Yazar: C8H

  • Mide kanseri öncüsü intestinal metaplazi

    İntestinal metaplazi mide mukoza epitelinin kronik hasar sonucunda intestinal tip epitelle yer değişmesine denir. İntestinal metaplazi mide kanserleri açısından prekanseröz lezyon olarak kabul edilir ve mide kanseri riskini 6 kat arttırır. İntestinal metaplazi, Helicobacter pylori enfeksiyonu olan kişilerde, 1. derece yakınlarında gastrik kanser olan kişilerde, sigara içenlerde ve yaşla birlikte artar. İntestinal metaplazi, Helicobacter pylori pozitif olanlarda daha fazla görülürken, negatif olanlarda daha az görülür. Helicobacter pylori pozitif olanlarda intestinal metaplazi daha genç yaşlarda görülme sıklığı artar. Kırk yaşın altında görülme oranı %5 civarında iken 80 yaşın üzerinde bu oran %46’ ya kadar yükselir. İntestinal metaplazi, non-ülser dispepsisi olan vakalarda %30 civarında iken, gastrik ülseri olan hastalarda %55, intestinal tip gastrik kanser olanlarda ise %100 oranında görülür. İntestinal metaplazi kronik inflamatuvar gastrik mukoza hasarının bir sonucu olarak oluştuğu düşünülmektedir. Helicobacter pylori enfeksiyonları da bu açıdan ana etiyolojik faktör olarak görünmektedir. Helicobacter pylori, intestinal metaplazi riskini 4.5- 9 kat artırmaktadır. Hem ailede mide kanseri öyküsü varsa, hem de Helicobacter pylori enfeksiyonu mevcutsa intestinal metaplazi olma olasılığı daha da artar. İntestinal metaplazi, gastrik karsinogenezde önemli bir kırılma noktasıdır.

    İntestinal metaplazinin helikobakter pylori eradikasyonundan sonra geri dönüşü genellikle yoktur. Bu arada yapılan çalışmalarda intestinal metaplazi ve helikobakter pylori pozitif olan hastalarda eradikasyondan sonra altı ay süreyle askorbik asit ek katkı tedavisi olarak verilmiş. Bu hastalarda intestinal metaplazinin azaldığı izlenmiş. Öte yandan mukozal atrofi helikobakter pylori eradikasyonundan sonra geri dönebilir. Diğer yandan helikobacter pylori eradikasyon tedavisi regresyon sağlamasa da progresyonu yavaşlattığını bildiren çalışmalar vardır. Helikobakter pylori eradikasyonu ile geri döndüğü söylenemez ancak enfeksiyon kontrolü ile mukozal hasarın ilerleyişi, displaziye dönüşmesi yavaşlayabilir. İntestinal metaplazi, komplet ve inkomplet tip diye 2’ye ayrılır. Komplet tip ince barsaklardaki bez yapısından oluşurken, inkomplet tipte kolonik bez yapıları hakimdir. Her yıl, kronik atrofik gastritislilerin %7’sinde intestinal metaplazi, intestinal metaplazililerin ise %3’ ünde displazi gelişmektedir.Gastrik kanser riski inkomplet intestinal metaplazide daha da yüksektir. Hem antrum, hem de korpusu tutan durumlarda gastrik kanser riski daha yüksektir. Ayrıca intestinal metaplazi gastrik mukozanın %20 sinden fazlasını tuttuğunda gastrik kanser riski daha da artar.

    Düzenli aralıklarla endoskopik kontrol yapılması intestinal metaplazi olan hastalarda önemlidir. İntestinal metaplazi, endoskopik olarak normal mukozaya göre hiperemik, düzensiz alanlar şeklinde görülür. Bu görünümü gastritin endoskopik görünümünden ayırt edebilmek çok güçtür. O nedenle şüpheli bölgelerden biyopsi alınması gereklidir. Ayrıca helikobacter pilorinin tanısını koyma açısından mide biyopsisi önem arz eder. Helikobacter pylori infeksiyonunun, atrofi ve metaplazi ile sonuçlanan kronik gastritiN önemli bir nedeni olduğu bilinmektedir. İntestinal metaplazi sıklıkla kronik atrofik gastritisle birliktedir. Mide biyopsisinde atrofik gastrit açısından da böyle hastaları takip etmek önem arz eder. Dolayısıyla CLO test ile alınan biyopsiler yerine patolojiye gönderilen biyopsiler daha değerlidir.

    1-İntestinal metaplazi %20 den fazla yüzeyi kapladıysa

    2-İnkomplet tip intestinal metaplazi olanlarda

    3-Birinci derecede yakınlarında gastrik kanserli vaka olan intestinal metaplazi hastalarında

    4-Sigara içen ve intestinal metaplazisi olanlarda mide Ca riski daha artar ve böyle hastaların endoskopik kontrollere tabii tutulması gereklidir.

    Bu konuda gastroenterolog bir doktora başvurmanız, size yardımcı olacaktır.

  • Yardım Edin, Kurtulmak İstiyorum

    Yardım Edin, Kurtulmak İstiyorum

    Danışmanlığını yaptığım bireylerde konu madde bağımlılığı ise; danışanlarımdan madde öykülerini anlatmalarını rica ederim.

    Peki, nedir madde öyküsü?

    Madde bağımlısı bireyin farkındalık hali tedaviye başlamada etkili olabilmektedir. Eğer sorunun farkında değilse bu bize farkındalık öncesi dönemde olduğunu gösterir. Farkındalık ancak sorunun ne olduğunu anladığında başlıyor. Kişi bu aşamadan sonra değişime niyetli ise karar basamağına geçebiliyor.

    Madde bağımlısı birey değişim için adım attığında ancak eyleme geçmiş oluyor. Değişimi koruyabilmek ise sürdürme dediğimiz diğer önemli basamak…

    Madde bağımlısı olan birey kendi isteği ile tedavi olmayı istediğinde konu ile ilgili olarak psiko eğitim verilmesi gerekiyor. İyileşme dönemlerinin hem bireye hem de aileye anlatımı karşılaştıkları sorunla ilgili soru işaretlerini gidermede etkili olabiliyor.

    İyileşme dönemlerine göz attığımızda neler olduğunu kısaca açıklayalım.

    Yoksunluk aşaması dediğimiz dönem henüz ilk 1 ayın tamamlanamadığı sürede karşımıza çıkıyor. Bu dönemde birey fiziksel ve ruhsal sıkıntılarla karşı karşıya kalabiliyor.

    1 ay ile 3 ay arasında ise; balayı dediğimiz dönem başlıyor. Yani madde bağımlısı olan birey ve aileler iyileşmenin gerçekleştiğini düşünüyorlar. Oysa ki bu dönemde sadece madde isteği azalıyor, yorgunluk ve halsizlik olabiliyor, depresif haller gözlenebiliyor.

    3 ay ile 6 ay arasında ise; uzamış iyileşme aşaması başlıyor. Madde bağımlısı olan bireyde keyifsizlik, boşluk hissi ve ne yapacağını bilememe durumu gözlenebiliyor.

    Ancak 6 aydan sonra yeniden bir yapılanma aşamasına geçilebiliyor. Bu aşamada birey yeni arkadaşlar, yeni hobiler edinerek yeni bir yaşam tarzına merhaba diyebiliyor.

    Bilinmesi ve dikkat edilmesi gereken nokta tedavi aşamasında dahi kaymaların olabileceğidir.

    Yazımda sizlere yoksunluktan bahsettim. Öyleyse, yoksunluk nedir? Bunu açıklamakla devam edelim.

    Yoksunluk: Madde kesildiğinde ya da azaldığında ortaya çıkan ruhsal ve fiziksel semptomlardır. Yoksunluk belirtileri arasında huzursuzluk, öfke, sıkıntı, gerginlik, esneme, kusma, ishal, burun akması ve gözlerde yaşarma gibi durumlar gözlenebiliyor.

    Kullanılan maddeye göre, yoksunluk belirtilerinin görülme zamanları farklılık gösterebilir.

    Örneğin: Eroin bağımlısı olan bir bireyde yoksunluk belirtisi 4-6 saat sonra başlarken, methadon yoksunluğu ise son kullanımdan itibaren 36 saat kadar uzun bir süre gerektirebiliyor.

    Terimlerle devam ederek, sizlere nüksetmeden bahsedeyim.

    Nüksetme nedir?

    Maddeyi bıraktıktan sonra ki dönemde yeniden kullanmaya başlamak demektir. Madde kullanan bireylerde çağrışımlar nüksetmeyi ortaya çıkartabiliyor. Ses, koku, madde kullanan diğer arkadaşlar ve gruplara rastlamak, yaşanılan stresli olaylar nüksetmeye sebep olabiliyor.

    Ailelerden gelen diğer bir soru ise: Ebeveyn olarak çocuğumuzun madde kullandığını öğrendiğimizde ne yapacağız?

    İlk olarak lütfen sakin olun.

    İletişiminizi gözden geçirin. Kendinizi ve çocuğunuzu suçlayıcı tavırlara girmeyin. Unutmayın ki çocuğunuzla konuşabildiğinizde, çocuğunuzun söylediği her cümle size ipuçları verecektir. O yüzden nasihat ederek konuşmayı başlatmayın ve sürdürmeyin. Utanç duymayın ve öfkeye kapılmayın.

    Okul döneminde çocuklarınız varsa; psikolojik danışmanlık birimiyle irtibata geçebilirsiniz.

    Çocuklarımızın “hayır” diyebilmeyi öğrenmeleri önemli. Çünkü nerede, ne zaman, hangi koşullarda maddenin çocuklarınıza sunulduğunu bilemeyebilirsiniz.

    Tedavi basamağı diğer merak edilen konu…

    Tedavi sürecine göz attığımızda, önemli iki soru şu: Kişi kendini bağımlı olarak tanımlıyor mu? , tedavi olmayı istiyor mu? Bu soruların cevaplarını aldıktan sonra nasıl bir tedavi yöntemi izlenmeli? şeklinde düşünebiliriz. Hastalara uygulanacak tedavi şekilleri ve tedavi süreleri farklılık gösterebiliyor.

    Tedaviler ayaktan ya da yatarak, uzun ya da kısa süreli olabiliyor. Bireydeki değişimler ancak tedavinin 3. ayından sonra kendisini gösterebiliyor. İlaçlı tedavinin yanında psikoterapik müdahaleler de tedavinin seyrini olumlu etkiliyor. Psikoterapi sürecinde terapist ile danışan arasında kurulacak güven ortamı, danışanın kişilik özellikleri, aile ve sosyal desteğin varlığı, tedavinin süresi gibi faktörler tedavinin seyrinde önemli unsurlardandır.

    Yazımda son olarak ebeveynlerimize yardımcı olacağını düşündüğüm “yaklaşım” konusundan biraz daha bahsetmek istiyorum.

    Ebeveynler olarak yaklaşımlarınızda nasıl olmalısınız?

    Çocuğunuzla sakince konuşmayı deneyebilir ve onu dinlediğinizi hissettirebilirsiniz, kendinizi çocuğunuzun yerine koyarak empati yapabilirsiniz, zorlandığı her durumda onun yanında olacağınızı gösterebilirsiniz, aldığınız kararlarda istikrarlı olmaya gayret edebilirsiniz, birlikte kaliteli zaman geçirebilirsiniz, arkadaş çevresini tanıyabilirsiniz, çocuklarınızı kimseyle kıyaslamadan ve bulundukları ortamlarda küçük düşürmeden onlara örnek davranışlarınızla yardımcı olabilirsiniz.

    Evet değerli okurlarım, bu hafta da sizlere madde bağımlılığı hakkında merak ettiklerinizi açıklamaya çalıştım. Güzel bir hafta sizlerle olsun. Sağlık ve huzurla kalınız.

    “Kendinden başka bir şeye ne kadar çok bağımlı olursan, o kadar az mutlu olursun. Mutluluk kendi kendine yetebilmektir.”

    Paulo Coelho

  • Şişkinlik ve gazda mikrobiyotanın önemi

    Flatulans (gaz), mide veya intestinal aşırı gaza sahip olma durumudur. Abdominal distansiyona (bloating) neden olan rahatsızlık verici bir durumdur.Genellikle rektumdan gaz çıkışı veya geğirme (belching, burping) ile birliktedir.

    Gazın 5 çeşit primer kompenenti bulunur. Bunlar; nitrojen, hidrojen, karbondioksit, oksijen ve metan olup kokusuzdurlar. Aerofaji yoluyla en çok nitrojen gazı alınır. Hidrojen, karbondioksit ve metan intestinal gazların yaklaşık %74′ ünü oluşturur. Karakteristik kokusunu veren ise eser gazlardan volatil sülfür bileşikleridir. Bu sülfür bileşiklerin başında ise hidrojen sülfid (H2S), metil merkaptan (MM), dimetilsülfid (DMS) gibi maddeler yer alır. Özellikle sülfür içeren aminoasitlerin kolonik bakteri fermantasyonu ile ortaya çıkarlar. Bismut ve aktif kömürün özellikle intestinal H2S’ü azalttığına dair yapılan çalışmalar vardır.

    Flatulans’da yanıcı karekteri olan gazlar hidrojen ve methandır. Methan üreten archaea’ lardan Methanobrevibacter smithii gut microbiota içinde yer alır.

    İntestinal gazın büyük bir kısmı uyku esnasında yapılır.Bu gazların büyük bir kısmı kolondaki bakterilerce sağlanır. Karbonhidrat özelliğindeki sindirilemeyen oligosakkaritler, oligosakkarit lifler kolona gelince kolondaki bakteriler tarafından fermentasyona (bakteriyel digestion) uğrarlar ve sonucunda intestinal gaz ortaya çıkar. Ancak aynı diyeti uygulayan insanlarda oluşan gaz kişiler arasında farklılıklar gösterir.

    Gaz üretimi; diyet ve rezidü yiyeceklerin fermentasyonu dışında, kolonik mikrobiyotanın metabolik aktivitesi ve kompozisyonu tarafından da değişir. Kolonik bakteriler fermentasyonda yol oynayarak genellikle Hidrojen ve CO2 üretimine yol açarlar. Bağırsak bakterilerinin çoğu intestinal gaz oluşumunda rol oynarken kolonik bakterilerden bazıları intestinal gaz oluşumunu azaltırlar. Sülfat azaltan bakteriler, Acetogenic bakteriler ve Methanogenic Archea’lar fermantasyon yolu ile üretilen gazları tüketirler. Gaz evakuasyon sıklığı ile 3 bakteri artışı pozitif korelasyon gösterir (Bacteriodes uniformis, Bacteriodes Ovatus, Parabacteriodes distasonis). Bunlardan B.ovatus’un flatulansda daha yüksek düzeylerde bulunduğu gösterilmiştir. Bacteriodes frajilis grubunun bu 3 üyesinin enterotoksin ürettikleri görülmüştür.

    Özellikle B. Ovatus kronik intestinal inflamasyonun hayvan modellerinde epitelyal bütünlükteki değişiklikler ve sistemik antikor cevabı ile ilişkili bulunmuştur. B.ovatus komensal bir bakteri olmasına rağmen İBD’de bağırsak dokusunsuna patojenik B.vulgatus’dan daha fazla antijenik bulunmuştur.

    Bilophila wadsworthia çeşitli anaerobik enfeksiyonlarda bulunan oportumistik patojen bir bakteridir. Sakkorolitik bir bakteridir. Gaz üretimi ile direk ilişkilidir. Nitratı nitrite çevirir.Azot üretir ve sülfür içeren aminoasitlerden Hidrojen sülfid üretir. Hidrojen sülfid karsinojenik bir maddedir. Kuvvetli katalaz aktivitesine sahiptir.

    Sağlıklı bağırsak mikrobiotası; patojen bakteriler, intestinal parazitler ve Candida gibi diğer flatulagenic bakterilere karşı koruyucu bir etki gösterir. Bağırsak mikrobiyotasının %85′ ini sağlıklı komensal bakteriler (probiyotik), %15’ini ise patojen mikroorganizmalar oluşturur.Bu oran patobiontlar lehine bozulursa disbiyozis meydana gelir. İntestinal gaz bağırsak mikrobiyotasının ekosisteminin instabilitesi ile ilişkilidir.

    Disbiyozis oluşumuna katkıda bulunan nedenlerin başında antibiyotikler gelir. Antibiyotikler alındıktan sonra bağırsak mikrobiyotanın normal hale gelmesi, komensal bakterilerin kolonize olması 1-2 ay kadar sürer. Dolayısı ile bu süre içerisinde intestinal gaz (flatulans) ve abdominal distansiyon ve abdominal kramp gibi problemler görülür. Antibiyotik alınması ile özellikle bağırsakta Candida overgrowth olur. Candida kolonizasyonu toksinleri aracılığıyla disbiyozis yapar. Bu toksinler özellikle ürik asit, amonyak ve asetaldehittir. Kronik candidiazis ve Candida overgrowth durumlarında hangover sendromuna benzer belirtiler görülür. Asetaldehit toksik bir üründür. Etanol alımında alkol dehidrogenaz tarafından yıkılır ve asetaldehite döner. Bir de kronik candidiazis ve candida overgrowth durumunda Candida albicans’ın alkol üretimi sonucu olarak ortaya çıkar.

    Bu da alkol hangover sendromu dediğimiz başağrısı, yorgunluk, güçsüzlük, bulantı, anksiyete, dispeptik semptomlar ve intestinal gaza yol açar.Alkol karaciğer tarafından detoksifiye edilmeye çalışılır. Dolayısıyla Candida disbiyozisi de alkol üretimini arttırır ve alkolün metabolik ürünü olan asetaldehit oluşması sonucunda da hangover sendromuna benzer belirtiler meydana gelir. Bu durum intestinal Candida enfeksiyonu değil “Gut fermentasyon sendromu” olarak terminolojide yerini almıştır.

    Dientamoeba fragilis, Blastocystis hominis, Giardia gibi intestinal parazitler de krampla birlikte intestinal flatulans görülür. Bunlar da bakteriler gibi karbonhidratları kullanarak gaz üretirler.

    Probiyotikler sindirilmeyen oligosakkarit olan prebiyotikleri kalın barsakta fermente ederek intestinal gaz oluşumunu arttırırlar.Aynı zamanda oluşan kısa zincirli yağ asitleri Propiyonik asit, Asetik asit, Bütirik asit kolonda patobiontlara karşı koruyucu etki gösterirler. Kolonun asidik olması müsin oluşumunu arttırır. Böylece patojenik bakterilerin kolonizasyonu ve translokasyonu engellenir. Bağırsak patobiontlarının yapacağı zararlı etkiler önlenmiş olur.

  • Bağımlılık ve Bağımlılık Riskleri Nelerdir?

    Bağımlılık ve Bağımlılık Riskleri Nelerdir?

    Bağımlılık mı?!

    Bağımlılık dediğimizde çeşitli türlerinden bahsetmek mümkün.

    Bunlar arasında: İnternet bağımlılığı, kumar bağımlılığı, cinsel bağımlılık yer almaktadır. Bugün sizlere madde bağımlılığından bahsetmek istiyorum. Özellikle ebeveynler ya da bakım veren kişiler bu sorunla karşı karşıya kaldıklarında kaygı ve korku yaşayabiliyorlar. Bu kaygı ve korkunun sebeplerinden birisi de aileler tarafından bağımlılığın ne olduğunun bilinmemesidir. Bağımlılıkta ailelerin dikkat etmesi gereken önemli bir basamak tedavi olmayı bireyin isteyip istemediğidir. Bu durumda üçgenin bir köşesinde aile, bir köşesinde madde bağımlısı birey ve diğer köşede de bu konu hakkında bilgisi olan uzmanlar yer almalıdır. Yani tek taraflı bir mücadele yetersiz kalacaktır. Ailelerin bu konuda bilgilendirilmeleri, bağımlı bireylerde görülen psikolojik, davranışsal ve bedensel değişimlerin neler olabileceğinin anlatılması önemli bir başlangıç olabilmektedir. Aileler ve toplum bağımlı bireye nasıl yaklaşacakları ve bağımlılıkla nasıl mücadele edebilecekleri konusunda çevreden, bu konunun uzmanı olmayan kişilerden yanlış bilgiler alarak olayı kendileri açısından daha da çıkılmaz hale getirebilmektedirler. Öyleyse aile ve toplum olarak doğru bilgilenmek adına bağımlılığın ne olduğu ile başlayalım.

    Bağımlılık; beyin hastalığıdır. İstemli madde kullanımının zorlantılı madde kullanımına dönüşmesidir.

    Peki, beynimizde neler oluyor da bağımlı hale gelebiliyoruz?

    Madde kullanan bireylerin beyinlerinde yapısal ve nörokimyasal değişimler oluşmaya başlar. Yani beyinde muhakeme, karar verme, dürtü denetimi gibi birçok fonksiyonlardan sorumlu olan frontal korteks, duyguların yönetiminden sorumlu olan amigdala ve beynin öğrenme ile ilişkili olan kısmı (striatum ve nucleus accumbens) madde kullanan bireylerde değişime uğramaktadır. Birey yeni bilgileri öğrenme, kaydetme ve hatırlama yetilerinde sorunlar yaşamaktadır. Beynimizde nörotransmitter dediğimiz ileticiler vardır. Beyin hücreleri arasında bilgi akışını sağlamakla görevlidirler. Bunlar: Dopamin, Gaba, Glutamat, Seratonin ve Asetilkolindir. Madde kullanımı olan bireylerde bu ileticiler zarar görürler. Örneğin alkol alan bireylerde Gaba ve Glutamat etkilenir. Bunlar arasında dopamin hareket, haz veren ödül, hafıza, davranış, dikkat, kavrama, öğrenme, duygu durumu gibi pek çok alanda etkili olan bir nörotransmitterdir. Dopaminin aşırı fazlalığı ya da eksikliği ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Kullanılan maddeler nedeni ile oluşan dopamin fazlalığını beyin haz olarak hisseder ve beyin bu hazzı tekrar tekrar yaşamak ister. Böylece bireyde bağımlılık hali görülmeye başlar. Öyleyse bağımlılık bir irade sorunu değildir ve genetik faktörler hasta yakınlarında bağımlılığın görülme olasılığını etkiler.

    Peki, hangi maddeler bağımlılık yapar?

    Alkol, ecstasy, esrar, eroin, kokain, bonzai, bali, eter, benzin, LSD, metamfetamin v.s. Günümüzde takip etmekte zorlandığımız ve sürekli kimyasal içeriği değiştirilen maddelerde mevcuttur. Bu maddeler kimi zaman merak, kimi zaman keyif vermesi amacı ile “ bana bir şey olmaz, istediğimde bırakabilirim, ben kimselere benzemem” düşünceleri taşıyan gençler tarafından maalesef denenmektedirler.

    Öyleyse şöyle bir soru ile devam edelim.

    Kimler madde bağımlısı olma riskini daha fazla taşıyor?

    Ailesinde madde kullanımı olan kişiler, DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite) bozukluğuna sahip olanlar, travma geçmişi olanlar, stresli bir dönemden geçmiş olanlar ve bu stresli dönemle baş etmede sorun yaşayanlar (boşanma, sevilen kişinin kaybı, iş kaybı v.s.) , madde kullanmaya başlama yaşı (özellikle 15 yaş altı) risk altında olmaya sebebiyet vermektedir. Merak, heyecan arama isteği, arkadaş çevresi, psikolojik sorunlar, henüz madde ile tanışmadığı dönemlerdeki gibi hissetme arzusu v.s. şeklindeki pek çok sebep bu bireylerin madde kullanmalarında etkili olabilmektedir.

    Kişinin madde kullandığına dair ipuçları neler olabilir?

    Okul başarısında ani değişimler, ev içerisinde eşya veya para kayıpları, arkadaş ortamında değişimler, kişisel bakımda değişimler (giyim kuşamda değişim, beden temizliğinde değişimler v.s.), yorgunluk, depresif haller, banyo ya da tuvalette kalma süresinde artış, öfke patlamaları görülüyorsa bir uzmana danışmanızda fayda var. Ancak unutmayın ki bu maddeler sadece ipuçları ve karşınızdaki kişinin madde kullanıp kullanmadığına dair kesin bilgiler vermemektedir.

    Yapılacak yasal düzenlemeler, gençlerin dikkatinin ve boş zamanlarının daha üretici alanlara yönlendirilmesini sağlayacak gençlik merkezlerinin kurulması, okullarda öğretmenlerin bilinçlendirilmesi, ailelere yönelik eğitimlerin verilmesi, rehabilitasyon merkezlerinin kurulması ve sayılarının arttırılması madde kullanımının önüne geçilmesinde sadece birkaç adım olarak önem taşımaktadır.

  • Tıp gelişiyor insan ömrü uzuyor

    Çok değil yaklaşık 50 yıl önce Ülkemizde ortalama yaş 50 idi halbuki günümüzde ortalama ömür 78. Bunun için birçok sebep sayılabilir; çevre şartları, beslenme, enfeksiyondan korunma vs. gibi. Bence en önemlisi Tıp biliminde yaşanan gelişmeler. Tıp geliştikçe insan ömrü uzuyor. Dün gibi hatırlıyorum, Tıp Fakültesine girdiğim 1977 yılında hastaların tansiyon şeker ve kolesterol ortalama değerleri farklı idi.

    Hastaneye gelen bir hastaya önce yaşını sorardık; diyelim ki 70 dedi, önüne 1 koyup senin tansiyonun 170 yani halk arasında 17 normal derdik, keza kan şekeri içinde durum aynı idi yaşını sorardık diyelim 60, önüne 1 koyardık şekerin 160 normal derdik. Halbuki şimdi öyle mi? Kılavuzlar büyük tansiyonu 14’ ün üstüne çıkarma diyor.

    Son yapılan çalışmalarda 12’nin üstüne çıkınca dikkat, 13 ‘te duruma göre ilaç başla deniyor. Kan şekeri için de durum böyle, yaş ne olursa olsun 100’ün altı iyidir diyoruz ve bu değerlere getirmek için ilaçla veya ilaçsız çaba sarf ediyoruz. Yine eskiden kolesterol değeri 280 idi. Şimdi normalini 200 kabul ediyoruz hatta damarlarda problem var ise 150 ye kadar düşürüyoruz.

    Peki geriye dönüp baktığımızda yanlış mı yapıyormuşuz diye soruyorum evet tam olarak yanlış değil ama eksik yapıyormuşuz, ileride insan ömür ortalaması 100’ü geçtiğinde bugünkü yaptıklarımız için de eksik diyeceğiz. Ama günün şartlarına göre bilgilerimiz o kadardı, o günkü şartlara göre onları doğru kabul ediyorduk. Bugünkü şartlara göre de yanlış ya da yetersiz, yeter ki eski bilgilerde kalmayalım.

    Demem odur ki, tıp devamlı gelişmekte ve biz Doktorlar bu gelişime ayak uydurmalıyız. 30 yıl önce ki bilgilerle Doktorluk yapılmaz çünkü en nankör meslek Doktorluktur.

    30 yıl önceki bilgilerin birçoğu bugün yanlış ya da yetersiz bu yüzden eski bilgilerle Doktorluk yapıyorsanız diplomanızı çekmeceye koyun ve kesin emekliye ayrılın.

  • Ergenim, Ergensin, Ergen…

    Ergenim, Ergensin, Ergen…

    Sizlere ergenlik ile ilgili psikoloji dünyasına ait yaklaşımlardan söz edeceğim. Öyleyse ergenlik dediğimiz bu muhteşem ama bir o kadar da fırtınalı dünyada sizlerle bir yolculuğa çıkalım.

    Çevremizde ya da aile içerisinde çocukluktan yetişkinliğe doğru adım atmaya çalışan bireylerle karşılaşırız. Kendi kimliklerini oluşturmaya çalışan bu bireylerin olaylar karşısındaki tepkilerine, çözüm sürecindeki denemelerine ve yanılmalarına, problem çözme stratejilerine ve zorlandıkları durumlara zaman zaman şahitlik ederiz. Şahitlik ederken belki de kendi kendinize bir zamanlar ergen olduğunuzu fısıldamışsınızdır. “Aman biz de ergen olduk. Bizim zamanımızda ergenlik mi vardı? Öyle böyle büyüdük işte…” şeklindeki söylemleri çevremdeki ebeveynlerden epeyce duydum. Ebeveynleri dinlediğimde onlara, her bireyin kendi dönemi içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini genellikle hatırlatıyorum. Değişen çevresel şartlar, teknolojik gelişmeler, beklentiler, bakış açılarımız her dönem aynı olmayabiliyor. Öyleyse tüm bu farklılıkları, bilimsel bakış açısını da işin içine katarak incelemeye başlayalım ve ergenlerin dünyasına giriş yaparken, psikoloji biliminin ergenliğe nasıl baktığına kısaca bir göz atalım.

    Psikoloji dünyasında ergenlik dediğimizde; konuya Jean-Jacques Rousseau’nun ergenliğe dair görüşleri ile giriş yapmak istedim. Jean-Jacques Rousseau 12-15 yaş arasındaki evreyi ergenlik öncesi dönem olarak ifade eder. Bu dönem akıl yürütme ve ben bilincini kapsayan rasyonel işlevlerdeki bir uyanışı dile getirir. Gençlerin sahip oldukları güç ve enerji fazlalığının onlarda merak duygusunu harekete geçirdiğini, sosyal bilinç ve duygusallığın ise henüz gelişmediğini vurgular. Stanley Hall ise; bu dönemi fırtına ve stres olarak adlandırır. Fırtına ve stres kişisel duyguları, tutkuları, acı çekmeyi ifade eder. Hall’a göre ergenlik bir geçiş dönemidir ve yeniden doğuştur. Anna Freud ise; 1936’larda genç kavramını şöyle tanımlar: “Genç hem son derece bencildir, ilginin ve dünyanın merkezi gibi görür kendini, hem son derece fedakardır, bir an düşünmeden kendini feda edebilir. Hem insanlardan kaçar, yalnızlığı sever, hem de büyük bir istekle kendini topluma atar.” Yani ergenlik dönemindeki gençlerin duygu ve düşüncelerinin değişken olabileceğinden ve zıt uçlarda gidip gelmeler yaşayabileceklerinden bahseder. Psikoloji bilimi ergenliği arkadaşlık ve akran grupları içerisindeki ve aile içerisindeki tutumları açısından da ele almıştır. Bu yazımda ergenlikten bahsederken konuya ergen ve aile ilişkilerine dikkat çekerek başlamak istedim.

    Aile ve Ergen

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ergenliği bireyin biyolojik, psikolojik ve sosyal değişimlerle çocukluktan yetişkinliğe geçişi olarak tanımlar.

    Aile kavramına baktığımızda ise; evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca, çocuklar, kardeşler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu toplum içindeki en küçük birlik olarak ifade edilmektedir. Bu birlik içerisinde 15- 16 yaşlarına gelen bir birey kim olduğu sorusunu kendine sormaya başlar. Hem fiziksel hem de ruhsal bir değişimin içerisinde kendisini kanıtlama çabası, kendi değer yargılarını oluşturma kaygısı yaşar. Ergenler bedenen büyürken, davranışlarında aynı olgunluk olmayabilir. Yetişkinlere özenme ve onlar gibi davranmaya çalışırken diğer taraftan çocuksu davranışlar sergileyebilirler. Bir yandan bağımsızlıklarını ilan etmek diğer yandan ise ailelerinin desteğini hissetmek isterler. Ergenlikte isyan duygusu otorite olarak gördüklerine yönelebilir. Bu bazen evin büyükleri bazen de toplumdaki diğer otorite figürleri olabilir. Bu isyanlarını söylenenlerin tam tersini yaparak ya da otorite olarak gördüklerini eleştirerek, aileden ya da kendilerine bakım verenlerden uzaklaşarak, aile dışında farklı sevgi kaynakları arayarak gösterebilirler. İşte tam bu dönemlerde arkadaşlık ilişkileri daha da önem kazanmaya başlar. Ve bir gruba ait olma duygusu güçlenir. Gruba dahil olmak adına riskli davranışlar sergileyebilirler. Ailedeki çocuk sayısı, sosyokültürel çevre ve ekonomik durum, anne baba yaşı ve eğitim düzeyleri, aile içerisindeki etkileşimler ve ailede görülen tutum ve davranışlar ergenin dünyasında büyük bir önem teşkil eder.

    Sağlıklı ilişkilerin kurulduğu ailelerde yani bireylerin kendi duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebildikleri ortamlarda, ergenlerde görülen yalnızlık duyguları ve aileden kopmalarda azalmalar gözlenebilmektedir. Aile içi tutumlara baktığımızda ise; reddedici, aşırı koruyucu, aşırı otoriter ve baskıcı, demokratik anne baba tutumları ergenin psikolojik ve sosyal gelişiminde olumlu ya da olumsuz etkiler ortaya çıkartabilmektedir.

    Reddedici tutum ve davranış sergileyen ailelerde çocuklar sevgi ve ilgiden mahrum kalabiliyorlar. Gül Şendil’e göre (2003) böyle yetişen çocuklar sevgi ve ilgiden mahrum oldukları için kendileri de sevmeyen ve diğer insanlara karşı güvensiz olan bireyler olabiliyorlar.

    Aşırı koruyucu anne baba tutumlarında ise; çocuğun kendi sorumluluğunda olan tüm görevler çocuk yorulmasın ya da üzülmesin düşüncesi ile ebeveynler tarafından yapılıyor. Ancak bu tutum çocuğun başarı duygusunda, kendine olan güveninde ve ilerleyen dönemlerdeki yaşantısında sorumluluk alabilme kapasitesinde olumsuzluklara yol açabiliyor. Çocuk bireyselleşme sürecinde aileden bağımsız olarak bir iş yapmak istediğinde kaygı ve korku yaşayabiliyor ve sürekli bir başkası tarafından korunma arzusu içerisinde olabiliyor.

    Otoriter ailelerde ise; demokratik bir tutum söz konusu değildir. Ailede kesin kurallar vardır ve bu kurallara uyulması yönünde katı bir tutum sergilenir. Bu kuralların dışına çıkıldığında ise ceza sistemi devreye girer. Sözel hakaretler, küçümsemeler, aşağılamalar ve fiziksel şiddet ebeveynler tarafından sergilenen davranışlar içerisinde olabilmektedir. Öyleyse çocuklarımızla iletişim kurarken daha demokratik bir tutum sergilemekte fayda var. Demokratik tutum sergileyen ailelerde ebeveynler çocuklarının görüşlerine değer verirler. Hoşgörüye dayanan ve güven duygusunun yer aldığı tutum ve davranışlar sergilerler. Unutmayalım ki her çocuk özeldir. Sevgiyi, fikirlerine saygıyı, ilgiyi, anlayışı hak eder.

    Değerli okurlarımız, bugün sizlere ergenliğe dair farklı bakış açılarını ve ailelerin ergenlik üzerinde ne denli önemli olabileceklerini anlatmaya çalıştım.

    Çocuğunuzun size anlatmak istediği her şeyi can kulağı ile dinleyin. Küçükken anlattığı küçük şeyleri dinlemezseniz, büyüdüğünde yaşadığı büyük şeyleri anlatmayacaktır. Çünkü o küçük korkuların, heyecanların , olayların hepsi onlar için büyüktür.

  • Hiperkalsemide (kalsiyum yüksekliği) hangi şikayetler olur?

    İştahsızlık, halsizlik, yorgunluk,

    Depresyon, zihinsel bulanıklık, baş ağrısı

    Çok su içme, çok idrar gitme

    Kemik ağrısı ve kırıklar, boyda kısalma

    Mide ağrısı, mide ülseri, kabızlık

    Yüksek tansiyon, kalp ritim bozukluğu

  • Ergenlik Sorunları

    Ergenlik Sorunları

    Erken ergenlik ve ergenlik gecikmesi, yeme bozuklukları (Anoreksia Nervoza ve Blumia Nervoza) , boy kısalığı, depresyon, intihar, şizofreni, cinsel sapmalar, AIDS, şiddet, madde kullanımı ve bağımlılık, evden ve okuldan kaçma, kendine zarar verme ve iletişim sorunları gibi fiziksel ve ruhsal sorunlar ergenlik dönemi sorunları olarak karşımıza çıkabilmektedir.

    Bu sorunları ele aldığımızda biyolojik, psikolojik, ailesel ve sosyokültürel faktörleri göz ardı etmemek gerekir.

    Bu yazımda sizlere ergenlerde şiddet, kendine zarar verme ve yeme bozuklukları hakkında bilgiler vermeye çalışacağım.

    Şiddet

    Kavga çıkarma, zorbalık, saldırganlık, yaralama ve zarar verme gibi davranışlar şiddet kapsamında ele alınmakta ve bu davranışlara maruz kalanlarda ortaya çıkan depresyon, madde alışkanlığı, intihar, travma sonrası stres bozukluğu ve davranış bozuklukları ergenlerdeki risk faktörleri olarak değerlendirilmektedir (Putnam, 2003).

    Ergen zorbalık eğilimi içerisinde olduğunda; kendinden daha güçsüz kişiler üzerinde gücünü kullanma, alay etme, karşısındakine istediğini zorla yaptırma, çeşitli isimler takarak dalga geçme ve bu davranışları sergilerken kendini haklı görme eğilimi içerisinde olabilir.

    Eğer saldırgan davranışlar sergiliyorsa; öfke kontrolünün olup olmadığı, öfkelendiğinde hakaret içeren sözler sarf edip etmediği, engellenme ile karşılaştığında fiziksel şiddete başvurup başvurmadığı ve eleştiriler karşısında nasıl tepki verdiğinin detaylı incelenmesi saldırganlığın boyutu hakkında bizlere bilgi verebilmektedir.

    Çevresel faktörler, aile ve iletişim şekilleri, kültür, toplum, medya şiddetin ortaya çıkmasında etkili olabilmektedir. Özellikle medyanın şiddet üzerindeki etkisi yadsınamaz. G. Comstack şiddet içeren temaları izleyen bireyler ile antisosyal davranışlar arasında güçlü bir ilişki olabileceğini belirtmiştir. Gözlenen davranışların taklit edilerek öğrenilmesi, şiddetinde izlenerek taklit edilebileceğini bizlere gösterebilmektedir. Sürekli negatif içerikli yayınlara maruz kalmak bireyin dünyaya ve geleceğine yönelik bakış açısında olumsuzluklara yol açabilmektedir.

    Kendine zarar verme

    Favazza kendine zarar verme davranışını “Tekrarlayıcı, yaşamı tehdit etmeyen, kendine fiziksel zarar verme davranışı” olarak tanımlar.

    Kendine zarar verme davranışları arasında; belirli vücut bölgelerine vurma, kendini ısırma ve kendini kesme davranışları yer almaktadır. Cinsel istismar, fiziksel istismar ve ihmal bireyin kendine zarar verme davranışında etkili olabilmektedir.

    İstismar ve ihmal bireyde travmaya yol açabilmekte; cinsiyet, yaşanılan ortam, sosyal konum, yaş, aile iletişimi ve yetiştirilme tarzları travmatik faktörlerle karşılaşmayı arttıran risk faktörleri arasında yer alabilmektedir. İstismara uğrayan kişiler kendilerini cezalandırma, yaşanılan olumsuz olayla başa çıkmada zorlanma, öfke ve intikam alma isteği içerisinde olabilirler. İstismarın fiziksel, duygusal, sosyal ve bilişsel sonuçları göz ardı edilemez.

    İstismar konusunda toplum olarak duyarlılığın arttırılması, mağdur olan kişilerin başvuracakları ünitelerin oluşturulması, tıbbi ve psikolojik ihtiyaçlar ilgili kurumlar tarafından sağlanmalıdır. Ayrıca hukuki işlemlerin başlatılması önem arz etmektedir.

    Bireyler tedavi edilirken psikiyatrik ve psikofarmakolojik tedaviden, psikolojik tedaviden, tıbbi ve cerrahi tedavilerden ve rehabilitasyon sürecinden geçebilirler. Hangi tedavinin uygulanıp uygulanmayacağına ise ancak ilgili uzmanlar karar verebilir. Ergen psikolojik tedavi aşamasında ise: güven verici, yardım edici ve açıklayıcı nitelikte bir tedavinin uygulanması gerekir.

    Yeme bozuklukları

    Yeme bozukluklarının gelişiminde biyolojik, psikolojik, ailesel ve sosyokültürel faktörlerin etkileri olabilmektedir. Biyolojik faktörlere baktığımızda seratonin hormonu ile yeme bozukluğu arasındaki ilişkiden söz edilmektedir. Seratonin hormonunun aktivasyonundaki fazlalığın iştahın azalmasında ya da yemek yemeyi engellemede rol oynadığı ifade edilmektedir.

    Psikolojik etkilerde ise; ergen beden imgesi ile aşırı ilgilidir. Temelde altta yatan sebeplere bakıldığında özgüvende eksiklik, ergenin kendini ifade ediş tarzında yetersizlik duyguları, aileden ya da çevreden beklentileri ve bu beklentilerin ne derece karşılanıp karşılanmadığı önemlidir.

    DSM-5’te ( Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) beslenme ve yeme bozuklukları; Pika, Geri Çıkarma Bozukluğu, Kaçıngan/ Kısıtlı Yiyecek Alımı Bozukluğu, Anoreksiya Nervoza, Bulimiya Nervoza , Tıkanırcasına Yeme Bozukluğu, Tanımlanmış Diğer Bir Beslenme ve Yeme Bozukluğu ,Tanımlanmamış Beslenme ve Yeme Bozukluğu olarak belirtilmiştir.

    Sizlere ergenlik döneminde görülen Anoreksiya ve Bulimiya Nervoza’dan bahsedeceğim.

    Anoreksiya Nervoza

    Anoreksik kişiler tedavi olma konusunda direnç gösterebilirler ve tedavideki kilo alımı ile ilgili hususlarda hassas davranarak karşı koyuşlar sergileyebilirler. Beden imgelerini olumsuz algılama, şişmanlamaktan korktukları için yiyecek alımını azaltma hatta kesme, aşırı egzersizler yapma ve aldığı besinleri kusma eylemi içerisinde olabilirler. Direnç faktörünün azaltılması ya da ortadan kalkabilmesi için güven ortamının oluşturulup, işbirliğinin sağlanmış

    olması gerekmektedir. Tedavi sürecinde ilgili uzmanlardan pek çok şey saklama eğilimi gösterebilirler. Bu bireyler kilo alımını azaltarak bir anlamda fizyolojik olarak bedenlerinde meydana gelen büyümeye karşı koymaya çalışırlar. Yani Anoreksiya; ergen bireyin, ergenliğe karşı yürüttüğü bir tür mücadele olarak ifade edilmektedir. Ergen kilo kaybını sağlamak için madde kullanımına yönelebilir. Özellikle sigara kullanımında artış olabilir. Sosyal yaşamdan uzaklaşma, içe kapanma, aile ilişkilerinde ve iletişiminde bozulmalar, huzursuzluk, gerginlik ve depresif özellikler sergileyebilirler.

    Bulimiya Nervoza

    Aşırı yeme dürtüsünü durduramama korkusu, herhangi iki saatlik bir sürede aşırı besin tüketimi, kilo almaktan sakınmak için kendi kendini kusturma, idrar söktürücü ilaçları kullanma, laksatif kullanımı, aşırı spor yapma ya da neredeyse hiç yememe gibi yineleyen uygunsuz ödünleyici davranışlar söz konusudur( DSM-5).

    Bulimiya Nervozada tekrarlayan yeme atakları haftada en az 2 kez görülebilir. Bu ataklar sonrasında kişi pişmanlık duyguları ve aç kalma gibi zarar verici davranışlar sergileyebilir. Beden imgesi ile aşırı ilgili olan ergen yardıma ihtiyacı olduğunun farkındadır. Bireysel ve aile psikoterapileri, ilaçlı tedavi, diyet ve beslenme pratiğinin hastaya kazandırılması gerekir.

  • Her tiroid nodülüne biyopsi gerekir mi?

    Tiroid yani halk arasında guatr diye bilinen hastalığın teşhis ve tedavisindeki prensipler çok basit olmasına rağmen maalesef serbest hekimlikte suistimale açık bir konu. Bence gereksiz operasyon ve hatta gereksiz biyopsi sayısı çok fazla.

    Benim gözlemlediğim 10 tiroid biyopsisi ve ameliyatının en az 8-9’u gereksiz. Ama maalesef alışkanlık haline geldiği ve sorumluluktan kaçıldığı için tiroid ultrasonografisinde görülen tüm nodüller için neredeyse biyopsi istenmekte ve onların çoğu da gereksiz operasyona gitmektedir. Etrafınızdaki tiroid ameliyatı olmuş hastalara bir baktığınızda ne demek istediğimi anlarsınız. Gereksiz operasyon ve biyopsilerden sakınmak için mutlaka 2. ya da 3. Doktordan görüş alınmalı ve tiroid ultrasonu konusunda tecrübeli bir radyologla görüşülmeli.

    Tecrübeli radyolog konusu önemli çünkü iyi yapılmış tiroid ultrasonunda görülen nodüllerin iyi ya da kötü huylu olup olmadığı radyolog tarafından yüksek olasılıkla anlaşılır. Özellikle çok sayıda nodülü olan hastalarda şüpheli nodülü bulup hangisine nokta atışı yapılacağını gene deneyimli radyolog anlayabilir.

    Bu yüzden hem klinisyen hem radyolog olsun doktorlarınızı araştırarak gidiniz. Biz, bu konuda tecrübeli tiroid radyoloğu ile çalıştığımız için bize gelen ve ameliyat önerilmiş olan hastaların %90 ‘nının ameliyatını ve hatta biyopsilerini iptal ettiriyoruz.

  • Depresyon

    Depresyon

    Yaşam içerisinde bu kelimeyle ister istemez karşılaşanlarımız vardır. Bazen bir iş arkadaşımız, bazen ailemizden biri , bazen de kendimiz ve diğer insanlardan duyduğumuz bize yabancı olmayan bir kelime .

    _Nasılsın? Sorusuna genelde verdiğimiz cevap:

    _ İyiyim . Kısa ve net bir cevap aslında.

    Bazen de:

    _ Kendimi iyi hissetmiyorum . Sanırım depresyondayım cevabını verebiliyoruz.

    Depresyondayım…

    Depresyon veya çökkünlük.

    Dilimize yerleşmiş ve kolayca ifade edebildiğimiz bu rahatsızlık hakkında neler biliyoruz?

    Günlük dildeki karşılığına baktığımızda; insanın kendisi için önem taşıyan bir şeyini yitirdiği zaman yaşadığı hüzün durumudur. Kişi güçsüz olduğu için depresyona girmez. Depresyon tedavi edilmesi gereken tıbbi ve psikolojik bir rahatsızlıktır.

    Bir bireyin depresyonda olup olmadığına karar verebilmek için ilgili uzmanlar tarafından tanının konması gerekir.

    Hastanın/Danışanın depresif özellikleri olup olmadığına bakılırken :

    Duygu durum belirtileri( kendini nasıl hissettiği) , zevk alıp almadığı (yaptığı şeylerden eskisi kadar zevk alıp almadığı) , enerji durumu (kolay yorulup yorulmadığı), kendine bakış açısı (kendine güveni, suçluluk duyguları olup olmadığı), intihar-ölüm düşünceleri (yaşamın anlamı), psikomotor alanda yavaşlama olup olmadığı (konuşma, hareket ve öfke durumları) ve bilişsel belirtileri (dikkat, karar verme, unutkanlık) klinisyen tarafından araştırılır.

    DSM-IV tanı kriterlerine göre, en az birisi depresif duygudurum veya ilgi kaybı olmak üzere aşağıdakilerden en az beşinin iki hafta süresince hemen her gün var olması gerekir.

    1-Depresif duygudurum

    2-İlgi kaybı

    3- Uyku bozukluğu

    4-İştah kilo değişikliği

    5-Halsizlik enerji kaybı

    6-Değersizlik-kararsızlık suçluluk hisleri

    7- Dikkat toplamada güçlük ve unutkanlık

    8- Ölüm ve intihar düşünceleri

    9- Psikomotor yavaşlama – artma

    Neden depresyona giriyoruz?

    Depresyon tek bir nedene bağlı olmayabilir. Kişilik özelliklerimiz, yaşamda karşılaştığımız olaylar, beynimizde meydana gelen kimyasal değişimler, kullandığımız ilaçlar, düşünce biçimlerimiz, mevsim değişikliği, yaşın ilerlemesi, bedensel hastalıklar… Öyleyse depresyonun ortaya çıkmasında ve sürmesinde biyolojik, çevresel, bilişsel, davranışsal faktörler rol alabiliyor. Biyolojik olarak yapılan incelemelerde; özellikle seratonin adı verilen kimyasalda azalma olmasının depresyonun ortaya çıkmasında etkili olduğu belirtilmektedir.

    Yaşam boyu türlü sıkıntılarla karşılaşırız. İş yerindeki sorunlar, ailevi problemler, sevdiğimiz birinin kaybı ya da ayrılıklar, yaşın ilerlemesi ve hissedilen yalnızlık duyguları… Bazen de olumlu olarak gördüğümüz olaylar bizde strese ve kaygıya sebep olabilir.

    Örneğin; evlilik…

    Yeni bir düzene adım atarken bu olayın kişiyi ne derece zorladığı, olaya yüklediği anlam ve kişilik özellikleri bireyin depresif belirtiler gösterip göstermemesinde etkili olabiliyor.

    Bilişsel kurama göre depresyon

    Bilişsel kurama göre ruhsal rahatsızlıkların altında bireyin olumsuz veya işlev bozucu düşünce, inanç ve yorumları yatar. Bunların gerçeğe uygun hale dönüştürülmesi ile ruhsal rahatsızlıklar tedavi edilebilir. Aaron T.Beck Bilişsel Davranışçı Terapinin kurucusu olarak kabul edilir.

    Aaron T.Beck’e göre depresyon; kişinin kendisine yönelttiği acı çekme arzusudur. Beck depresyonun bilişsel olarak kişinin kendisi, çevresi ve geleceği ile ilgili olumsuz yargılara sahip olmasından kaynaklandığını ileri sürer.

    Kendisi ile ilgili olumsuz yargılar: Yetersizim, suçluyum, ben kötüyüm…

    Çevre ve dünya ile ilgili olumsuz yargılar: Her şey çok kötü, kimse bana yardımcı olamaz, insanlar kötü…

    Gelecek ile ilgili olumsuz yargılar: Hiçbir şey düzelmeyecek.

    Depresyonun sürmesinde olumsuz düşünceler önemli rol oynar.

    Tedavi

    Bilişsel Davranışçı terapiye göre tedavi 5 aşamadan oluşur.

    1-Hasta/ danışan depresyon hakkında eğitilir.

    2- Davranışçı müdahaleler ile hastanın/danışanın etkinlik düzeyi arttırılır.( Haz ve başarı yaşantılarının arttırılması amaçlanır.)

    3-Düşünce ve duygu bağlantısı çalışılır.

    4- Depresif şemalar çalışılır.

    5-Yinelemeyi önleme.( Danışanın yeni beceriler öğrenmesi amaçlanır.)

    Depresyon tedavisinde ayrıca; trisiklik antidepresanlar, TMS (Transkraniyal manyetik uyarım, EKT (Elektrokonvulsif terapi), Fototerapi, Uyku mahremiyeti, Vagus sinir uyarımı (onuncu kafa siniri), derin beyin uyarımı gibi yöntemlerle de tedavi yapılabilmektedir.

    EKT: EKT sırasında hastaya anestezi verilerek uyutulur, ağrı duyması engellenir, kas gevşetici verilerek vücudunda herhangi bir kasılma olmaması sağlanır. Uyutulmuş hastaya şakak bölgesinden az miktarda elektrik akımı uygulanır. Bu işlem sırasında hasta uyuduğu, ağrı duyması engellendiği ve kasılmalar olmaması için gevşetici verildiğinden acı ve ağrı hissetmez. İşlem 10-15 dakika sürer. Hasta uyandıktan sonra odasına alınır ve yaklaşık yarım saat sonra günlük hayatına dönebilir.

    TMS: Anestezi uygulanmaz ve hastanın uyutulmasına gerek kalmaz. İlaçlı tedavinin etkili olmadığı, ilaç yan etkilerinin görülebildiği ya da ilaç kullanmaya dirençli olan hastalarda kullanılan yöntemdir. İşlem 30 dakika sürebilir.

    FOTOTERAPİ: (Parlak Işık Tedavisi). İlaç tedavisi ile birlikte uygulanır. Ayrıca ilaç tedavisi uygulanamayan gebelerde, mevsimsel olan ve mevsimsel olmayan depresyonda, süreğen yorgunluk ve uyku bozukluğu olan hastalarda etkilidir. Uygulama süresi 1 haftadır.

    VAGUS SİNİR UYARIMI: Vagus Sinir Uyarımından alınan sonuçlar kişiden kişiye değişiklik gösterebilmektedir. Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) vagus siniri uyarımını aşağıdaki gruplar için onaylamıştır:

    Yetişkinler (18 yaş ve yukarısı),

    Kronik ve tedavi edilmesi zor depresyonu olanlar (tedaviye dirençli depresyon),

    Dört veya daha fazla ilaç veya Elektrokonvülsif tedavi (EKT) veya her ikisini de denedikten sonra bile iyileşmeyen insanlar, Vagus siniri uyarımı yanında standart depresyon tedavilerine devam edenler.

    İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,

    Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!

    Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.

    Ne korkular içinde kıvranır insan!

    Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,

    Öfke, gevşeklik ve tembellik!

    Montaigne