz hakkı size geçtiği anda kalbiniz sizi bayıltacakmışçasına hızlı çarpıyor, insanlar yüzünüzün kızardığını görüp sizin ne kadar da utangaç ve eksik olduğunuzu mu düşünecekler? Terlediğinizi görüp alay mı edecekler?..

    Sosyal Fobi bireyin başkaları tarafından yargılanabileceği kaygısını taşıdığı toplumsal ortamlarda mahcup ya da rezil olacağı konusunda belirgin ve sürekli korkusunun olduğu bir kaygı bozukluğudur. Hayatının pek çok alanında olumsuz sonuçlar yaratabilen, yaşam boyu görülme sıklığı bakımından en yaygın anksiyete bozukluğudur.

    Sosyal fobi yaşayan kişiler başkalarıyla etkileşimde bulunmaları gereken konularda, yada başkalarının kendilerini gözlemleyebileceği bir eylemi yerine getirecekleri zamanlarda bu durumları yaşamamak adına çeşitli kaçınma davranışları sergilerler. Bunlar; bahanelerle o iş toplantısına katılmamak, katıldığında boğazım- dişim vs ağrıyor diyerek konuşmalara dahil olmamak, sunum günü okula gitmemek vs gibi gerçekleşebilir. Bu kişiler “başkalarının kendileri hakkında ne düşündükleri” ile yakından ilgilidirler. Örneğin tüm bu kaçınma davranışlarını başkalarının gözünde ‘kaygılı- aptal- zayıf- eksik’ görünmemek adına gerçekleştirirler. Sosyal fobisi olanlar için kaygı yaratabilecek bazı durumlar;

    • Toplum içinde telefonla görüşme 

    • Küçük bir grup etkinliğinde yer alma         

    • Toplum içinde yemek yeme          

    • Toplum içinde bir şeyler içme         

    • Yetkili biri ile konuşma                         

    • Dinleyiciler önünde konuşma, rol yapma                                                            

    • Partiye/ eğlenceye gitme                                                  

    • Başkaları tarafından izlenirken çalışma         

    • Başkaları tarafından izlenirken yazma           

    • Çok iyi tanımadığı biriyle telefonda görüşme

    • Çok iyi tanımadığı biriyle yüz yüze konuşma 

    • Yabancılarla karşılaşma                                  

    • Genel tuvaletleri kullanma                              

    • Birilerinin oturduğu odaya girme                    

    • İlgi odağı olma                                                 

    • Bir toplantıda hazırsızlık konuşma yapma      

    • Yetenek, yeti veya bilgi testine tabi tutulma   

    • İyi tanımadığı birine onaylanmadığını veya aynı düşüncede olmadığını ifade etme            

    • Çok iyi tanımadığı birinin gözlerinin içine bakma                                               

    • Önceden hazırlanmış bir raporu bir gruba sözel olarak sunma

    • Romantik veya cinsel ilişki amacıyla birini tavlamaya çalışma                                          

    • Alınan bir malı parasını geri almak üzere  iade etme                                                         

    Sosyal fobinin 2 alt tipi vardır;  korkular ve kaygılar daha çok toplumsal durumları kapsıyorsa yaygın tip, fakat daha kısıtlı alanlara özgü bir kaygıysa ( başkalarının önünde yemek yemek, sunum yapmak vs gibi) yaygın olmayan özgül tip. 

    Peki ne oluyor da sosyal fobi gelişiyor? Sosyal fobi de kalıtımsal geçişin yoğun bir miktarda olmasada bir miktar etkili olduğundan bahsetmek doğru olabilir, örneğin aile öyküsünde yakın akrabalarda sosyal fobisi olan bireylere sahip olan kişinin  sosyal fobiye yakalanması ihtimali, bu duruma sahip olmayanlara göre bir miktar daha yüksektir. Yinede sosyal fobi için genellikle sosyal fobi sosyal ilişkiler sırasında travmatik yaşantıların bizzat yaşanması ya da başkasının yaşadıkları aracılığıyla öğrenme ile ortaya çıkar. Örneğin  sınıfta öğrenci bir sunum yaparken ufak bir hata yapmış, bu hatası kendisine gülünmesine ve alay edilmesine sebep olmuş , kendisi bu durumdan ötürü utanç duyup bedensel belirtiler göstermiş olabilir. Bu kişi için bir sonraki sunumunda, önceki deneyimi olumsuz beklentilere sebep olacak ve bulunduğu ortam aynı kaygı belirtilerini yaşamasına zemin hazırlayacaktır. Çocuk yetiştirme biçimi de hastalığın oluşmasında önemli etmendir. Genelde aşırı koruyucu, ya da red edici, duygusal sıcaklıktan yoksun, katı anne babalar olabilir. Bazen çocuktan yüksek beklentileri olduğunda bunlara ulaşılamayınca çocuk cezalandırılabilir, böylece başarısızlık korkusu gelişebilir. Tanıdık olmayan ortamlara, insanlara ve nesnelere aşırı korku duyma olarak tanımlanan davranışsal ketlenmenin, sosyal fobi gelişiminde öncül belirti olduğu belirtilmektedir. 

    Sosyal fobi tedavi edilebilen bir bozukluktur, tedavi sürecine ivme kazandırabilecek en önemli etken ise beklentilerin ‘standart’ sınırlar içerisinde olması, abartılı olmamasıdır.

    Sosyal fobi de ne kadar erken terapiye başlanırsa tüm diğer rahatsızlıklar gibi o kadar etkili olacaktır. Bu süreçte terapi ve psikyatrist ile ilaçlı tedavi kişinin yaşadığı sosyal fobinin şiddetine göre şekillenecektir. Çoğu zaman terapinin yeterli olduğu bir çalışma alanıdır.

    Her şeyden önce sosyal fobinin bir hastalık olduğu kabul edilmelidir, çünkü yaşadığımız toplumda çekingen olmak, örtük olmak, sakin sessiz olmak ‘hanımefendilik- beyefendilik’ ile sıfatlandırılır. Oysa ki bu çok yanlış bir tutumdur, toplumun bu tutumu kişileri  çoğu zaman tedavi olmaktan alıkoymaktadır. Sosyal fobi için en sık uygulanan terapi şekli Bilişsel ve Davranışçı Terapidir.  Bilişsel terapide kaygı duyguları ve bu kaygıya karşı oluşan bedensel tepkileri tanıma, kaygı doğuran durumlardaki düşüncelerin ne olduğunu anlama, bunlara karşı başa çıkma stratejileri geliştirme gibi aşamalar vardır. Davranışsal terapide ise model olma, yakınmaların üstüne gitme, belirtileri daha net algılayabilmesi için rol oynama, gevşeme eğitimi, sosyal beceri eğitimi gibi her hastada farklı uygulanabilecek yöntemler vardır. 

    Sosyal fobi hayatınızdan çalar, ilişkilerinizden , duygularınızdan, en güzel günlerinizden çalar.. Bu bir hastalık ve geçebilir, sonsuza dek böyle olmak zorunda değil, kendinize güvenin, en önemlisi hastalığı kabul edin ve tedavi olmayı isteyin, geri kalan biraz gayret ve biraz yol ile aşılması mümkün bir durumdur.

  • Karaciğer sirozu nedenleri, belirtileri ve bulguları

    Karaciğer sirozu, karaciğerin normal sağlıklı dokusunun kaybı, bağ dokusu denilen dokunun normal dokunun yerini alması, yapının bozulması, damar yapısının bozulması ile ilerleyen kronik, yaygın, ilerleyici karaciğer iltahabıdır. Karaciğer sirozu öldürücü bir hastalıktır.

    Karaciğer Sirozu Nedenleri

    Hastalığın nedenleri sosyo – ekonomik ve kültürel farklılıklara göre değişkenlik gösterir. Bazı ülkelerde en önemli hastalık nedeni alkoldür. Uzakdoğu,Ortadoğu ve ülkemizde ise en önemli neden viral hepatitlerdir. Hepatit B’nin hastalık oluşturma sıklığı hepatit C’den fazladır. Bir kısım hastada ise otoümmin hastalıklar, toksik madde ve ilaçlar, metabolik hastalıklar(demir depolanması gibi), kalp yetmezliği gibi karaciğerde kan göllenmesi ile giden hastalıklar ve nedeni tespit edilemeyen hastalıklar olayın sebebidir.

    Karaciğer Sirozunun Belirti ve Bulguları

    Karaciğer sirozu her yaşta görülebilen ciddi bir hastalıktır. Erkek hastalarda görülme sıklığı daha fazladır. Hastalığın kompanse ve dekompanse denen iki klinik dönemi vardır. Kompanse dönemde klinik sinsi’dir. Dekompanse dönem hastalığın ilerlediği özgül bulguların görüldüğü dönemdir. Sinsi seyirli olan dönemde vakaların ancak %20- 30 una tanı konulabilir.

    Kompanse dönemde farklı sebeple yapılan değerlendirmeler sıklıkla hastalığın fark edilmesini sağlar. Bu dönemde halsizlik, çabuk yorulma, sindirim zorluğu, şişkinlik, boşluk ağrısı bazen sarılık ve karaciğer – dalak büyümesi olur. Kan testlerinde karaciğer fonksiyon testleri hafif yüksek bulunabilir. Kompanse dönem aylarca, yıllarca devam edebilir. Dekompanse dönem karaciğer yetersizliği bulguları ya da karıniçi damar basıncı artışı ile ortaya çıkabilir. Bunlar ciltte renk değişikliği, lekelenmeler, tırnak değişiklikleri, erkeklerde meme büyümesi, burun kanaması gibi kanamalı durumlar, cinsel fonksiyon bozukluğu, sarılık, karında şişme, bilinç bozukluğu gibi durumlardır.

    Karaciğer Sirozunun Tedavisi

    Hastalığın tedavisi hastalığın sebebine göre değişkenlik gösterir.Viral hepatitlerin takibi ve endikasyon oluştuğunda tedavisi, tüketilen alkol miktarının sınırlandırılması en önemli iki sebebi ortadan kaldıracaktır. Hastalık dekompanse döneme girdiğinde sebep ne olursa olsun tek tedavi şekli karaciğer naklidir.

  • İnsan Tek Aşk Değildir Tek Aşklıdır

    İnsan Tek Aşk Değildir Tek Aşklıdır

    Güven esasına dayalı olur ilişkilerimiz aslında. Birimiz tutkulu bir şekilde bağlanırken karşı taraftaki sadece gündelik ilişkileri için bizimle birlikte olabilir. Bizim ona güvenle bağlanmamız ona çok büyük bir anlam ifade etmeyebilir. Bu etkili bağlanmanın sonucunda kimileri büyük beklentileri alamaz ve aldatılan sıfatıyla karşımıza çıkabilir. Bugün daha spesifik bir konudan bahsedeceğim sizlere. Kafanızdaki düşüncelere tamamen değiştirecek ve ’’Bunu nasıl düşünemedim?’’ diyeceğiniz bir yazı olacağından eminim. Şimdi kafanızı boşaltın , ve bildiklerinizin tamamını sessize alın.

    Karşınızdaki kişinin sizi aldatması sizi sevmediği anlamına gelmez. Kimi zaman erkekler eşlerini daha fazla sevebilmek için ona en yakın kişileri bulur ve onlarla vakit geçirmekten zevk alırlar. Aslında bu durum kimileri için saçma ve alakasız gelebilir. Bu karmaşık ilişki onunla zaman geçirmek ya da onunla tensel anlamda bir şeyler yaşamak için değildir. Eğer aldatılmış bir kadın iseniz ve aldattığı kişi ile yakın bir ilişkiniz var ise onu şimdi düşünüp benzerlikleri birlikte sıralayalım! Ama bu düşünmenin bize gerçekten kazanımları nelerdir onları incelemek için bakalım can acıtmak ya da daha fazla regresyona(Gerileme) uğramak için olmasın :

    • Giyim tarzı ve kullandığı takılar, küpeler, bunların renk ve kombinasyonlarının size benzerliği kimi zamanda birebir aynı olması …

    • Size karşı kullandığı sevgi sözcükleri , dokunuş ve bakışlar…

    • Ve cinsel anlamda sizi karşı kurduğu fanteziler ve davranışlar…

    Bunlar bence karşımızdaki kişinin bize ne kadar benzer olduğunu anlatacaktır. Bu durum partnerinizin ikinci defa evlendiği kadında da göreceğiniz durumdur.

    Bir istatistiğe göre erkekler ikinci ilişkilerinde daha ben merkeziyeçi yaklaşıp kendi çıkarlarını gözetebileceği ilişkiler peşinde koşarlar. Ama zamanla onlar da bu tecrübesiz antrapoz dönemini narsist kimliklerine karşı geldiğini görür çevresine bunu yansıtmamak adına da olsa pişmanlığını  belli etmezler. Peki her erkek bu aldatmadan ders çıkarır ve partnerine geri dönmek ister mi ? Yine yapılan bir araştırmaya göre bu antropoz döneminin belli episodelarında erkek kimi zaman pişman olsa da kapıyı çalıp bir çicekle her şeyi unutturacağını inanı. Ve kimi kadında bu durumu inanıp  ‘’Çocuklarımın babasıdır sonuçta “ deyip kapının eşiğine tamamen arlarlar.

    Sevgili okuyucaklarım ,

    Adatılmalar ve ilişkiler üzerine yaptığım çalışmalar bana yine gösteriyor ki Kadınları bu kadar güçsüzleştiren şeyler erkekleri de ister istemez büyük gösteriyor. Kadınların bu nedenli bağışlayıcı olması daha sonra ki zamanlarda zihinsel geviş getirmeyle biz uzmanların yanında devam ediyor. Bu süreç de kişilerin kafasında “Peki neden bana bu yaptı?” Sorusu kadını erkeğin gözünden küçültüp sizi daha da sevgi dilencisi gösterebilir. Kadında da  durum zamanla kalbini sanki bir dans pisti gibi gösterir. Neden peki tekrardan geriliyoruz? Neden affettik deyip tekrardan bu soruları kendimize sorarız? Aradığımız cevap bize acı vereceği kesin olduğunu bile bile ondan duymak istediğimiz bir çift sevgi sözcüğü müdür? Ya da nedensiz bir öpücük mü ? Her şeyi bırakalım o halde!  

    İyisi mi şunu koyalım aşk çantamıza :

    İnsan TEK AŞK değildir TEK AŞKLIDIR..

  • İnsülin direnci nedenleri ve tedavi yaklaşımı

    İnsülin, pankreas isimli organın beta hücrelerinden salgılanan önemli bir hormondur. İnsülin öncelikle şeker metabolizması olmak üzere pek çok metabolik olayda önemli rol oynar. Bu hormon kana salındıktan sonra kandaki şekerin vücüt hücreleri tarafından (özellikle karaciğer ve kas hücreleri) alınmasını sağlar. Kandaki fazla glikoz karaciğerde glikojen, kas dokusunda yağa dönüştürülerek depolanır. İnsülin yağ ve proteinlerin parçalanmasını önleyen anabolik bir hormondur. Bazen farklı sebeplerden dolayı hücrelerimiz, kana salgılanan insülini algılayamaz yada zor algılar. Metabolik olayların akışı bozulur. Bu insülin direnci denilen durumun adıdır. İnsülin direncinde, vücut istediği – ihtiyaç duyduğu metabolik olayların gerçekleşmesi için pankreas’dan daha fazla insülin hormonu salgılamak zorunda kalır. Fazla salgılanan insülin vücuttaki yağ kitlesini arttırır. Bu artış aynı zamanda direnci oluşturan dokunun da artışı anlamına gelirki var olan insülin direnci daha da artar. Bir noktadan sonra artık pankreas yeterli insülin salgılayamaz hale gelir ve kısır döngünün sonunda hasta şeker hastası olur. İnsülin direnci kontrol edilmezse varılan nokta tip 2 şeker hastalığıdır.

    İnsülin Direnci Nedenleri

    Hastalığın nedenleri arasında genetik yatkınlık ön sırayı çekmektedir. Ancak sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam genetik yatkınlığı olmayan hastaların da hastalığa yakalanmasına neden olmaktadır. Aşağıdaki gruplarda insülin direnci oldukça sık görülmektedir. 40 Yaş üzeri fazla kilolu, bel çevresi geniş kişiler, Polikistik over hastalığı olan, gebelikte şeker hastalığı geçiren yada iri bebek doğuran kişiler, Ailesinde yüksek tansiyon, kan yağları yüksekliği, tip 2 şeker hastalığı, kalp – damar hastalığı olan kişiler, bazı ilaçları( beta bloker, kortizon gibi) devamlı ya da sıklıkla kullanan kişiler, Cushing, akromegali gibi hastalıkları olanlar, Yağlı karaciğer, gut, uyku – apne sendromu olanlar, bu hasta grupları sıklıkla taranmalı ve takip edilmelidir.

    Bu hastalar kan şekerindeki dalgalanmalardan dolayı; konsantrasyon güçlüğü, yemek sonrası ağırlık hissi, yorgunluk, tatlı gıda düşkünlüğü, açlığa tahamülsüzlük, kolay kilo alma, kilo verememe, karın etrafında yağlanma gibi şikayetlerle hekime başvururlar. Yapılan kan testlerinde sıklıkla insülin direncini gösteren homa-ır değeri yüksek olup buna yükselmiş karaciğer fonksiyon testleri, ürik asit düzeyleri ve bozuk lipid profili eşlik eder.

    İnsülin direnci, metabolik sendrom adı verilen sağlık probleminin en önemli bileşenlerinden biridir. Bu sağlık problemi beraberinde ciddi kalp ve damar hastalığı, beyi dolaşım hastalıkları, şeker hastalığı ve pek çok organ kanserini getirmektedir.

    İnsülin Direncinde Tedavi yaklaşımı

    Risk grupları öncelikli olmakla beraber toplumun geneli sağlıklı beslenme ve hareketli olma konusunda eğitilmeli ve yaşam şekli değişikliği sağlanmalıdır. Risk grubundaki kişiler hekimlerinin belirlediği sıklıkta takiplerini yapmalı ve yaşam şekli değişikliği yeterli olmayan hastalarda ilaç kullanımına gidilmelidir.

  • Travma Nedir?

    Travma Nedir?

    Fiziksel ve psikolojik bütünlüğümüzü tehdit eden her türlü olay bizim için travmadır. Yaşamımıza, vücut bütünlüğümüze, inanç sistemlerimize, sevdiklerimize yönelik olan herhangi bir tehdit bizde travma oluşturabilir. Travma, hiç beklemediğimiz bir anda ve ne yaparsak yapalım asla hazırlıklı olamayacağımız bir şekilde inen ani bir darbedir. Bizi, geçmişimiz ve geleceğimizden koparan bir zamansızlık halidir. Ayrılık/boşanma, iş kaybı, aile içi şiddet, tecavüz, trafik kazası, ani hastalık ve ani ölümler kişisel travma listesine girer.

    TRAVMA SONRASI GÖRÜLEN TEPKİLER NELERDİR?
    Duygusal tepkiler: Şok, üzüntü, öfke, endişe, suçluluk, umutsuzluk, kaygı, korku, karamsarlık, donukluk, aşırı sinirlilik, çaresizlik duygusal tepkilerdir. Çocuklarda korku ve endişe sıklıkla görülen tepkilerdir. Korku insan hayatını tehdit eden herhangi bir tehlike karşısında verilen normal bir tepkidir. Çocuklar genelde olayın tekrar olmasından, ölümden, ailesinden ayrılmaktan veya yalnız kalmaktan korkabilirler.
    Düşünsel tepkiler: İnanamama, düşünce ve dikkat dağınıklığı, unutkanlık, çarpık ve genellemeye dayalı (her şey ve herkes kötü gibi) düşünceler, sık sık beliren imajlar, olayla ilgili görüntüler ve olayı tekrar tekrar yaşama bu tür tepkiler arasındadır.
    Fiziksel tepkiler: Baş, göğüs ağrısı, mide yanması ve/veya bulanması, kalp sıkışması, gürültüye karşı aşırı duyarlılık, iştah artması ya da azalması, sürekli yorgunluk hali, nefes darlığı gibi fiziksel tepkiler bedenimizin travma karşısında yarattığı belirtilerdir.
    Davranışsal tepkiler: Uyku ve yeme bozuklukları, sosyal çevreden uzaklaşma, kendini ihmal etme, içe kapanma, alkol ve madde kullanımı, kaçınma davranışları, konuşmama, dikkatsizlik ve dağınıklık, sürekli aynı şeyle uğraşma, hiçbir şey olmamış gibi davranmak travma karşısında gösterilen davranış biçimleridir. Çocuklar ise; kendi başlarına gidip yatmak istemeyebilirler uykuya dalmakta güçlük çekebilirler, geceleri sık sık uyanabilirler ve /veya kabuslar görebilirler. Böyle zamanlarda çocukların ebeveynlerine yakın olmayı istemeleri ve ebeveynlerin de çocuklarını yanlarında istemeleri gayet doğaldır. Çocuklar stres altında daha küçük yaşlarda yaptıkları davranışlara (alt ıslatma, anneye yapışma, parmak emme gibi) geri dönebilirler. Kısa süreli olarak böyle davranışların belirmesi normaldir. Anne- baba bu davranışlar karşısında aşırı tepki gösterdiği takdirde, daha da uzun süre devam edebilir.

    TRAVMALARLA NASIL BAŞA ÇIKABİLİRİZ?
    Küçük ama gerçekleştirebileceğiniz sorumluluklar/roller edinin, yalnız kalmayın, fiziksel açıdan kuvvetli olabilmek için, kendinizi asla ihmal etmeyin ve iyi beslenin, dinlenmek için kendinize zaman verin, spor yapmak stresi azaltmanın en iyi yollarından biridir; spor yapın, alkolden uzak durun, gösterdiğiniz tepkileri normal kabul edin, başınıza gelenin sizin kontrolünüz dışında geliştiğini ve ne yaparsanız yapın, bu gibi durumlar karşısında hazırlıklı olunamayacağını kendinize hatırlatın, davranışlarınızı gözden geçirin; hayatınızın önceliklerini değiştirin, anlamsız bulduğunuz ve yapmak istemediğiniz şeyleri devreden çıkarın, sizin için önemli olan kişiler ile daha sık görüşün, daha derin ilişkiler kurun, bugünü yaşamaya özen gösterin, yasınızı yaşamak için kendinize izin verin, güçlü gözükmek için çaba göstermeyin, sizi anlayan kişiler ile bağlantınızı koparmayın ve gerekiyorsa lütfen profesyonel birinden destek alın.

    Unutmayın ki; verdiğiniz tepkiler normal insanların anormal durumlar karşısında verdiği tipik reaksiyonlardır. Siz değil, başınıza gelen durum anormal.

  • Gebelik dönemi ve diyabet!

    Gebelik dönemi, devam ettiği 9 aylık dönem ve sonrasındaki emzirme döneminde, vücutta pek çok sistemde değişikliğin meydana geldiği bir dönemdir. Gebelik öncesi var olan yada gebelikte ortaya çıkan pek çok hastalık anne ve bebekle ilgili ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Gebeliğin planlanması ile birlikte anneadayının sağlık kontrolünden geçmesi en doğru başlangıçtır. Kronik sağlık problemi olan anne adayının sağlıklı bir süreç için takip eden hekim ile gebelik öncesi takip ve tedavi planı çıkarması esastır. Gebelik döneminin enciddi sağlık problemlerinden biri diyabettir. Gebelik öncesinde tip 1 veya tip 2 hastası olan kadınların kan şekerlerinin düzenlenmiş olması ve diyabetten kaynaklanan komplikasyonların kontrol altına alınıp gebeliğe engel durumların olmaması esastır. Gebelik anne adaylarında hiperinsülinemi ve insülin direncini ortaya çıkaran metabolik mekanizmaları tetiklemektedir. Bu mevcut durumu kötüleştireceği gibi olmayan diyabetin gestasyonel diyabet adı altında ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Bu durum genel olarak gebelerin %3-9’unu etkiler. Son zamanlarda her 5 kadından 1 inde ortaya çıkarak hastalık sıklığı gittikçe artmaktadır. Gestasyonel diyabet sıklıkla gebliğin 20. Haftasından sonra ortaya çıkmaktadır. Bu hastalık fetusta makrozomi,solunum sıkıntısı, kanda şeker ve kalsiyum düzeyi düşüklüğü,sarılıkla ilgili maddelerin artışı, gelişme geriliği, ani ölüm meydana getirebilmektedir. Annede plesanta sıvısının fazlalığı, abortus, doğum travması, preeklampsi riskini arttırmaktadır. Aynı zamanda doğan bebeklerde, çocukluk döneminde obesite, metabolik sendrom, tip 2 diyabet ve dikkat eksikliği hiperaktivite sıklığında artış yaratmaktadır. Gebelik öncesi diyabet oranı %12 iken gebelikte bu oran %88 düzeyindedir. Gebelikteki tanı ve tedavinin tek yoludur. Bu amaçla gebeliğin 24.-28. Haftaları arasında tarama amaçlı ogtt yapılmaktadır.Yapılması kısmen tartışmalı olmakla birlikte halen standardize edilmiş ve kabul görmüş tanı yöntemidir. Gestasyonel diyabet açısından risk altında olanlar: kilosu fazla yada obez olanlar, ailesinde diyabet hikayesi olanlar, gebelik öncesi glikoz intoleransı olanlar, polikistik over hastalığı olanlar, hipertansiyon problemi olanlar, tedavi amacı ile kortizon kullananlar, önceki gebeliklerinde diyabet yaşayan anne adayları risk altındadır. Tüm gebeler risk grubuna bakılmadan taranmalı ancak risk grubundakilerde tarama daha erkene çekilmelidir. Gestasyonel diyabet; diyet, egzersiz, insülin tedavisi ve kan şekeri takibi ile kontrol altına alınmaktadır. Kan şekerinin bellirli sınırlar içinde tutulması ile süreç başarı ile sonuçlanır. Bu dönemde anne ve bebeğin takibi bu konuda deneyimli kadın doğum, iç hastalıkları yada endorinolojı uzmanı ve diyetisyenle yürütülmelidir. Diyetteki amaç kişiye özel olmalıdır. Anne ve fetusun gelişimi ve beslenmesi için gerekli besin öğeleri sağlanırken kan şekeri korunmalıdır. Fazla kilolu annenin kilo alımı dengelenmeli, karbonhidrat tüketimi ayarlanmalıdır. Jinekolojik sakınca yoksa anneye günlük hafif egzersizler verilmelidir. Doğum sonrası annenin takinine 6-12 hafta sonra yapılan ogtt ile devam edilmelidir.

    Bilinmektedir ki; gestasyonel diyabet geçiren hastalardan %50 si ilerleyen yıllarda tip 2 diyabet geliştirmektedir.

  • Sorumluluk Bilincinin Kazandırılması

    Sorumluluk Bilincinin Kazandırılması

    “Halkalardan biri gevşerse, zincirin tümü kopar.”

    Pek çok ebeveyn çocuklarının öz güvenli hareket edebilen, kendi kararlarını verebilen ve karşılaştığı problemlerin üstünden kolayca gelebilen çocuklar olmalarını arzu ederler. Erken yaşlardan itibaren aile içindeki tutumlara uygun olarak kazanılan değerler, bir trenin vagonları gibi birbirinden bağımsız düşünülemez. Bu değerlerden biri olan sorumluluk duygusunun eksikliği, günümüzde en sık görülen problemlerden birisidir.

    Sorumluluk; bireyin yaşına, cinsiyetine ve gelişim düzeyine uygun görevleri yüklenebilme ve yerine getirebilme durumudur. Biz yetişkinlerin bile zaman zaman sorumluluklarımızı yerine getirirken yaşadığımız zorlukları düşünecek olursak, çocuklarımıza yönelik beklentilerimizde de gerekli hassasiyete ve bilince sahip olmak gereklidir.

    Sorumluluk ve sabır… Birbirinden ayrı tutulamayan iki değer. Aileler şöyle düşünür: “Evet çocuğumda sorumluluk duygusu gelişmemiş olabilir ve buna bağlı olarak kendine olan inancı da çok düşük. Bir şey yapın hemen düzelsin…” Ben bu durumu, zayıflama isteğiyle diyetisyene giderek: “bir sihirli çubuğunuzu dokundurun da odadan zayıflamış olarak çıkayım” diyen birisinin ifadesi kadar gerçek dışı bulurum. Çocuğun doğumundan itibaren deneyimlerle öğrendiği ve kazanmaya başladığı bir durumdan bahsedilmektedir. Dolayısıyla gerekli değişimler ve değer kazanımları belirli bir sürece ihtiyaç duyar.

    SORUMLULUK KAZANIMINDA AİLE ROLÜ

    Okulöncesi eğitim kurumlarında saygı, dürüstlük, sabır, sorumluluk… gibi değerlerin etkin bir şekilde çocuklara kazandırılması amaçlanmaktadır. Ancak bu değerlerin tohumlarının atıldığı en önemli eğitim kurumunun ev ve ilk eğiticinin çocuğun ailesinin olduğu çok da önemsenmemektedir. Belirli bir yaşa gelmiş (6-7 yaş) çocuğun, yemek yemeyi, kıyafetlerini değiştirebilmeyi, ayakkabılarını giyme-çıkarmayı okul hayatı ile öğrenmesi gereken bir tutum olarak karşımıza çıkması azımsanmayacak kadar çok çoktur.

    Bilinçli ebeveynler çocuklarının gelişim düzeylerine uygun olarak hangi yaşta neleri yapabileceklerini takip eder ve bu konuda destekleyici davranırlarsa, çocuk okul hayatına kazanmış olması gereken sosyal-kişisel ihtiyaçlarını karşılayabilme becerisini edinmiş olarak başlar ve enerjisini gerçekten öğrenmesi gereken durumlara geçirmiş olur.

    Burada ebeveynin dışındaki geniş ailenin de üzerinde durmak yerinde olacaktır. Yeni nesil ebeveynler, teknolojik olanakları daha etkin kullanarak çocukları hakkında daha fazla bilgi edinmektedirler. Dolayısıyla hangi durumlarda nasıl davranmaları gerektiğini daha iyi bilebilmektedirler. Bir de kendilerini, biz dedeyiz, babaanneyiz, anneanneyiz diye adlandıran değerli aile büyüklerimiz var. Onlara göre; çocuğa hayır denmez, çocuk ağlamaz, çocuk yedirilmek istiyorsa yedirilir, çocuk ne istenirse alınır, çocuk uyumak istemiyorsa uyumaz… Kısa süreli aile ziyaretlerinde bu ibareler bir nevi telafi edilebilirken, özellikle annenin çalıştığı ve aile büyüğünün bakıcı konumda olduğu durumlarda bu durum daha zorlaşabilmektedir. Aile büyükleri, torunlarına göstermiş oldukları hassasiyetin derecesini, çocukların gelişim düzeylerine uygun olarak ayarlayabilseler, çocukların davranışları olumlu şekilde gelişme gösterecektir. Burada önemli olan nokta, çocuğun çevresindeki bireylerin (ebeveyn, aile büyükleri…)çocuğa davranışlarında benzer tutumlara sahip olmasıdır.

    Sorumluluk duygusunu geliştirmede aile içi uygulamalar:

    • Olumlu davranışını sergileyebileceği ortamlar hazırlanır ve pekiştirilir.

    • Kuralların düzenlenme ve uygulanmasında etkin rol verilir. “Odana koyduğumuz saat sayesinde kendin uyanabilirsin.”

    • Görsel hatırlatmalar, notlar görevleri hatırlatır ve sorumluluk yükler.

    • Hata yapabilme olanağını kendisine tanıyın.

    • İstek ve kuralların açık bir şekilde çocuğunuz tarafından anlaşıldığından emin olun. “Oyuncaklarını sepete koyman gerekiyor.”

    • Mümkünse sonuçları ona fark ettirin. “ Dışarıda hava sıcaklığı nasıl?”

    • Her daim çocuğunuza iyi bir model olun.

    SORUMLULUK KAZANIMINDA OKULÖNCESİ KURUMLARININ ROLÜ

    Artık ilköğretim sürecine geçmeden önce her çocuğun muhakkak en az bir sene almış olduğu okulöncesi eğitimin önemi, gün geçtikçe daha da fazla anlaşılmaktadır. Son zamanlarda özellikle ebeveynlerin birlikte çalışma sürecinde olmaları, çocukların bu eğitimle daha erken tanışmalarına yol açmaktadır.

                Okulöncesi eğitim kurumlarının ilk birkaç ayını gözlemleme fırsatı bulursanız genellikle şu manzaralar karşımıza çıkmaktadır:

    • Yemek yedirilmek için öğretmenini bekleyen,

    • Ayakkabısını giydirmesi için öğretmenini bekleyen,

    • Oyuncaklarla oynadıktan sonra toplamak istemeyen,

    • İstediği yemek olmadığı için yemek yemeyen,

    • Sınıf içi kurallara uymada zorluk gösteren,

    • Kıyafetlerini değiştirme noktasında yardım bekleyen…

    Öncelikle bunun sebebini sorguladığımızda, aile içi tutumların çocuğun davranışlarını ve beklentilerini belirli bir ölçüde şekillendirdiğini görüyoruz. Eğitim sürecinin en önemli değerlerinden biri olarak atfettiğimiz sorumluluk bilincinin eksik olduğu durumlarda; çocuklarda başarısızlık, yavaşlık, konuşamama, ağlama, okula gitmek istememe, çekingenlik gibi olumsuz davranışlar görülmektedir. Ve aile bu konuda öğretmenlerden bir sihirli çubuk kullanmasını ve tüm bu olumsuz davranışları yok etmesini beklemektedir. Çocuğun mizacı ve aile ile yapılan iş birliğine bağlı olarak bu süreç, bazen kısa sürebilirken bazen de bir dönem boyunca sürebilmektedir.

    Çocuğunuzun her zaman küçük kalmayacağını ve ilerde bir yetişkin olacağının bilinciyle, bugününden itibaren onun görevlerini ve ihtiyaçlarını karşılamada dengeli hareket etmelisiniz. En sık duyduğumuz ibarelerden olan: “daha çocuktur ne olacak yada o ne anlar, nasıl yapacak onu…” gibi tamamen çocuğun gücünden ve yeteneklerinden bihaber olan ebeveynlerin daha da bilinçlenmesi en büyük arzumuzdur.

    GELİŞİM DÜZEYLERİNE UYGUN SORUMLULUKLAR

    2 ve 4 yaş arası çocuklar:

    • Yemeğini yemek,

    • Tek başına uyumak,

    • Kirli kıyafetleri sepete atmak,

    • Oyuncaklarını korumak ve toplamak,

    • Basit yönergelerle getir-götür işleri yapmak,

    • Yemek masasına ufak eşyaları koymak,

    • Ev ayakkabılarını kendisi giymek.

    5 yaş çocuklar:

    • Temiz kıyafetleri dolaba koymak,

    • Saçlarını taramak,

    • Mutfakta yiyecek hazırlamak,

    • Yemekten sonra tabağını kaldırmak,

    • Kıyafetlerini katlamak ve yerine koymak.

    6 yaş çocuklar:

    • Tek başına giyinme-çıkarma,

    • Mutfakta daha aktif hareket etmek,

    • Çiçekleri sulamak,

    • Odasının çöpünü atmak,

    • Ev işlerinde yardımcı olmak,

    • Kontrollü şekilde marketten alışveriş yapmak,

    7 yaş çocuklar:

    • Okul çantasına sahip olmak ve hazırlamak,

    • Ödevlerinin farkında olmak ve sorumluluk bilinciyle yapmak,

    • Ev hayvanını beslemek,

    • Çalar saat ile kendi başına uyanmak,

    • Alışverişleri uygun yerlere yerleştirmek.

  • Yorgunluk nedir, çeşitleri nelerdir ?

    19. Yüzyıl ve sonrasında toplumlardaki sosyal dokunun değişimi, çalışma şartlarının farklılaşması, kişisel rollerin farklılaşması ve ağırlaşması sonucu yorgunluk çok sık duyulan bir şikayet olmaya başlamıştır. Son yıllarda ülkemizde yapılan taramalarda 100 kişiden 55’i çok yorgun olduğunu dile getirmektedir. Bu oran İngiltere için yaklaşık %38 gibidir. A.B.D. de yapılan çalışmalarda yorgunluğun getirdiği ekonomik kayıp yıllık 43 milyar dolar düzeyindedir. Bu değerler olayın sıklığı ve topluma getirdiği ekonomik kayıpların oldukça önemli düzeylerde olduğunu göstermektedir.

    Yorgunluk için genel anlamda bir tanımlama yapmak zordur. Kişinin günlük aktivitelerine başlamak için kendinde yeterli gücü, enerjiyi bulamaması, ya da rutin aktivitelerinin bitiminde tükenmişlik hissinin gelişmesi durumudur. Yorgunluk, subjektif, kişinin algılaması ile ilgili bir yakınmadır, bu sebeple kişisel farklılıklar gösterir. Halsizlik, isteksizlik, güçsüzlük, yıpranmışlık, sıkıntı gibi tanımlamalar benzer durumu
    tanımlamak için sıklıkla kullanılır. Ancak, bazı hastalar egzersiz esnasındaki nefes darlığını veya bacaklardaki ağrıyı yorgunluk olarak dile getirebilir. Bu durumda tarifedilen yogunluk bizim sıklıkla kullandığımız tanımın dışında kalp – damar sisteminin hastalığının şikayet bulgusu olabilir. Bu sebeple güçsüzlük yorgunluk gibi yakınmaların arkasında gerçekte anlatılmak istenenin ne olduğu netleştirilmelidir.

    YORGUNLUK ÇEŞİTLERİ

    Fizyolojik Yorgunluk Sağlık durumu normal olan kişilerde stres, yetersiz dinlenme, yetersiz uyku, diyet değişiklikleri veya aşırı aktivite durumunda görülür. Yaşlı hastalarda bu tip yorgunluk daha sıktır.

    Organik Yorgunluk

    Bu tip yorgunluk bazı hastalıklarla birliktedir. Orta ve ileri yaş hastalarda en sık durumdur. Aile hikayesi, tam bir fizik muayene ve yapılan kan ve görüntüleme ile ilgili tetkikler sonrası nedeninin belirlenip, ilgili hastalığın tedavisi ile yorgunluk ortadan kaldırılabilir.

    Psikojenik Yorgunluk

    Genel olarak tüm yogunlukların %50 sini oluşturur. En sık depresyonla birliktedir. Herhangi bir yaş gurubunda oluşabilir. Çoğunlukla gün içinde azalır. Duygu, düşünce ve stres durumuna paralel olarak şiddeti değişebilir.

    Kronik Yorgunluk Sendromu

    19. Yüzyıl’da Kronik Nervöz Tükenme olarak tanımlanmıştır. Kronik yorgunluk sendromu büyük ihtimalle yüzyılımızın yaygın hastalığı olacaktır. Yaşlılarda nadirdir. Yorgunluğu olan hastaların %30 unda organik veya psikolojik sebep bulunmaz. Tanı koyulana dek idiyopatik kronik yorgunluk olarak değerlendirilir. Bu olgularda motivasyon azlığı konsantrasyon yetersizliği, güçsüzlük, irritabilite vardır. Sıklıkla psikomotor yavaşlama vardır. Yorgunluk çoğunlukla bir hastalık bulgusu olamakla birlikte kronik yorgunluk sendromu adı altında hastalığın kendiside olabilir. Yorgunluk her türlü bakteriyai, viral yada parazitik enfeksiyonun, kansızlık ve benzeri kan hastalığının, karaciğer yada böbrek hastalığının, kandaki vitamin ve mineral eksikliklerinin, hormonal hastalıkların, beslenme ve uyku bozuklukları sonucunda oluşabilir. Özellikle tiroid hormon yetmezliği, böbrek üstü bezi yetmezliği, büyüme hormonu yetmezliğive hipoglisemi gibi hormonal sebepler erken dönemde gözden kaçabilir.

    Kronik yorgunluk sendromunun tanısı içinse; tam bir klinik değerlendirme sonrası tanımlanamayan devamlı ve tekrarlayan yorgunluğun yeni ve bilinen bir zamanda başlaması, devamlılığı, sosyal ve iş hayatındaki aktivitelerde yavaşlamaya yol açması gerekir. 6 Ay üzerinde devam eden durumlarda bu sendrom düşünülmelidir.

    Yorgunluk yakınması; daha önce yaşanılmayan ölçüde yoğunsa, günlük aktiviteleri sınırlıyorsa, beraberinde başka yakınmalar mevcutsa, takipte olduğunuz kronik bir hastalığınız mevcutsa yada aile hikayesi veya vücut yapısı nedeniyle bazı organik hastalıklar açısından risk grubunda bulunuyorsanız ve kendi çabalarınızla geçmiyorsa zaman harcamadan bir hekimle görüşmelisiniz. Yakınmanın tehlikeye işaret edip etmediği bazı tıbbi araştırmalar sonucunda netleşecek bir durumdur. Pek çok sinsi seyirli kanserin ilk bulgusu yorgunluk olabilmektedir. Ve bu durumda kilo kaybı, beslenme bozukluğu ve hastalığın tutulma bölgesi ile ilgili pek çok ek yakınma sonradan tabloya eklenebilmektedir.

    KRONİK YORGUNLUK SENDROMU

    Bu sendrom sürekli ve tekrarlayıcı seyreden, bir çok sistemi etkileyen bir hastalığı tanımlamak için kullanılır.Tek bir sebebi yoktur.Bu hastalığın viral bir enfeksiyon tarafından çalışma dengesi bozulan beyin kaynaklı olduğu veya stres ve savunma sisteminde oluşan bozulmanın ve hedef sapmasının içinde olduğu bir durum olduğunu kabul etmeliyiz. Kronik yorgunluğun en ayırtedici özelliği yatak istirahati ile geçmemesidir. Bu sürecin sonucu bitkinliktir.

    Kronik Yorgunluğun Belirtiler Fiziksel Tükenmişlik Bulguları

    _ Başka bir nedene bağlı olmayan, istirahatle geçmeyen, 6 aydan uzun süren, ortalama günlük aktiviteyi en azından %50 azaltacak derecede, sürekli ve tekrarlayıcı fiziksel ve mental bitkinlik hissi.

    _Güçsüzlük, daha önce tolere edilebilen egzersizden sonra oluşan ve 24 saat ya da üzerinde devam eden bir durumdur.

    _Enerji kaybı

    _Yıpranma

    _Hastalıklara karşı daha hassas olma

    _Baş ağrıları

    _Bulantı

    _Kas krampları ve myalji

    _Bel ağrıları

    _Denge kaybı

    _Sindirim sorunları

    _Uyku bozuklukları

    _Çabuk yorulma

    _Hafif ateş ,üşüme

    _Boğaz ağrısı

    _Boyunda ağrılı lenf bezleri

    _Açıklanamayan genelleşmiş kas zayıflığı

    _Kaslarda katılaşma

    _Geçici eklem ağrıları

    _Farenjit

    _Bazı hastalarda gribal infeksiyon benzeri durumlar

    Duygusal Tükenmişlik Bulguları

    _Işıktan rahatsızlık

    _Düşünmede zorluk

    _Göz önünde beneklerin uçuştuğu hissi

    _Depresyon

    _Umutsuzluk , unutkanlık

    _Evde ,işte gerginlik- tartışma artışı

    _Kızgınlık

    _Net görememe

    _Huzursuzluk,sabırsızlık

    _Nezaket, saygı gibi pozitif bulgularda azalma

    Zihinsel Tükenmişlik Bulguları

    _Doyumsuzluk

    _İşi bırakma

    _Kendine ve işine karşı negatif yaklaşım

    _Hafıza problemleri

    _ İşi savsaklama

    Kronik yorgunluk sendromu A tipi agresif dediğimiz hırslı, titiz, mükemmeliyetçi, çabuk sinirlenen, tez canlı kişilik yapılarında daha çok görülür. Kentsel yaşam ve çalışma yoğunluğunun sonucu olarak bu toplumun bireylerinde daha sıktır. Doktorlar ve diğer yardımcı sağlık çalışanlarında, yönetici kadrosunda çalışanlarda, ekonomi alanında çalışanlarda daha yoğun görülür. Kadın cinsiyet erkeklerden daha fazla risk altındadır. Kronik Yorgunluk Sendromunun tanı amaçlı kan testleri yoktur.

    Tedavi planı:

    -tatil

    -egzersiz( kas gevşemesine yardımcı, hafif egzersizler)

    – günlük istirahat sürelerini uzatma

    -ilac ( ENADA – ülkemizde yok , ARCALİON)

    -vitaminler ( günlük ihtiyaca göre)

    -psikoterapi( hayat tarzı değişikliği)

    Gün içinde yaptığımız işler birbirine benzer olmakla birlikte yorgunluk durumumuz değişken olabilmektedir. Bu durum kendimizden, çalıştığımız ortamın fiziksel ve sosyal yapısındaki değişiklikten kaynaklanabilmektedir. Çalışma ortamımızda iş akışını bozmayacak şekilde yapabileceğimiz kadar sık istirahat etmeliyiz. Hayat akış hızımızı azaltmalıyız. Stresli ortamlardan uzak durmaya çalışmalıyız. Çalışma ortamını, bizi en az yoracak şekilde düzenlemeliyiz. Sosyal destek almalı, gereksiz sorumluluktan uzak durmalıyız.

  • İç Disiplini Arayan Çocuk

    İç Disiplini Arayan Çocuk

    “Çocuk, bir şeyler üreterek kabul görür. Azmini geliştirir ve kendisini ayarlar.” Erik Erikson

    “Okulun merdivenlerinden elindeki telefona bakarak çıkan bir anne, kapıdaki görevli öğretmenin kendisini tanımış olması sebebiyle çocuğunun ismini belirtmesine gerek duymadan çocuğunu bekliyordu. Öğretmenle karşılıklı bir şekilde beklerken başını telefonundan bir saniye bile kaldırmıyordu. Çocuk gelip ayakkabılarını giydikten sonra, anne telefon ile göz temasını hiç kesmeden, iyi akşamlar diyerek çocuğuyla birlikte merdivenlerden iniyordu. Bu durumun sadece o güne özel bir şey olmasını umut ediyordum ki sonrasında gördüğüm manzara hiç değişmiyordu.”

    Zaman zaman şunu soruyordum kendime: Nerede hata yapıyorum? Çalışmalarımız, etkinliklerimiz, seminerlerimiz hiç mi etkili olmuyor? Özellikle okulöncesi dönemdeki iletişim sürecinin önemi üzerinde çok çalışan biri olarak, bu gibi durumları kendi başarısızlığım olarak görüp kendime yüklüyordum. Ancak bir yandan da çok başarılı değişimler de görebiliyordum. Sonrasında şöyle bir şeyin farkına vardım: İnsanlar, gerçekten inanan ve uygulayanlar ile inanmış gibi yapanlar olarak ayrılıyordu. Uzun zaman önce kendime yaptığım tüm olumsuz yüklemelerden kurtularak değişim heyecanını yeniden yakaladım ve şimdi değişime açık tüm insanlar için çalışmaya devam ediyorum.

    Peki, neden böyle bir anımı ifade etme gereği duydum? Çünkü biz toplum olarak çoğunlukla çocuklarımızın fiziksel ihtiyaçlarıyla ilgileniyoruz. Ancak çocuklarımızın bir de duygusal ihtiyaçları var. Daha az farkında olunan bu duygusal ihtiyaçların öneminden bahsetmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.

    Çocuğunuza gece yatmadan önce kitap okuyun. Çocuğunuz hem kitap dinleyerek çok şey kazanacak hem de işitsel dikkati gelişmiş olacaktır.

    Özellikle 0-6 yaş döneminde kendisiyle ilgilenilmeyen çocukların; dinleme, yönerge alma, uygun davranma, karar verme, problem çözme gibi zihinsel süreçleri gelişemeyebilir. Dikkat becerisi de bir zihinsel süreç olup duygusal anlamda ihtiyaçların karşılanmaması durumunda, çocuklarda dikkat eksikliğinin belirtileri görülebilmektedir. Tabi ki dikkat eksikliğini değerlendirebilecek ve bunun tanısını koyabilecek olan çocuk psikiyatristleridir.

    Bebekliğinden itibaren çocuklarını her açıdan doyuramayan ebeveynlerin, ilerleyen yıllarda daha fazla sorunla karşılaştığı görülür. Bu sorunlar; iletişim problemleri, davranış bozuklukları, zihinsel süreçlerin zayıflığı ya da öfke kontrolsüzlüğü gibi ortaya çıkabilir. Yetiştirilme şekline bağlı olarak, yeterince dinlenmeyen, ciddiye alınmayan çocuklar akabinde dinlemeyi öğrenememiş olur. Dolayısıyla okul yaşantısında da öğretmenlerini dinlemekte zorluk yaşayabilirler.(Tıbbi bir sebep olmaması önemli bir detaydır) Ve bu durum çocuğun tüm eğitim hayatını etkilemeye başlar. Bu nokta da ilk olarak bir çocuk psikiyatrisine başvurulması ve çocuğun ne seviyede dikkat problemi yaşadığının değerlendirilmesi gerekir. Ardından iyileşmenin daha kalıcı hale gelebilmesi için özellikle çocukla ve ailesiyle davranışsal ve duygusal anlamda var olan sıkıntılar çalışılır.

    Almanya’da dikkat eksikliği görülme sıklığı %3,8 iken Türkiye’de %20 civarındadır. Aradaki farkın nedeni sorgulandığında, özellikle 0-6 yaş dönemindeki aile içi eğitimin önemli bir faktör olduğu ortaya çıkıyor.

    Okul yaşantısında dikkat problemleri yaşadığımız çocukların uzman görüşmelerinin ardından, aile ilişkilerinin incelenmesi gereklidir. Anne ve babanın çocuğuyla nasıl ve ne kadar vakit geçirdiği ve bu vaktin içeriği bizim için başlama noktasıdır. Çokça duyduğum ifade: Sanki bizim ailemiz bizimle oynuyordu, çocuk bu oyuncaklarıyla oynasın… Ancak karşılaştırılan dönemin imkânlarıyla şimdiki çocukların imkânları arasında uçurumdan öte fark vardır.

    Günümüzde o kadar uyarıcı var ki içinde çocuk ne yapacağını şaşırıyor. Önce oyuncaklarını gelip salonun ortasına boşaltıyor, aynı zamanda izlemediği halde istediği program televizyondan arka fon görevi görüyor. Bir süre geçiyor ve gidip odasında resim yapmaya karar veriyor ki bu sulu boya, pastel boya, parmak boyası… gibi hangisini kullansam acaba diye seçeneklerinin zengin olduğu bir dünyadan bahsediyoruz. O sırada siz yemeğe çağırıyorsunuz, yemeğe başladıktan beş dakika sonra ben oyuncaklarımla oynayacağım diyerek salona gidiyor ve ardından yemek masası kaldırıldığında ben acıktım diyerek karşınıza çıkıyor. Burada anlattığım süreç, karşılaştığım yüzlerce ailenin klasik bir akşamıdır.

    Peki dikkat ile ne alakası var diyeceksiniz? Dikkat dediğimizde ilk olarak ne diyoruz? Odaklanamıyor, çok çabuk dağılıyor, sesleniyorum ama beni duymuyor… Peki, beş- on dakikada bir etkinlik değiştiren, sıkıldım yapmayacağım işte diyen bir çocuğun, bir boyama sayfasını dahi tamamlayamayacağını düşünürsek, bir de ödevlerini düşünelim. İç disiplin dediğimiz, çocuğun kendi davranışlarının sorumluluğunda olma ve kendini kontrol etme becerisi aile içerisinde öğreneceği bir beceridir. Babasıyla legolarla oynayan bir çocuk, çizgi film izlemek istediğinde, babasının oyuncakları topladıktan sonra bunu yapabileceğine örnek olması ve uygulamasıdır bu beceriyi kazandıracak. Ya da uyku öncesinde hikâye okurken, hadi bir tane daha, bir tane daha diyen bir çocuğa, en başından sadece bir tane okunacağının anlaşmasını yapıyor olmak.

    Çok fazla televizyon programları, özellikle şiddet içeren programları izleyen çocuklarda ileri yaşlarda dikkat eksikliği ortaya çıkmaktadır…Anatolian Journal of Psychiatry

    Klasik ve farkında olunmayan bir süreçtir bu. Ancak davranışlarımız ve çocuğun bu davranış uygulamaları sonucundan edindiği iç disiplin, onun hayatı boyunca bir şeyleri başarabilmesinin temeli olacaktır. Ve bu temel, çocuk doğduğu andan itibaren yetiştiği aile içerisinde oluşmaya başlar. Okul hayatına girişi ile birlikte bu temele kat atma zamanı gelir. Önemli olan oluşturduğunuz temelin ne kadar sağlam olduğudur.

    Yeter ki isteyelim, hiçbir şey için geç değil:

    • Çocuğunuzun, çalıştıkça dikkat problemini aşacağına öncelikle siz inanın.

    • Çocuğunuzun dikkat problemi, “dikkatini ver…” gibi telkinlerle geçmez. Dikkatini toplaması için çalışmalar yapmak gereklidir.

    • Çocuğunuz başarılı olana kadar başarısı ile ilgili beklentilerinizi düşük tutmaya çalışın. Özellikle okul notları ve denemeler hakkında karşılaştırmalardan kaçınmalı.

    • Marifet, iltifata tabidir! Diyerek gördüğünüz olumlu durumları pekiştirmeniz sürece büyük bir katkı sağlar.

    • Bir insana kırk gün deli dersen deli olur sözüne atıfta bulunursak “senden hiçbir şey olmaz” düşüncesiyle hareket edersek çocuğun özgüveni yerle bir olur ve tekrar ayağa kalması çok güçtür.

    • Günlük tutmak bilhassa dikkat dağınıklığı olan çocuklarda gününün detaylarını gözden geçireceği için hem dikkati hem de hafızası için güçlü bir uygulamadır.

    • Neye ilgisi varsa o konuda desteklemeye çalışın. Arabalar, spor, teknolojik bilgiler…

    • Çocuğunuzla aranızdaki ilişkinizin sağlıklı olması hem dikkat çalışmalarınızın hem de ödevlerin daha kolay uygulanabilmesini mümkün kılar.