Yazar: C8H

  • Mide kanamasında ilk ne yapmalı?

    Uzmanlar mide kanamasının, özellikle son yıllarda arttığını ve bunun başlıca sebeplerinin ise, olumsuz yönde değişen yeme alışkanlıkları, artan ilaç kullanımı ve stresli yaşam olduğunu belirtiyorlar. Gelişen teknolojiler sayesinde mide kanamasında yaşanan ölüm sayısı azalsa da bu hastalık hala tehlikeli olarak adlediliyor.

    Mide kanaması nedir, neden olur?

    Mide kanaması iç kanamalar grubuna girer, genellikle midedeki rahatsızlıklardan ötürü olur. En sık görülme sebebi ülser ve gastrittir. Mide ülserinde mukoza tahriş olur, mide damarının delinmesi sonucunda kanama yaşanır, gastritte ise delinme olmaz ancak midede biriken yaralardan kanama olabilir. Bazen basit bir ilacın kullanılması bile kanama yaratabilir.

    Belirtileri nelerdir?

    Hasta kusar ve ağzından kan gelir. Rengi genelde koyu olur ve kahve telvesine benzer. Bazı durumlarda kanlı ve koyu renkli dışkı da görülebilir. Baş dönmesi, halsizlik, bayılma, susuzluk hissi, ağızda kuruma, tansiyon düşüklüğü ve daha ileri durumlarda hayati bir tehlike olan şok durumları da belirtiler arasındadır.

    Mide kanaması geçirdiğimizde ilk olarak ne yapmalıyız?

    Mide kanaması geçiren hastaya kesinlikle ağızdan bir şey verilmemelidir. Su ya da bir yiyecek verilerek hasta kusturulmaya çalışılmamalıdır. Hayati bulgular kontrol edilmeli, kusulan kanın geri yutulması engellenmeli ve acilen ilk yardım ekibi çağırılmalıdır.

    Tedavisi ne şekilde yapılır?

    Hastaneye ulaştırılan hastaya doktor müdahalesinin ardından gerekli durumlarda serum ve kan nakli yapılır. Bu hastadan hastaya ve rahatsızlığın durumuna göre değişkenlik gösterir. Sonrasında yine genellikle olarak, endoskopi yapılır ve damar yoluyla ilaç verilir. Endoskopik işlemin yapılmasının sebebi ise kanama sebebini bulmak ve ona göre müdahale etmektir. Nadir durumlar da endoskopik işlemin yanı sıra durum daha kötü ise cerrahi müdahale de yapılabilir.

  • Aldatmak

    Aldatmak

    Günümüz standartlarında ülkemizde bir kadın ve bir erkeğin evlenmesi ile başlayan kavramdır, aile. İyi günde, kötü günde, hastalıkta, sağlıkta; ölüm onları ayırana kadar birbirlerine sadık bir şekilde hayatlarını birleştirmeleri ile başlar. Pek tabi bunun öncesinde görüşür ve birbirlerini tanırlar. Bunun yanı sıra insan doğası gereği hatalar yapar. Ve yine insan toplumsal bir varlıktır. Bu toplumsallık beraberinde kuralları da getirir. Birey bu kurallara her zaman uymaz. Haberlerde gördüğümüz dolandırıcılar, hırsızlık yapanlar; kulaktan kulağa yayılan veya gözümüzle gördüğümüz eşini, sevgilisini aldatanlar da bunun bir örneğidir. Bunların hepsi aldatmaya girer. 

    Peki insan neden aldatır veya aldatılır?

        Bu konu ile ilgili pek çok araştırma yapılmıştır. Yapılan bir araştırmada soruları söylendiğinde daha yüksek doğru yanıtlarsa ödül  alacakları söylendiğinde daha yüksek doğru cevap oranı bulunmuştur. Ve bu durumda hile yapma oranlarının azaldığı görülmüştür. Sosyal psikolojide yapılan çalışma aldatma faktörünün aldatmanın farkında olmak ve yaşanan durumda diğer bireylerinin ne yaptığından etkilendiğini göstermektedir. Yani ; aldatmanın bir seçenek olduğu ve/veya bu seçeneğin uygulanabilirliğinin onaylanması durumunda aldatma faktörü artabilir olduğu görülmüştür . Yapılan bir başka araştırmada ise kişisel davranışların bireyin dışında bir faktörden etkilendiği düşüncesinin d aldatmayı arttıran bir faktör olduğunu göstermektedir. Böyle bir inanca sahip olan bireye bireysel sorumluluk duygusunu yeniden hatırlatmak ve aldatma davranışı durumunda bu durumun kendi hayatını ve karşı tarafın hayatını nasıl etkileyebileceğini anlatma yöntemi seçilebilir.  Bu durumun yanında aldatılma korkusu olan insanların aldatılmak istediğini gösteren çalışmalar da vardır. Yapılan bu çalışmalarda aldatılmaktan korkan bir insanın, bağlanıp terk edilmekten korktuğu için ilişkiye kendisini bırakmadığı ve haliyle partnerini soğuttuğu; ilişkiye sabote ettiği sonuç olarak aldatılmaya davetiye çıkardığını gözlemlemekteyiz.

    Peki insanın kendisine verdiği değer aldatılmayı etkiliyor desem ne dersiniz?

    Öz güven sorunu ve/veya yetersizlik duyguları taşıyan biri sıkça kendisini başkalarıyla kıyaslar. Maalesef ki bu genellikle yetersiz ve/veya kötü olduğunu düşündüğü yönlerde yaparlar. Ve yine bu şekilde yetersizlik hissi yaşayan birey kendi özellikleri ve kimliği ile toplum arasındaki uyumada dikkat eder. Tam anlamıyla toplumun onaylayacağı ve takdir edeceği bir birey olmayı hedeflerler. Çünkü; bu durumda toplumda daha iyi bir yer sağlarlar, haliyle yaşadıkları hayatın refah düzeyi daha yüksek olur. Bu durumda çare arayan birey için en kolay çare diğerlerinin iyi olmadığını deneyimlemek ve/veya kendisinden kötü durumdakileri fark etmenin yanı sıra ön plana çıkarmaktır. Bu sayede onların yapmış olduğu hata veya bulundurdukları eksikliklerin kendisinde olmadığını ima etmiş olur. 

    Günümüz standartlarında takdir edilen ve onaylanan ilişki türü “tek eşli, uzun ömürlü ve birbirine sadık olunan” ilişkilerdir. Zira kısa süreli ilişkiler yaşayan ve eşine sadık olmayan bir kişi, diğer ilişkiler için de bir tehlike unsuru olduğu için böyle bireyler “kötü” biri olarak görülür. Bu nedenledir ki kınama, utandırma gibi yöntemlerle baskı oluşturularak toplumsal beklentilere uygun olmasına uğraşılır. Ama birçok kişi sevebilmek, aşık olmak ve uzun soluklu ilişkiler kurabilmek konusunda önemli engellere sahiptir. Peki neden herkes sevip aşık olamaz? Uzun süreli, yakın ve yoğun bir aşk ilişkisi yaşayamamanın çeşitli nedenleri vardır.

    • Terk edileceğinden ya da yeterince sevilemeyeceğinden korkan biri aşık olamaz. Çünkü; birey bu durumda daha iyi biri çıktığında kolaylıkla vazgeçileceğinden korktuğu için kendini aşkın kollarına bırakmamakta ve sürekli temkinli davranmaktadır. Bunun yanında da küçük şeylerden bile sevilmedikleri kanaatine varırlar. 

    • Beğenilme ve hayran olunma ihtiyacı fazla olan biri de hayranlık ve aşk geliştirmekte zorlanacaktır. Bu durum çok susamış birinin suyunu paylaşmakta zorlanması gibidir. Kendi ihtiyacı olduğu için başkasına hayranlık ve ilgi duymakta zorlanır. Buna ek olarak başkalarına güvenmeyen, duygularının esiri olmaktan korkan kişiler de ilişkiye kendilerini tam anlamıyla bırakamadıkları için ya da kısıtlı, kontrollü bir ilişki yaşadıkları için partnerlerini soğutabilir, kendileri de gerekli doyuma ulaşamayacaklardır.

    • Bencil, empati yeteneği sınırlı olan veya merhamet ve vicdanı çok gelişmemiş bireyler gerçekten sevemezler. Bu tip insanlar genel olarak çocukluklarında şiddete ve/veya kötü muameleye çok maruz kalmış sevilip kollanmamış kişilerdir. Yaşamış oldukları bu durumlardan dolayı kurdukları ilişkilerde kendi gereksinimlerini ön planda tutarlar. Karşı tarafın duygu ve ihtiyaçları ile ilgilenmezler, empati kurmazlar.

    Aldatmak; ilişki sürerken partnere karşı sadakatin ortadan kalkması, partnerin güvenini sarsacak ve ilişkiyi tehlikeye atacak bir davranış sergilemek ve/veya bu durumu gizlemek olarak tanımlanabilir.

  • Tansiyon kontrolü için 5 altın kural!

    Türkiye’de her üç yetişkinden birinde görülen hipertansiyon, gerekli önlemlerin alınmaması durumunda önemli hastalıklara ve organ hasarlarına yol açıyor. Beslenme şekilleri, mevsim geçişleri, psikolojik durum ve kullanılan ilaçlar gibi faktörlere bağlı olarak ortaya çıkabilen hipertansiyon, yaşam tarzı değişiklikleri ile kontrol altına alınabiliyor ya da bazı durumlarda ilaç tedavisi gündeme geliyor.

    Enseden başlayan baş ağrısı en belirgin şikayet

    Kan basıncı yüksek olduğunda, özellikle enseden başlayan baş ağrısı, burun kanaması, nefes darlığı gibi şikayetler ortaya çıkabilir. Tansiyon yüksekliği bazı kişilerde de hiçbir belirtiye yol açmayabilir ve kişinin günlük yaşamını sürdürmesine bir engel teşkil etmeyebilir. Hasta uzun yıllar hipertansiyon sorunu olduğunu bilmeden yaşayabilir. Ancak hastalık kontrol altına alınmadığında, özellikle böbrek, göz, kalp gibi organlar bu durumdan olumsuz etkilenir.

    Erkekler kadınlara göre daha fazla risk altında

    Hipertansiyonun %95’inin saptanabilen bir nedeni yoktur. Ancak % 5 hastada sekonder hipertansiyon olarak adlandırılan, altta yatan başka nedene bağlı kan basıncı yükselmesi görülmektedir. Hipertansiyon genellikle 35-50 yaşları arasında görülür. Erkekler tansiyon hastalığı açısından kadınlara oranla biraz daha risk altındadır. Genetik yine hipertansiyonda da önde gelen nedenlerin başındadır.

    5 altın kurala dikkat ederek hipertansiyondan korunabilirsiniz!

    Hipertansiyondan korunmak ya da hastalığı kontrol altına almak ise bazı yaşam tarzı değişiklikleri ile mümkündür. Sağlıklı beslenme ve düzenli egzersizin yanı sıra stres kontrolü gibi faktörler, tansiyon değerlerinin yükselmesini engeller. Bazı hastalar için ise doktor kontrolünde ilaç tedavisi ile kan basıncı değerleri kontrol altına alınabilir.

    Günde 10 bin adım atın!

    Hipertansiyona karşı şu önlemler alınabilir:

    1. Tuzu azaltın: Aşırı tuz tüketimi tansiyon hastalığını en başta tetikleyen nedenlerdendir. Günlük tuz tüketim miktarı 2 gr’ın altında olmalıdır. Tuz hem sağlıklı kişilerde tansiyon hastalığı oluşması açısından risk oluşturur hem de hipertansiyon hastalığı olan kişilerde ilaçlarını düzenli kullansalar bile kan basıncı seviyelerinin normale gelmesini engeller. Tuz kaynağı olarak sadece sofra tuzunu düşünmek de yanlıştır. Tuzlu peynirler, tuzlu zeytin, salça, turşu, yağda kavrulmuş kuruyemişler, salamura yiyecekler gibi günlük besinlerin içindeki gizli tuz kaynaklarının da tüketime dikkat edilerek, bu yiyeceklerin sınırlandırılması gerekir.

    2. Kilo verin ve hareket edin: Aşırı kilolu olan kişilerin yaklaşık %40’ında yüksek tansiyon görülmektedir. Genç hipertansiyon hastalarının ise yaklaşık üçte biri fazla kiloludur. Fazla kilonun kan basıncı üzerinde de olumsuz etkisi bulunmaktadır. Bu nedenle ideal kiloda olmak tansiyonu dengeleyen bir faktördür. Sürekli hareket halinde olmak kan basıncını düzenler. Bu nedenle günde 10 bin adım kuralına uyacak şekilde hem sağlıklı kişilerin hem de tansiyon hastalarının hareket etmesi önemlidir.

    3. Şekeri azaltın: Şeker hastalarında yüksek tansiyona sık rastlanır. Yine tansiyon hastalarında da şeker hastalığı gelişebilmektedir. Genelde iki hastalık bir arada görülmektedir. Çünkü her iki hastalık da kan damarları üzerinde olumsuz etki yaratır. Bu sebeple tansiyon hastalarının ilerleyen dönemlerde şeker hastalığına yakalanmamak için mutlaka şeker tüketimini azaltmaları gerekmektedir.

    4. Alkol tüketimi: Alkol kullananlarda yüksek tansiyon görülme sıklığı artar. Hipertansiyon hastalığı olanların da ilaçlarını düzenli kullanırken alkol miktarını da azaltarak kan basıncını dengede tutmaları mümkündür.

    5. Stres: Uzun çalışma saatleri, masa başı çalışma düzeni ve düzensiz beslenme tansiyonu olumsuz etkiler. Çalışma hayatının stresi de göz önüne alındığında çalışanlar hipertansiyon ve hipertansiyona bağlı sorunlar için risk altındadırlar. Stresten uzak bir yaşam sürmek birçok hastalık gibi hipertansiyon için de koruyucudur.

    Yemeği dışarıda yiyecekseniz bunlara dikkat edin!

    Yemeğe çok aç karnına gitmeyin.

    Menüyü dikkatle inceleyin ve tuzsuz, az yağlı, yağsız ürünleri seçin.

    Porsiyonları oranlı tüketin.

    Kırmızı et yerine beyaz et tercih edin.

    Tatlı yerine meyve yiyin.

    Ara sıcaklardan kaçının.

    Su tüketimini artırın ve şekerli içeceklerden uzak durun.

    Yemeklerde tuz yerine limon ve baharat kullanın.

  • 24-36 Ay Arası Çocukların Sosyal-Duygusal Gelişimi ve Psikolojik Sağlığı

    24-36 Ay Arası Çocukların Sosyal-Duygusal Gelişimi ve Psikolojik Sağlığı

    Her çocuğun-doğal ve farklı bir gelişim süreci olduğunu unutmamak kaydıyla- gelişim basamakları içerisinde gerçekleştirebileceği becerileri yakından tanımak siz ebeveynlere yardımcı olacaktır. Okul öncesi dönemde çocuğunuzun bireysel özelliklerini(ilgi,ihtiyaç,yetenek,içinde bulunduğu çevre şartları) yakından tanımanız, ‘sosyal-duygusal gelişimi’hakkında yeterli bilgi sahibi olmanız ve buna göre yaklaşım sergilemeniz onunpsikolojik sağlığının yapı taşlarını güçlendirecektir.

    0-24 ay arası bebekliğini tamamlamış ve 24-36 ay arası yavaş yavaş sosyal bir varlığa dönüşmeye başlayan ve çocukluk döneminin başladığı bu aylarda anne babaların anksiyete (kaygı) düzeylerinin arttığını gözlemlemekteyim. Mesela Bumin’e(2006) göre aşağıda sıralanan 24-36 ay arası sosyal- duygusal gelişim basamakları içinde yer alan üç ve yedinci maddeleri(inatçılık,hayali arkadaş) çocuğunda bir sorun varmış gibi algılayıp uzmana başvuran çok sayıda anne ve babaya rastlamaktayız. Oysaki bu durum gelişim döneminin doğal bir parçasıdır.

    Bu gelişim basamağı sürecinde çocuğunuza nasıl davranacağınızı bilemiyorsanız o zaman uzman görüşü almanız daha uygun olacaktır.

    • 24-36 Ay Sosyal Duygusal Gelişim

    1. Basit ev işlerinde anneme yardım edebilirim (Oyuncakları toplamak gibi) 
    2. Arkadaşlarımın yanında fakat tek başıma oyunlar oynayabilirim 
    3. İnatçılık yapabilirim (Bu yaş dönemindeki çocukların gelişim dönemi özelliğidir)
    4. Adımı, soyadımı söyleyebilirim 
    5. Kendi kendime oyunlar oynayabilirim 
    6. Cinsiyetimi (kız mı, erkek mi) bilirim 
    7. Hayali oyunlar kurup, oynayabilirim (Bu yaş dönemindeki çocukların hayali varlıklarla konuşmaları ve hayali oyun oynamaları gelişim dönemi özelliğidir.)
    8. Eşyalarımı tanıyabilirim 
    9. Kendimi bazı tehlikelere karşı koruyabilirim (Düşme,ev kazaları gibi)
  • Ozon tedavisi uygulamaları hakkında

    Ozon Tedavisi “Alternatif Tıp” değil, bir “Tamamlayıcı Tıp” unsurudur. Bütün dünyada yüzlerce bilimsel çalışmayla kanıtlanmış etkili bir tedavi yöntemidir.

    Ozonterapinin en önemli özelliği, hastaya ve hastalığa özgü olmak üzere vücuda farklı yollarla verilebilmesidir.

    Tedavi uygulamalarından biri veya birkaçı hastaya veya hastalığa göre seçilerek uygulanır.

    Majör Yöntem

    En yaygın kullanılan bu metotla ortalama 100 ml ( 50 ile 250 ml) kan; Ozona dayanıklı malzemeler ile steril kapalı ortama alınır. Belirli dozdaki ozonla karıştırıldıktan sonra, tekrar kişiye geri verilir.

    Minör Yöntem

    Kişiden alınan 2-5 cc kan, aynı hacimde ozon gazıyla karıştırılarak kas içine enjekte edilir.

    Cilt Altına Uygulama Yöntemi

    Belirli doz ve hacimde ozon gazı ince uçlu bir iğne ile cilt altına , bazı durumlarda cilt içine enjekte edilir.Kırışıkşık ve gevşemeleri düzeltir.

    Vücut Boşluklarına Ozon Gazı Enjekte Edilmesi

    Rektal-(makat) yoluyla, vajinal ve kulak yoluyla püskürtme ile ozon verilir.

    Eklem İçine Ozon Gazı Verilmesi

    Eklem rahatsızlıklarında uygun bir iğne ile belirli dozda ozon gazının eklem içine verilmesidir.

    Torbalama yöntemi ile Ozon Gazı Uygulanması

    Kol bacak gibi bölgeler ozona dayanıklı torbalar içerisinde ozon gazı uygulanır.

    Ozonlanmış Ürünlerin Kullanılması

    Ozonlu su, ozonlu yağ gibi ozonlanmış sıvıların haricen sürülmesi şeklinde uygulanır.

    Ozon Sauna Uygulamaları

    Cilt yüzeyinden ısı arttırılıp cildin nemlendirilmesi sonucunda buharlı bir ortamda tüm cilde ozon emdirilmesi yöntemidir.

    OZONUN KULLANILDIĞI BAZI HASTALIKLAR

    Kronik bronşit

    Sistit

    Bronşial astma

    Böbrek yetmezliği

    DM (Şeker Hastalığı)

    Üregenital tüberküloz

    Akut tromboflebit

    Spontan abartus

    Diyabetik ayak

    Gebelik anemisi

    Migren

    İntrauterin fetus enf

    Artrozis (eklem hastalıkları)

    Fetoplasental yetmezlik

    Kanser

    Bakteriyel vajinozis

    Kronik hepatit B,C

    Vulvar distrofi

    Aterosklerotik damar hastalığı

    Peritonit

    Akne

    Sistemik skleroz

    Osteomiyelit

    Ülseröz deri lezyonları

    Pürulan artrit

    Pürülan, trofik ülserler

    Kronik piyelonefrit

    Psöriyazis (sedef)

    Kronik gastrit

    Kollajenozis

    Cinsel yolla bulaşan hastalıklar

    Diş hekimliğinde

    Kolit

    İyileşmeyen yaralar

    Kronik prostatit

    Ülser

    Romatizmal Hastalıklar

    Ağrılar

    Fibromiyaljiler

    Kronik Yorgunluklar

    İyileşmeyen Yaralar

    Diyabet (şeker hastalığı) yaraları, enfekte olmuş ve iyileşmeyen yaralar, yatakta uzun süre yatmaya bağlı ortaya çıkan bası yaraları (dekubitüs ülserleri), dolaşım bozukluğuna bağlı bacaklarda ortaya çıkan ciddi yaraların tedavisi, ozon tedavisinin temel uygulama alanlarından biridir.

    Ozon tedavisi yara bölgesine gelen kan ve oksijeni arttırmış olur.Aynı zamanda yara oluşmasına sebep olan bakterileri öldürerek tedavi sağlanır. Ayrıca çeşitli nedenlere bağlı cilt alerjileri, ekzemalar ozon tedavisine cevap verirler. Ameliyat sonrası zor iyileşen yaralar ve yara izlerinde de ozon önerilmektedir.

    Kanserin Tedavisi ve Önlenmesi

    Nobel ödülü sahibi bilim adamı Dr. Otto Warburg, kendisine Nobel ödülü kazandıran çalışmasında: Vücuttaki “onkojen”ler stres, kirlilik, radyasyon yanında oksijensizlik gibi faktörlerle uyarılarak kanser başlatabiliyor. Bu nedenle kanserin temel nedeni oksijensiz yaşamdır, yani “anaerobiosis”tir. Normal hücreler oksijene gereksinim duyarlar, oysa kanser hücreleri oksijensiz yaşayabilir. Oksijen eksikliği, kanserin yayılmasını da kolaylaştırır. Kanser hücreleri, oksijen açısından zengin bir ortamda varlıklarını sürdüremediğinden, yeterli oksijen sağlanırsa, tümör dokusunun beslenmesinin bozulduğu ve tümör hücrelerinin öldüğü tespit edilmiştir.

    Ozon tedavisinin, direkt kanser hücrelerini öldürücü etkisi yanında, bağışıklık sistemini güçlendirici, kemoterapi ve radyoterapinin yan etkilerini engelleyici etkisi de vardır.Kemoterapi-radyoterapinin tümör üzerindeki öldürücü etkilerini arttırarak tamamlayıcı tedavi olarak oldukça başarılı bir şekilde kullanılmaktadır..

    Burada ozonu immun sistem (bağışıklık sistemi) aktivasyonunda da kullanmaktayız. İmmun hücreler – örneğin lenfositler, yardımcı ve baskılayıcı hücreler, lenfositler ve natural katil hücreler – cytokin denilen interferonu da içeren haberci proteinleri üretmek için ozonun başlattığı biyolojik reaksiyonlar yoluyla aktif hale getirilir. Aslında, ozon vücudun kendi interferon ve interlökinlerini artan miktarlarda üretmesini sağlar.

    Ozonlanmış kanın hastaya verilmesiyle, pozitif olarak artan bir immün reaksiyonu başlatılır, bu aynı zamanda vücudun genel direncinin ve zindeliğinin artmasına katkıda bulunur.

    Dolaşım bozuklukları

    Ozon tedavinin dolaşım bozukluklarındaki başarısı çok sayıda tıbbi çalışma ile kanıtlanmış olduğu gibi, bacaklarda hissedilen soğukluk , kısa yürüyüşler sonrasında ayaklarda ortaya çıkan ve dinlenmeyle geçen ağrılar gibi alarm veren semptomlarda azlamalar tedaviyle kısa sürede ortaya çıkmaktadır.

    Kas, Eklem ve Romatizmal Hastalıklar

    Vücudumuzdaki doğal ağrı kesicilerin açığa çıkmasını sağlayarak ağrı kesici özellik gösterir Kemik deformasyonu ve eklem harabiyetlerinde, eklem içine yapılan ozon enjeksiyonları ile hem eklem içinde hava yastığı oluşturulmakta, hem de eklem kıkırdak dokusunun yeniden tamiri sağlanmaktadır.

    Ayrıca Romatoid artrit gibi bağışıklık sisteminin sapması ile ortaya çıkan hastalıklarda , bağışıklık sistemini regüle ettiğinden diğer medikal tedavilerle kombine edildiğinde dramatik iyileşmeler gözlenmektedir.Ayrıca yoğun adele ağrıları, yorgunluk, uyku bozuklukları ile seyreden ve çok yaygın rastlanan bir hastalık olan fibromiyaljide de ozon başarılı tedavi yöntemlerinden biridir.

    Enflamasyonlu eklem hastalıklarından evre 1 ve 2, yani ağır kemik deformasyonlarının olmadığı durumlarda, medikal ozon uygulamalarına iyi cevap alınmaktadır. Gonartroz ya da diz ve omuz eklemlerindeki aktif artritlerde ozon tedavisine cevap verir. Bağışıklık sistemini güçlendirme ve kıkırdak metabolizmasını aktive etme özelliklerine ek olarak burada ozonunçok etkili olan antienflamatuar özelliğinden faydalanılmaktadır.

    Migren Tipi Başağrısı

    Botoks uygulamalarında olduğu , ilgili bölgelere cilt altı, kas içi ozon uygulamaları ile , 3-12 ay gibi sürelerde atakların şiddet ve sıklığı azaltılmaktadır. Üstelik botoksun dezavantajları ve riskleri olmadan.

    Virüslerden Kaynaklanan Hastalıklar

    AIDS, zona, uçuk, Hepatit B, C gibi viral hastalıklarda, ozon bağışıklık sistemini güçlendirir ,aynı zamanda virüse direkt teması ile virüsün vücuttan atılmasında etkili olur.

    Böbrek Fonksiyonlarının Düzenlenmesi

    Ozon sauna ter bezlerini uyararak terlemeyi arttırma yolu ile lenfatik sistemde birikmiş toksinlerin, ağır metallerin, kimyasal maddelerin atılmasını hızlandırarak böbreğe yardımcı olur. Toksinleri etkisiz hale getirerek, deri, akciğer, böbrek ve bağırsak yolu ile atılmasını sağlar.

    Böbrekten 24 saat boyunca çalışmasını gerektiren ağır metallerin boşaltım işini, saunada terleme yolu ile 15 dakikada yerine getirir. Bu nedenle ağır böbrek hastalarına ev tipi ozon saunası önerilmektedir.

    Deri Hastalıklarında Ozon Tedavisi

    Ozon, virüs bakteri ve mantarları öldürdüğünden bunların sebep olduğu deri enfeksiyonlarını tedavi eder. Ter kokularını önler. Daha temiz, daha yumuşak yenilenmiş bir cilt sağlar. Bölgesel kan dolaşımını arttırır. Kan, lenf ve deri hücrelerine nüfuz eden ozon sayesinde dokuların iyileşmesi ve kendini yenilemesi hızlanır.

    Göz Hastalıkları

    Yaşa bağlı dolaşım bozuklukları gözü de etkilemektedir. Gözde retina adı verilen görme merkezindeki ve optik sinirdeki harabiyetler çeşitli derecelerde görme bozukluğu oluşturmaktadır. Burası görme odaklanmasının enkeskin oluğu noktadır.Bundan dolayı oluşan lekeler optik sinir atrofisine kadar giden çeşitli derecelerde etkili olmaktadır.

    Yapılan klinik çalışmalarda (Siena Üniversitesinde ), ozon tedavisi sonrası 6-8 ay içerisinde görmede iyileşmeler kaydedilmiştir. Tedavinin devam ettirilmesi halinde görme performansında artış gözlenmiş veya daha kötüye gidişin durdurulmakta olduğu belirlenmiştir. Sarı nokta hastalığı da denen Makula dejeneransında da ilerlemenin durmasını ve bazen gerilemesini sağlamaktadır.

    Bağırsak Hastalıkları

    Proktitis ve kolit gibi iltihaplı bağırsak hastalıklarında özellikle erken dönemde rektal Ozon gazı püskürtülmesi şeklinde yapılan bölgesel uygulamanın çok yararlı olduğu kanıtlanmıştır. Birçok durumda arka arkaya 10 seans ozon uygulanması yeterli olur. 248 hasta üzerinde yapılan proktitis klinik çalışmasında sadece hastaların ’unda birkaç 10 seanslık uygulama gerekmiştir.

    Troid Hastalıkları

    Hashimoto troidit gibi bağışıklık sistemi sapmalarına bağlı durumlarda ozonterapi immün sistemi regüle ederek; diğer sebeplere bağlı troid bezi yetersizliklerinde de , troid bezini aktifleştirerek etkili olur.

    Astım , Kronik Bronşit, Alerjik Hastalıklar

    Semptomların, özellikle dispnenin çabucak düzelmesini , allerjik etkiye bağlı rinit ve bronşial spazmın çabucak çözülmesini sağlar ve yeni atak oluşum sıklığını azaltır.

    Kadın Hastalıkları

    Tedaviye dirençli alt genital enfeksiyonlarda bakteri, mantar, virüs öldürücü etkisi ve hormonal durumu düzenleyici rolüyle etkili olur.

    Cinsel Fonksiyonların Düzenlenmesi

    Ozonterapi alanlarda cinsel fonksiyonlarda artış gözlenmiştir.

    Nörolojik Hastalıklar

    Multiple skleroz, Alzheimer, Parkinson gibi nörolojik hastalıklar ile Myotoni, Muskuler Distrofi veya Spastik çocuklardaki kas-sinir hastalıklarında başarılı sonuçlar alınabilmektedir.

    Yaşlılıkta Ozon Tedavisi
    Sağlıklı yaşlanmayı ve genç kalmayı sağlamak amacıyla pek çok yöntem denenmektedir (“Anti-aging” “geriye yaşlanma” yeniden canlanma ) Bunların hedefi, uzun yıllar gençliğinizi korumak ve dinç kalmayı sağlamaktır. Serbest radikaller, buldukları dokularla birleşerek onları, fonksiyonlarını yapamaz hale getiriyor. Bu etki 30 yaşında başlıyor, 40’lı yaşlarda artarak ilerliyor ve 50’li yaşlardan itibaren dramatik bir şekilde çoğaltarak fark edilen bir yaşlanmaya ve pek çok hastalığın ortaya çıkmasına neden oluyor.Bunun giderilmesi için yapılması gerekenlerden biri de “ozonterapi”dir.

    Ozon sayesinde oksijenin dokular tarafından daha iyi kullanımını sağlanır, bağışıklık sistemi harekete geçirilir. Bunu takiben vücudun kendi antioksidanlarını ve serbest radikallere karşı savaşan diğer hücreleri de aktive olurlar.

    Hücreler tıpkı insanlar gibi solurlar. Bunun için hücre seviyesindeki ortamda oksijen moleküllerinin bulunması şarttır.Yaşlanma nedeniyle uzun süredir yeterince oksijenlenmeyen hücreler ozon tedavisinden sonra artık fonksiyonlarını daha yüksek oranda gerçekleştirebilmektedirler. Fiziki kapasitede azalma, yürüme güçlüğü ve baş dönmesi gibi belirtiler ile kendini gösteren beyindeki dolaşım bozukluklarında olumlu etkileri mevcuttur. Ozon uygulanan kişilerde yaşlanmayı önleyici etkilerin yanı sıra yaşam kalitesinin önemli düzeyde arttığı bilinmektedir.

    Selülit

    Ozon farklı mekanizmalarla sellülitte etkilidir. Ciltte biriken yağ asitleri ile etkileşerek yağ zincirlerinin kırılmasına ve vücuttan atılmasına neden olur. Ayrıca alyuvarların oksijen taşıma kapasitesini arttırarak, kılcal damarlarda kan akımının düzelmesi ile yağ dokusu hücrelerinin metabolizmaları normal hale döner. Yapılan çalışmalarda ozonterapinin, sellülitin geleneksel tedavisinden daha etkili olduğu ortaya çıkarılmıştır.

    Kronik Yorgunluk Sendromu

    Çağımız hastalıklarından biri kronik yorgunluk sendromudur. Bu hastalıkta kişiler yorgunluk gerektirecek bir iş yapmadığı halde kendini yorgun hissetmektedir. Hatta o gün hiç hareket etmediği halde sanki tonlarca yük taşımış gibi kendini bitkin hissederler ve kesinlikle kıpırdayacak güçleri bile kalmamıştır. Dilimizde “Canlı Cenaze Sendromu” olarak tanımlanan bu hastalık son yıllarda her geçen gün daha çok sayıda insanı pençesine almaktadır.

    Tedavisi oldukça güç olan bu kronik yorgunluk sendromunda ozon önemli düzelmeler sağlayabilmekte ve hücre seviyesinden başlayarak vücutta hastalığın yol açtığı kötü etkileri anlamlı düzeyde silebilmektedir. Stres, yoğun çalışma temposu ile oluşan zihinsel ve bedensel yorgunluk ,ozon (O3) tedavisine çok iyi yanıt verir.Ozonun kırmızı ve beyaz kan hücrelerinin metabolizma akivasyonu ile genel iyilik hali oluşur ve kişiler kendilerini yenilenmiş hissetmektedirler.Ozon fiziksel dayanıklılığı arttırmaktadır

    Stresle Mücadele

    Günlük yaşam mücadelesi, iş yoğunluğu, mesleki sıkıntılar, endüstriyel olarak hazırlanan gıda ürünleri, çevre kirliliği, nikotin, alkol, kahve, manyetik kirlenmeler, yanlış yaşam biçimi ve hatalı beslenme, hareketsizlik, hastalık ve enfeksiyonların her biri yaşamımızda başlı başına bir stres nedeni oluşturur.

    Ozon tedavisi hastalıkların ve enfeksiyonların tedavisinde etkili olurken, kirlilik ile vücudumuzda biriken toksinlerin atılmasını sağlar. Ayrıca stres hormonu olarak adlandırılan adrenalini vücutta yıkarak stresimizi azaltır.

    Detoks İçin Ozon Terapi (Toksinlerden Arınma)

    Soluduğumuz hava, yediklerimiz ve içtiğimiz su, toksinler ve kirletici maddeler yavaşça vücudumuza girerler ve cildimiz vasıtası ile emilirler. EPA (A.B.D Çevre Koruma Ajansı) verilerine göre, yiyeceklerimizde 3000’den fazla kimyasal bulunmaktadır ve yetişkinler her yıl 2 kg.kadar zirai ilaç artığı tükettikleri gıdalarla birlikte almaktadırlar.

    Ozon uygulama yöntemlerinden biri olan ozonlu sauna ile birikmiş toksin ve kimyasal maddeler deri yolu ile atılır. Aynı zamanda dokuların oksijenlenmesi sağlanmış olur.Ozon sauna derinin üçüncü bir böbrek, ikinci bir akciğer sistemi gibi çalışmasını sağlar.

    Beyin fonksiyonları Zeka ve Ozon Terapi

    Bir çok sebeple akciğerlerimizden kana geçen oksijen az olabilir yada beyine giden kan akımı yetersiz olabilir, işte bu durumlarda oksijen (ozon) tedavisi çok önemlidir.Kanın direkt oksijenlenmesini arttıran ozon tedavisi en ideal ve doğal yoldur. “serbest radikal” denilen elektronlarını kaybetmiş zararlı maddelerin beyin işlevlerini yavaşlatıcı etkisi en iyi ozon tedavisi ile giderilebilir. Ayrıca sınava hazırlanan öğrencilerde kullanılan ozon konsantrasyonunun belleği arttırdığı, hafızayı güçlendirdiği gözlenmiştir.

    Karaciğer enflamasyonu (Hepatit A, B, C)

    Karaciğerin enflamasyonu, tıbbi ozon için klasik tedaviler arasında sayılır. Hepatit A (HVA = hepatitis virus A) diğerlerine göre problemsiz ve tamamen iyileşebilirken, virüsün diğer şekli, hepatit B (HVB = hepatitis virus B) ve hepatit C (HVC = hepatitis virus C) sıklıkla kronik bir şekilde seyreder.

    Burada klasik tıbbi tedavi metodlarına ilave olarak, ozonlu kan transfüzyonu ya da rektal yolla ozon/oksijen gazının kontrollü bir şekilde verilmesi ile viral yük azalmış başarılı sonuçlar alınmıştır.

    OZON NASIL ETKİLER?

    Ozon, beyaz kan hücrelerinin (savunma hücreleri olup, enfeksiyonlara karşı korurlar) oluşumunu arttırır, fonksiyonlarını düzenler. Bakteri, virüs ve mantarları öldürür.

    Kanın kıvamını azaltır, alyuvarların (kandaki kırmızı oksijen taşıyan hücrelerin) elastikiyetini arttırarak kılcal damarlardan geçişini hızlandırır, akışkanlığını sağlar. Damar duvarlarındaki plakların yumuşamasını ve küçük kan damarlarındaki tıkaçların çözülmesini sağlayarak dolaşımı düzenler.

    Bağışıklık sistemini güçlendirerek enfeksiyonlara direnci arttırır. Bağışıklık sistemini düzenleyici özelliği ile, bağışıklık sisteminin sapmasından kaynaklanan hastalıklarının tedavisinde iyileştiricidir.

    Hızlı büyüyen kanser hücrelerinin çoğalmasını ve yayılmasını engeller.

    OZON TEDAVİSİ İLE VÜCUDUMUZDA HANGİ DEĞİŞİKLİKLER OLUŞUR

    Eklem ağrılarını ve kas rahatsızlıklarını iyileştirir. Kaslarda biriken toksini gidererek kasları gevşetir ve yumuşatır, esnekliği arttırır

    Damar duvarlarını yeniler, güçlendirir ; tansiyonun düzenlenmesinde fayda sağlar.

    Pankreası güçlendirerek şeker hastalığına faydalı olur

    Bağışıklık sistemini güçlendirir.

    Enfeksiyon hastalıklarına karşı vücudun direnci arttırır.

    Beyin fonksiyonlarını ve hafızayı kuvvetlendirir.

    Depresyon ve sıkıntıyı ferahlatıcı etkisi vardır. Stres hormonu olarak bilinen Adrenalini okside ederek genel bir sakinlik sağlar. Depresyon kaynaklı gerginliği gidermeye yardımcı olur

    Deri kan dolaşımını arttırarak cilt yenilenmesini, sıkı ve pürüzsüz görünüm oluşmasını sağlar. Daha temiz, daha yumuşak ve daha gençleşmiş bir cilt sağlar.

    Hücre ve dokulara giden kan dolaşımını artırarak dokuların yenilenme hızı ve dayanıklılığını artırır ve görevlerini daha iyi yapmalarını sağlar .

    Kan ve Lenf sistemini temizler.

    Derinin üçüncü bir böbrek yada ikinci bir akciğer sistemi gibi çalışması sağlanır.

    Hormon ve enzim üretimini normale döndürür.

  • Ruh Sağlığı ve Bozukluğu

    Ruh Sağlığı ve Bozukluğu

    Ruh sağlığı alanında çalışanların sıkça karşılaştığı sorulardan bir tanesidir ‘’ben normal miyim?’’. Bu makalede bu zor soruya beraberce yanıt arayacağız. Öncelikle sağlık kavramından bahsetmeliyiz. Dünya Sağlık Örgütü, sağlığı ‘’bedensel, ruhsal ve sosyal iyilik hali’’ olarak tanımlıyor. Bedensel iyilik halini günümüzde birçok tahlil, tetkik vs. ile tespit edebiliyoruz. Hatta bu işin bir adı bile konmuş: ’check-up’. Peki ruhsal ve sosyal olarak check-up yapılabilir mi? Kimlere normal, kimlere anormal diyeceğiz ve bunu nasıl yapacağız?

    ‘Normal’ terimi istatistiksel olarak çoğunluğa uyan ve aşırı uçlarda kalmayan demektir. Hekimlikte istatistiksel yöntem sık kullanılır ve bulgulara göre normalin alt ve üst sınırları belirlenir. O halde; ruh sağlığı açısından çoğunluğa uyum sağlamak normalliğin kriteri olabilir mi? Örneğin bir toplumda çoğunluk akıllı telefon kullanıyor, telefonu elinden düşürmüyor, ailesine ve çocuğuna vakit ayırmıyorken; az sayıda kişi telefonu sadece işte kullanıyor, ailesiyle ve çocuğuyla kaliteli vakit geçiriyorsa bu toplumda çoğunluğa mı, yoksa azınlığa mı normal diyeceğiz? Tarihsel süreci incelediğimizde de iz bırakan büyük şahsiyetler çoğunluğa uymayan ve onları değiştirmeye çalışanlar olmuşlardır. Öyleyse istatistiksel tanım ruh sağlığında hem göreceli, hem de bazen geçersiz kalabilmektedir.

    Klinik olarak bireyde aşırı anksiyetenin ya da belirgin psikopatolojinin olmayışı, aynı zamanda kendisinden memnun, sosyal ilişkilerinde rahat ve mutlu oluşu normal olarak değerlendirilebilir. Fakat ileri derecede bencil, başkalarına kolayca yalan söyleyen, toplumun sorunlarına duyarsız birisi halinden memnunsa, sosyal ilişkileri iyiyse ve mutluysa bu kişi ‘normal’ midir? Öte yandan herkese yardım etmeye çalışan, doğru sözlü, toplum yararına çalışan ama tedirgin ve kaygılı olan kişiye anormal diyebilir miyiz? İnsanın hayatında kaygı, üzüntü, acı çekme bir psikolojik rahatsızlığın belirtisi olabileceği gibi; duruma göre anormal sayılmayacak doğal tepkiler olabilir. Hatta bazı durumlarda üzülmemek, ağlamamak, kaygı duymamak anormal olabilir.

    Psikoanalize göre ise normallik ölçütü id, ego, superego arasındaki dengedir. Ruh sağlığı yerinde olan kişinin alt benlik(id) dürtülerine doyum sağlayan, aynı zamanda çevresine uyum sağlayabilen(ego) ve üstbenliğin(superego) de sesine kulak verebilen birisi olduğu kabul edilir. Fakat bu tanımlamada da dürtülerin doyumu, çevreye uyum, üstbenliğin beklentileri görecelidir ve her zaman tartışmaya açıktır. Psikoanalizin kurucusu Freud’a normalin koşulları sorulunca ‘’çalışmak ve sevmek’’ diye cevap vermiş. Bu iki sözcük üzerinde ise yüzlerce kitaplar yazılmış ve yazılacaktır.

    En başta söylediğimiz gibi ‘normal’ i tanımlamak oldukça güçtür. Milattan önce yaşayan ünlü filozof Aristo ‘’Bir miktar delilik karışımının bulunmadığı mükemmel bir ruh yoktur.’’ demiş.  19.yüzyılda İsviçreli psikiyatr Eugen Bleuler, öğrencisi Gustav Bychowski’ye şöyle bir öğüt vermiş: ‘’Hiç kimseye normaldir belgesi verme, ben karıma bile vermem’’. Günümüzde de Prof.Dr.Orhan Öztürk’e göre normalliğin ve aşırı olmayan anormalliğin sınırları net değildir, ölçütleri görecelidir. İstatistiksel ve klinik görüşlerin, çevreye uyum varsayımının hepsinde az ya da çok gerçek payı vardır; fakat çağdan çağa, toplumdan topluma, hatta kişiden kişiye görecelidir, değişebilir. 

    Sonuç olarak; her kişide tutarsız, uygunsuz, aşırı, yetersiz davranışlar görülebilir. Fakat bu davranışlar sürekli ya da tekrar eder tarzda ise, işlevselliğini ve/veya kişilerarası ilişkilerini bozuyorsa; ruh sağlığı alanında çalışan hekim, psikiyatr veya klinik psikologlara başvurması gerekir.

  • Diyabet hastalıkları

    Vücudumuz, gerekli aktivitelerimizi sürdürmemiz için glukoz denilen bir tür şekere ihtiyaç duymaktadır. Glukozu ise nişastalı ve şekerli gıdalardan sağlarız. Sindirim sisteminde tükettiğimiz nişasta ve şeker glukoza çevrilir. Kandaki glukoz ise insülin sayesinde hücrelerin içine girerken enerji elde etmek için kullanılır.

    Pankereas yeterince insülini salgılayamadığında vücudumuz glukozu kullanamaz bu nedenle şeker gittikçe yükselir ve bu durumun yarattığı rahatsızlığa ise diyabet denilmektedir.

    Şeker hastalığı tipleri ikiye ayrılmaktadır;

    Tip 1 diyabet tipinde şeker hastalığı çok genç yaşlarda başlar.

    Tip 2 diyabet tipinde ise yetişkin yaşlarda başlar.

    Hamilelik döneminde gebe kadınlarda da %3 oranında şeker hastalığı görülmektedir.

    Şeker hastalığı herkeste ve her yaşta görülebilmektedir; ancak şu kişilerde görülme olasılığı daha fazladır;

    Şişman kişiler

    Stres altında yaşayanlar ve 4 kg ağır bebek dünyaya getiren kadınlarda görülme olasılığı artmaktadır.

    Hormon rahatsızlıkları da şeker hastalığını tetiklemektedir.

    Şeker hastalarının belirtileri şu şekilde görülmektedir;

    Ağız kuruluğu, fazla su içme, cilt yaralarında geç iyileşme, sık idrara çıkma, kaşıntı ve kuru cilt, enfeksiyon gelişmesi, ellerde ve ayaklarda karıncalanma belirtiler arasında yer almaktadır.

    Şeker hastalığı nasıl tedavi edilir?

    Şeker hastalığı tedavisiyle ilgili şunları sıralayabiliriz;

    Hekiminizin diyet, egzersiz ve ilaç önerilerini aynen uygulayın.

    Düzen olarak kan şekeri ölçümü

    Sigara içiyorsanız sigaraya veda edin.

    Tansiyonunuzu sürekli ölçerek dengelemeye özen gösterin. Bununla ilgili bilgiler edinin.

    Göz muayenesi olmayı ihmal etmeyiniz.

    Kan ve idrar testleri yaptırarak böbreklerinizin kontrolüne dikkat edin.

    Kan yağlarınızı ölçürerek oranlarınız yüksek ise tedavinizi aynen uygulayın.

    El ve ayaklarınızda his azalması, his azalması var ise mutlaka doktorunuza bildirin.

    Ayak ve derilerinize özen gösterek her gün bakımını uygulayın.

    Gebe kalmak istiyor veya planlıyorsanız doktorunuza mutlaka bildirerek kontrol altına alınız.

  • Hissizleştiren Hislerimiz

    Hissizleştiren Hislerimiz

    Sizlere, kendimizde ve çevremizde gördüğüm bir sorunumuzdan bahsetmek istiyorum.

    Hissizleşmek…

    Kimileri için bu durum çevresindeki insanlarda, kimileri için de kendisinde görülür oldu. Ne acı değil mi?

    Her şeye karşı ‘’Eyvallah’’ demeye başladık bile. Bu eyvallahlar daha sonra yerini kontrolsüzce hüzün ve öfkeye devretti.

    Aslında bu yazı da tekrardan kadın-erkek ilişkileri üzerine olacak. Şimdi biraz beyin fırtınası yaparak başlayalım o halde!

    Sorgulamak istediğim şeyler var ya da sorgulanmak istediğim…

    Hissizleşen toplumumuzda eşimizi de ne kadar o topluluğun içine katıyoruz? Neden, değer verip bizim için zaman ayırıp bir şeyler yapıldığında bunun değeri gözümüzde kocaman bir sıfır oluyor? Sevmeyi ya da sevilmeyi bilmiyoruz muyuz? 

     Hissizleşmek bu olsa gerek…

     Bir diğer bakış açımda ise sizinle paylaşmak istediğim şudur;

     Sevgili olmayı unuttuk. 

     Yoğun iş temposu sebebiyle ve ekonomik olarak daha refah bir hayat sürmek için daha fazla çalışmak zorunda kalan toplumumuz, ne yazık ki sosyal anlamda birbirlerini daha az görmeye, daha az vakit geçirmeye başlamışlardır.

     Çiftler birbirlerine o kadar yabancı oldular ki fiziksel temas bir tek yatak odasında kaldı. Ne yazık ki daha kötü durumlar da var. Evliliklerin bitmesi için bu en büyük sebeptir. Kendimize ve karşımızdaki kişiye karşı hissizleşmek…

     Artık eskisi kadar değer vermemek bununla birlikte değer de görmemek büyük bir sorun haline geldi. Çiftler arasında ve toplum içinde artık kimse kimseye karşı iyi ya da kötü duygular besleyemiyor. Bunun nedenleri üzerinde durmamız gerekirse, en çok da iletişimsizlik kaynaklı problemler yaşıyoruz. Yanlış iletişim kurmak ne yazık ki becerilerimiz arasında.

     İletişimsizlikten kaynaklanan bu sorun, ilişkilerimize de yansımış durumda. Öyle ki incir çekirdeğini dahi doldurmayacak sorunların, büyütülmesi kaçınılmaz olur.

     İletişimsizlik ana başlık olarak geçtiğinde alt başlıkta ‘’empati kurmak’’ yer alabilir.

     Ünlü bir düşünürün de dediği gibi ‘’Birbirimizi anladığımız kadar, insanız.’’

    Aile veya çift terapilerimizde en sık karşılaştığım sorunlardan birisi, karşımızdaki kişinin bizi anlamadığını düşünüyor oluşumuz. Karşılıklı anlaşılamama durumu, çiftlerin dile getirdiği en büyük sorunlar arasında yer almakta. Çözüme ulaşmayan sorunlar karşısında sıfıra sıfır, elde var sıfır. Devamında gelen kaos ise kaçınılmaz ve elbette ki yıpratıcı…

    Kadınlar için söylüyorum;

     Kadınlar kimi zaman sadece karşılarındaki erkeğin onları anlaması için uğraşırlar.

    Bu onların güçsüz ya da ısrarcı olduğu anlamına gelmez. Çünkü anlaşılamamak kendilerine o kadar çok acı verir ki sırf anlaşılmak için bile olsa hiç beklemediğiniz durumlar ile sizi karşı karşıya bırakabilirler. İşte bu noktada erkeklere ufak bir uyarıda bulunmak istedim. 

     Erkeklerin ise hissizleştiği veya değersiz hissettiği durumlarda tepkileri şu olur; kızmak, bağırmak ve dağıtmak. 

     Peki, bu durumlarda ne yapmalıyız? Ya da ne tür bir yol çizip bu sorunu aşmalıyız?

     Size tavsiyem karşınızdaki kadın ise ve eğer size bir konuda bir şeyler izah etmeye çalışıyor ise onu sakince dinleyin. Onu anladığını ve dinlediğinizi hissettirmek için yavaşça jest ve mimiklerinizi kullanın. Bu onlara iyi gelecektir. Çünkü kadınlar anlaşıldığını hissettiği sürece karşısındaki erkeğe güvenir ve bağlanabilir. Bu durumun aksi olması halinde bin dereden su getirseniz de onun için mümkün değildir. Güvenli bağlanma bu noktada çok önemlidir. 

    Peki, bu durumun gerçekleşmemesi durumunda, karşımızdaki kişinin psikolojisinde zamanla ne gibi etkiler bırakabilir? Biraz da ondan bahsedip noktayı bir sonraki yazılar için koyalım.

    Depresyon

    Depresyon; kişilerde görülen ruhsal zemin kaymasıdır. Genellikle ani olur ya da planlı da gerçekleşebilir.

     Peki depresyonda olan kişilerde neler gözlemleriz, birazda onlardan bahsedelim.

    Gün boyunca uyuma isteği, yataktan çıkamama ve evden dışarı çıkmak istememek… Gün içerisinde hiçbir şey ile uğraşmadığı halde yorgun –bitkin- hissetmek ve somatik rahatsızlıklarda eklenebilir.

    Kimseyle iletişim kur(a)mamak ve doğal olarak bir şey paylaşmamak.

     Bu tür nedenlerle karşımıza çıkan depresyonun akabinde iştah bozukluğu takip eder.

     Ruh sağlığımızı korumak adına gerekli desteği alarak depresyon ile mücadele edebilir.

     Depresyon ile uygun savaşma metotlarını biz uzmanlar tarafından kazanabilirsiniz. Bu süreci tek başınıza aşmanız kesinlikle mümkün değildir. Umutsuzluğa düşebiliriz ve hiçbir zaman geçmeyecek hissine kapılabiliriz.

    Bizi değersizleştiren, hissizleştiren her şeyden herkesten uzak durmanız dileğiyle…

  • Migrenin kadınlarda görülme olasılığı çok daha fazla!

    Toplumda çoğu insan baş ağrısı şikayetinden yakınmaktadır. Migren kafanın tek tarafına yerleşen zonklayıcı baş ağrısı şekline denilmektedir.

    Bu baş ağrısı sırasında meydana gelen kusma, bulantı, ışık ve ses rahatsız etmektedir.

    Sinirsel bir hastalık olan migrenin beyinde bulunan kimyasal maddelerin azalması ya da etki göstermemesi sonucunda ortaya çıkar.

    Migrenin kadınlarda görülme olasılığı çok daha fazla

    Bunun nedeni hormonal değişikliklerdir. Ergenlik döneminde ortaya çıkan migrenin 50 yaşının üstünde birinde çıkma ihtimali oldukça düşüktür.

    Migren tedavisinde en etkili olan tedavi dahil ilaçların etkisi geçicidir. Ömür boyu migreni durduran bir ilaç yoktur.

    Migrenin nedenleri araştırılıp ona göre bir tedavi uygulanmalıdır. Nöral terapi, akupuntur, hipnoz gibi yöntemler ilaçlardan çok daha etkilidir.

  • Şizofrenide Görülen Nörogelişimsel Değişiklikler ve Belirtiler

    Şizofrenide Görülen Nörogelişimsel Değişiklikler ve Belirtiler

    Öncelikle şizofreni beyinde birden fazla semptomun bir araya gelmesiyle ortaya çıkan klinik bir hastalıktır. Şizofreni; kişide birtakım düşünce değişiklikleri, davranış bozuklukları, kişiler arası iletişim, sosyal çevre gibi alanları olumsuz etkileyen, normal yaşantının giderek bozulmasına neden olan kronik belirtileri işaret eden genellikle şiddetli ve uzun süre seyrini gösteren klinik bir hastalık olarak adlandırabiliriz. (Köroğlu, Güleç 2007). Şizofreni hastalığı kişinin yaşam kalitesini oldukça olumsuz yönde etkiler. Kişinin gündelik yapmış olduğu işleri aksatmasına ve bu durum sonucunda yaşam kalitesini ve yaşam doyumunu düşürmesine neden olur. (Kaplan, Sadock 2005; Köroğlu, Güleç 2007; Öztürk, Uluşahin 2015). Şizofreni beyinde olanların yanı sıra birçok psikolojik hastalıkta olduğu gibi kişinin öyküsü de büyük önem gösterir. Genetik yatkınlık, çevresel ve sosyal faktörler bu hastalığın seyrinde çok büyük rol oynar. (Köroğlu, Güleç. 2007). Şizofreni tüm dünyada tanınmış ve en ağır ruhsal hastalık olarak kabul edilir. Şizofrenin görülme olasılığı dünya genelinde bir farklılık göstermez. (Buchanan ve Carpenter, 2005). Her hastalıkta olduğu gibi şizofreninin de görülme sıklığı kadın ve erkeklerde değişiklik göstermektedir. Erkeklerde kadınlara nispeten yaklaşık 1,5 kat daha fazla görülür. (Lauriello ve ark. , 2005). Alptekin, Ulaş, Akdede ve ark. (2009) tarafından derlenen çalışmada, ‘Türkiye’de şizofreninin yaşam boyu yaygınlığı 1000 kişide 8.9 olarak belirtmiştir’.

    Genel olarak bakıldığında yaşam boyu aktivitelerini karmaşık hale getiren büyük bir tablo ortaya çıkarmış olur. Ortaya çıkan bu tabloda beyni karmaşık hale getiren birtakım sorunlar mevcuttur. Şizofreni hastalarında genetiğin ve sosyal yaşamın birlikte etkileşimi, beyinde ki sinir ağlarında ve belli bölgelerde nörogelişimsel bir bozukluk meydana getirir. (Alptekin ve ark. 2005). Şizofreninin beyinde ki bozukluğu ile ilgili birçok araştırma yapılmıştır. Yapılan bu araştırmalara kısaca değinmek gerekirse; şizofreni MRI çalışmaları sonucu prefrontal ve temporal kortekslerde gri maddenin azalması; çeşitli nöronların oluşturduğu amigdala, hipokampüs, limbik sistemin yapılarında ki hacim azalması ve bazal gangliyon çekirdeklerindeki hacmin artmış olduğuna dair bulgular elde edilmiştir. (Yavuz, 2008). Başka bir çalışmaya baktığımızda; şizofreni hastalarında bellek kısmı ile yakından ilişkili olan medial temporal yapılarda değişiklik olduğu bulunmuştur. (Aksaray ve ark. , 2001).

    Bazı hastalara mikroskobik incelemeler yapılmıştır ve bunun sonucunda nöron adı verdiğimiz sinir hücrelerinde yoğunluklarıyla alakalı bozukluklar bulunmuştur. Fakat buna rağmen tutarlı sonuçlar elde edilmemiştir. Frontal lobta nörotransmitler dediğimiz; serotonin, gaba, glutamat reseptörleri bunları içeren akson uçlarına ait bozukluklar bildiren çalışmalarda mevcuttur. (Goldman, Rakic ve Selemon 1997). Konu ile alakalı çok farklı çalışmalar yapılmış ve bunlardan bir tanesi; Yıllar boyu dopamin hipotezine yoğunlaşırmıştır. Ortaya attıkları bu hipoteze göre dopamin nörotransmitterinde ki bir takım düzensizlikler şizofreni hastalığının en birincil temellerinden biri olmuştur. Bundan sonuçla dopaminerjik, kişide psikotik semptomları daha çok güçlendirdiği ikinci olaraktan bu semptonların D2 dopamin reseptörleri arasında bir ilişki bulunmamıştır. Yapılan çok sayıda araştırma dopaminin üzerinde dursa da dopamin hipotezi şizofreni hastalığında görülen semptomları tek başına açıklamada yeterli değildir. (Gargiula ve Landa De Gargiulo 2014, Frohlich ve Van Horn 2014, Howes ve ark. 2015).

    Bu değişimler sonucu şizofreni de beyinde ortaya çıkan patolojik değişimler kişide bir takım belirtilere ve bulgulara sebep olmuştur. Bunlardan en önemlileri dil de ve kişinin düşüncelerinde meydana gelen bozukluklardır. (Liddle ve ark. , 2002). Görünüm ve davranışsal bir takım belirtiler de gösterir. Zihin karmaşık bir haldedir. Zihnin karmaşıklığı kişide davranışsal sorunlar yaratır. Ani beklenmedik bir harekette bulunmaları hiç olmadık bir yerde ani çıkışları olabilir. Davranışta gözlenen sonuçlar duygu durumlarında da farklılık gösterir. Keyifsizlik, isteksizlik, donukluk, alınganlık, şüphe hissettiği duygular arasında yer alır. Hastalarda soyut düşünce değil somut düşünce baskın olur.

    Düşünceler arası bağlantılar tamamen kopar ve konuşma şekline yansır. İlk hastalık zamanlarında konuşma üzerinde zorluklar olabilir. İlerleyen zamanlarda konuşması normale girer. Fakat bu konuşma sağlıklı insanların kurduğu iletişim gibi olmaz düşünce akışında bozulmalar meydana geldiğini için konuşmasına da yansır. Konuşurken birden durur ve art arda çok fazla kelime sıralayabilir. Sanrılar bu hastalıkta en önemli belirtileridir. Hayali sesler, başka birinin görmediği şeyleri gördüğünü iddia ederler. Hayali varlıklarla konuşurlar. Ve bununla birlikte hastaların inançları zayıflar ve doğru olmayan inançlara sahip olurlar. Şizofreni hastalığının belirtileri yavaş yavaş ortaya çıkar ve siz bu süreci yakalayana kadar belli bir noktaya gelmiş olur.

    Son olarak değinmek istediğim şizofreni hastalarında ortaya çıkan içgörü bozukluğu. Bu durum tedavi alan şizofreni hastasına engel oluşturmaktadır. Çoğu hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta ve belirtilerinin farkında olmadığı ve kabullenemediği belirtilmektedir. İçgörü eksikliği tedavi sürecini olumsuz yönde etkiler ve hastanın hastalığı hakkında bilgisiz olma durumunun yüksek olduğu belirtilmiştir. (Beck et. al. , 2011). Şizofreni hastalarında içgörü çalışmaları da mevcuttur. Yapılan bir araştırmaya göre hastaların %40 ‘nın iç görülerinin zayıf olduğu bulunmuştur. (Mhala et. al. , 2014). Yapılan başka araştırmalarda iç görüsü düşük olan hastaların tedaviye uyumunun da düşük olduğu belirtiliştir. (Dilbaz ve ark. , 2006).