Yazar: C8H

  • Neutrophil-to-lymphocyte ratio is not a predictor of liver histology in patients with nonalcoholic fatty liver disease.

    Send to

    Eur J Gastroenterol Hepatol. 2015 Oct;27(10):1144-8. doi: 10.1097/MEG.0000000000000405.

    Neutrophil-to-lymphocyte ratio is not a predictor of liver histology in patients with nonalcoholic fatty liver disease.

    Kara M1, Dogru T, Genc H, Sertoglu E, Celebi G, Gurel H, Kayadibi H, Cicek AF, Ercin CN, Sonmez A.

    Author information

    Abstract

    OBJECTIVES:

    It has been reported that the neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) can be measured relatively easily and can serve as a valuable index for much clinical pathology. The aim of this study was to investigate the association between NLR and hepatic histological findings in patients with nonalcoholic fatty liver disease (NAFLD).

    DESIGN AND METHODS:

    A total of 226 consecutive patients with biopsy-proven NAFLD [nonalcoholic steatohepatitis (NASH, n=105), borderline-NASH (n=74), and simple steatosis (n=47)] were enrolled. NASH and fibrosis were diagnosed histologically using the NAFLD Clinical Research Network criteria.

    RESULTS:

    Significant differences were found in aspartate aminotransferase (P<0.001), alanine aminotransferase (P<0.001) levels, and white blood cell (P=0.007) and neutrophil counts (P=0.042) between the three groups of patients. In addition, significantly higher BMI (P=0.024), waist circumference (P=0.011), aspartate aminotransferase (P=0.003), alanine aminotransferase (P=0.005), insulin (P=0.008), and homeostasis model assessment-insulin resistance (P=0.009) levels were found in patients with fibrosis (n=133) in comparison with those without fibrosis (n=93). There was no correlation between NLR and glucose, homeostasis model assessment-insulin resistance, lipid parameters, and the NAFLD activity score. Analysis of the NLR in relation to histological findings also showed no association between these parameters.

    CONCLUSION:

    To the best of our knowledge, this is the largest study that has investigated these relationships in this clinically relevant condition. The findings of the present study show that NLR is not associated with the severity of hepatic inflammation or fibrosis and thus cannot be recommended as a surrogate marker of liver injury in patients with NAFLD.

    Comment in

    Neutrophil-to-lymphocyte ratio for predicting fibrosis in nonalcoholic fatty liver disease. [Eur J Gastroenterol Hepatol. 2015]

    PMID:

    26062078

    DOI:

    10.1097/MEG.0000000000000405

    [Indexed for MEDLINE]

  • Kişilik Oluşumunun Temelleri Anne Karnında Başlar

    Kişilik Oluşumunun Temelleri Anne Karnında Başlar

    Hamilelikteki ruh halimizin bebeğin kişilik oluşumunu etkilediğini biliyor muydunuz?

    Kişilik oluşumu anne karnında başlar ve hamilelik dönemi, bebeğin ruhsal gelişimi açısından en önemli yaşam evresidir diyebiliriz. Yeni doğmuş bebeklerin genelde uyku ve beslenme şekilleri benzerlik gösterse de bireysel tepkilerinin farklı olduğu bilinir. Aslında bu tepkilerin farklılığı bize bebeklerin anne karnında biraz genetik biraz da öğrenme yolu ile belli bir mizaç edindiğini göstermektedir.

    Anneler ve babalar, bebeğin anne karnında ilk oluştuğu an ile dünyaya gelmesi arasındaki zamanda nasıl geliştiğini bilirlerse, bebeğin eğitimi için nasıl davranmaları gerektiğini de daha iyi bilirler. Annenin hamilelikte yaşadığı duyguların bebeğe doğrudan etkisi bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

           Anne karnındaki bebeğin yaşadığı bedensel ilk duyumlar hafızayı oluşturmaya başlar. Bunlar algı, duyular ve hisler şeklinde depolanır. Annenin düşünceleri, duygularını etkiler, bu duygular da bebek tarafından algılanır ve bebeğin kişilik yapısının oluşumunda etkili olur.

           Hamilelik döneminde annenin herhangi bir travma yaşamaması doğacak bebeğin ruh sağlığı için oldukça önemlidir. Anne karnındaki bebek sadece annenin değil,  çevresindeki insanların seslerini de duyar.  Baba ve anneyle ilişkide olan diğer yakınların da anne adayı üzerinde, dolayısıyla da bebek üzerinde etkisi vardır.

           Eğer anne adayı fiziksel, duygusal ve zihinsel olarak çevresinden destek alıyorsa bebeğin de gelişimi desteklemiş olur, ancak anne adayı fiziksel ve duygusal taciz görüyor, korku içinde yaşıyorsa, stresi yoğunsa, bebeğin etkilenmesi de kaçınılmazdır. Bu olumlu veya olumsuz etkiler ne kadar yoğunsa,  bebek üzerindeki etkisi de o kadar fazla olur.

            Kısacası hamilelik döneminde eşler arasındaki ilişki son derece önemlidir. Baba adayının anneye destek olması, doğacak bebeğiyle temas kurmaya istekli olması, anne adayını mutlu edip rahatlatır. Mutlu ve huzurlu bir ortamda gelişen bebek dünyaya mutlu ve sağlıklı bir biçimde “Merhaba” der.

  • Choroidal thickness changes in the acute attack period in patients with familial mediterranean fever.

    Send to

    Ophthalmologica. 2016;235(2):72-7. doi: 10.1159/000442216. Epub 2015 Dec 5.

    Choroidal Thickness Changes in the Acute Attack Period in Patients with Familial Mediterranean Fever.

    Gundogan FC1, Akay F, Uzun S, Ozge G, Toyran S, Genç H.

    Author information

    Abstract

    PURPOSE:

    The aim of this study was to evaluate choroidal thickness changes during acute attacks of familial Mediterranean fever (FMF).

    METHODS:

    Fifty patients with FMF and 50 healthy controls were included. Choroidal thickness of each participant was measured at the foveola and horizontal nasal and temporal quadrants at 500-µm intervals to 1,500 µm from the foveola using spectral-domain optical coherence tomography. White blood cell count, erythrocyte sedimentation rate (ESR) and serum levels of fibrinogen and C-reactive protein (CRP) were evaluated. The clinical findings (peritonitis, arthritis and pleuritis) were noted.

    RESULTS:

    Choroidal thickness was significantly thicker at all measurement points in FMF patients compared to healthy controls during an acute attack (p < 0.05). There were positive correlations between the choroidal thickness and ESR, fibrinogen and, particularly, CRP levels. Clinical findings did not change the choroidal thickness significantly (p > 0.05).

    CONCLUSIONS:

    Increased choroidal thickness in the acute phase of FMF is possibly related to the inflammatory edematous changes in the choroid.

    © 2015 S. Karger AG, Basel.

    Comment in

    Temperature Control Function of the Choroid May Be the Reason for the Increase in Choroidal Thickness during the Acute Phase of Familial Mediterranean Fever. [Ophthalmologica. 2016]

    Reply to the Letter by Kaya et al. Entitled “Temperature Control Function of the Choroid May Be the Reason for the Increase in Choroidal Thickness During the Acute Phase of Familial Mediterranean Fever”. [Ophthalmologica. 2016]

    Response to the Letter by Kosker et al. Entitled ‘Choroidal Changes in Patients with Familial Mediterranean Fever’. [Ophthalmologica. 2016]

    Choroidal Changes in Patients with Familial Mediterranean Fever. [Ophthalmologica. 2016]

    PMID:

    26637112

    DOI:

    10.1159/000442216

    [Indexed for MEDLINE]

  • Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Stres ve Başa Çıkma Yöntemleri

    Günümüzde stres, hayatımızın normal bir parçası halini aldı, ancak çok fazla stres, en başta kalp hastalığı, tansiyon, ve kalp çarpıntısı olmak üzere pek çok önemli sağlık sorununa neden olabiliyor. Aslında stres bir hastalık değildir fakat belirtileri bir hastalığa benzeyebilir ve sonuçları da hastalık kadar sağlığımızı olumsuz etkiler. Bu nedenle stres erken aşamada çözülmesi gereken ciddi bir sorundur, çünkü stresin yaşam kalitesini ciddi şekilde bozduğunu biliyoruz. 

    Eğer kişi strese uzun süre maruz kalırsa vücudu bir şeylerin yanlış gittiği yönünde ikaz işaretleri vermeye başlar. Baş dönmesi, genel ağrı, diş gıcırdatma, çene sıkma, hazımsızlık, baş ağrısı, kas gerginliği, uyku sorunları, yorgunluk, kilo kaybı ya da kilo alımı gibi fiziksel belirtilerin yanı sıra öfke, kaygı, ağlama, sinirlilik, negatif düşünce, unutkanlık, yetersizlik gibi duygusal belirtiler de görülmeye başlayabilir. Eğer bu tarz durumlar yaşadığınızı düşünüyorsanız stresinizi azaltma yönünde harekete geçmeniz gerektiğini bilmelisiniz. Günlük hayatta kolayca uygulayabileceğimiz bazı stresle başa çıkma ipuçları vardır.  

    Beslenmemizi kontrol altında tutmak, yemenin ölçüsünü kaçırmamak önemli. Başkalarının beklenti ve taleplerini her zaman karşılayamayız,  gerektiğinde hayır demeyi öğrenmeliyiz. Sigara içerdiği uyaranlarla stresi tetikler, eğer kullanıyorsak sigarayı bırakmamız iyi bir başlangıç olacaktır. Düzenli egzersiz yapmak da hem bedenen,  hem de ruhen faydalı, en başta özellikle düşük tempolu egzersizlerle başlamalıyız, bu kendimizi daha iyi hissetmenizi sağlar. Her gün mutlaka dinlenmek için kendimize zaman ayırmalıyız.

    Stresli olduğumuzda olumlu bir tutum sergilemeye çalışmalı, olumlu tutum benlik saygımızı oluşturarak strese karşı iyi bir savunma yapmanızı sağlar. Hayatımızdaki kaçınılmaz değişikliklere pozitif yaklaşmaya çalışırsak  kontrol bizde olur. Stresli bir durum sırasında olumlu tutumunuzu korumak için bu ipuçlarını dikkate almalıyız. 

    Tamamen stressiz bir hayat yaşamak mümkün olmasa da, stresin bazı zararlarını azaltmak mümkündür. Bunun için Öncelikle stresimizin nedenini ve neden stresli hissettiğimizi belirleyelim. Stres kaynaklarımızdan kurtulmak için alternatifler belirleyip stresimizi etkili bir şekilde yönetmek için programımızı yaparken gerçekçi ve esnek olmalıyız. İşimize konsantre olarak bir defada bir konuyla ilgilenmeliyiz. Aynı anda birkaç şeyle ilgilenmek stresimizi artırabilir. Stresimiz kontrol edemeyeceğimiz bir seviyeye geldiğiyse bir mola verelim, stresle başa çıkamıyorsak yardım alabiliriz.

           Eğer stresli durumlar, insanlar arası ilişkilerden kaynaklanıyorsa, sorunları bu kişilerle paylaşabiliriz. Sıkıntıları sürekli içimizde tutmak yerine paylaşmak çoğu zaman rahatlık verir. Uykudan önce gerginliğe neden olan durumlardan uzak durmak daha az stresle karşılaşmamızı sağlayan koruyucu unsurlardan biridir.

            Kendimize yaptığımız olumsuz konuşmalar veya düşünceler sürekli devam ettikçe olumlu hale dönüşmesi zorlaşır, olumsuz düşüncelerimizin farkına varmak ve olumlu düşünmeye çalışmak hem stresi azaltmaya yardımcıdır hem de sağlıklı kararlar almamızı sağlar. Yaşanan korku, tedirginlik, kızgınlık gibi duygular üzerinde odaklanmak yerine, elde etmeyi istediğimiz sonuç üzerine yoğunlaşabiliriz. Sürekli yaşanan olumsuzlukları düşünmek stresi arttırarak daha da olumsuz düşünmemize neden olacaktır.

  • The relationship between blood urea nitrogen levels and metabolic, biochemical, and histopathologic findings of nondiabetic, nonhypertensive patients with nonalcoholic fatty liver disease.

    Turk J Med Sci. 2016 Jun 23;46(4):985-91. doi: 10.3906/sag-1502-144.

    The relationship between blood urea nitrogen levels and metabolic, biochemical, and histopathologic findings of nondiabetic, nonhypertensive patients with nonalcoholic fatty liver disease.

    Erçin CN1, Doğru T1, Çelebi G1, Gürel H1, Genç H2, Sertoğlu E3, Bağci S1.

    Author information

    Abstract

    BACKGROUND/AIM:

    Nonalcoholic fatty liver disease (NAFLD) is known as the most common cause of chronic liver disease. It is accepted that the leading cause of death in patients with NAFLD is from coronary events. Blood urea nitrogen (BUN) was used as a prognostic indicator for cardiovascular disease. We aimed to investigate the relationship between BUN levels and metabolic, biochemical, and histopathologic findings of nondiabetic patients with NAFLD.

    MATERIALS AND METHODS:

    A total of 195 male patients with biopsy proven NAFLD and 82 healthy controls with normal liver and renal function tests and normal abdominal ultrasonography were enrolled in the study. BUN levels were reviewed retrospectively.

    RESULTS:

    The mean BUN levels of patients and controls were 13.07 (11.3-15.41) and 13.31 (10.97-15.87) mg/dL respectively. Patients were grouped as simple steatosis (n = 33, 16.9%), borderline nonalcoholic steatohepatitis (n = 64, 32.8%), and nonalcoholic steatohepatitis (n = 98, 50.3%), and the BUN levels of the histologic subgroups were 13.14 ± 2.89, 14.34 ± 3.04, and 13.71 ± 3.21 mg/dL, respectively. We could not find any differences between the patient group and control group with respect to BUN levels.

    CONCLUSION:

    Our findings showed that there was no relationship between BUN levels and metabolic, biochemical, and histopathologic findings of patients with NAFLD. Further investigations, including in patients with late stages of NAFLD, are required.

    KEYWORDS:

    Nonalcoholic fatty liver disease; blood urea nitrogen; insulin resistance

    PMID:

    27513394

    DOI:

    10.3906/sag-1502-144

  • Şiddet Yaşamın Her Alanında

    Şiddet Yaşamın Her Alanında

    Şiddet, her ne kadar istenmeyen ve olumsuz bir durum olsa da ne yazık ki hayatımızın hemen her alanına nüfuz etmiş durumda olduğunu görebiliyoruz. Kişiler bunu farklı şekillerde uygulamakta, bazen fail olarak adlandırılmakta, bazen de mağdur konumunda olup şiddete maruz kalmaya devam etmektedir. Hatta şu an bile dünyanın bir yerinde, birileri mağdur birileri de fail olmakta. Aslında, doğanın kendisinde var olduğu şekliyle bir çatışma biçimi olarak ele alınır şiddet.

    Şiddeti tanımlayacak olursak, en kısa biçimde, bir kişiye güç veya baskı uygulayarak istediği bir şeyi yapmak ya da yaptırmak şeklinde tanımlayabiliriz. Buradaki şiddet eylemleri, zorlama, saldırı, kaba kuvvet, bedensel ya da psikolojik acı çektirme ya da işkence, vurma ve yaralama olarak yer alabilir. Şiddet çeşitli davranışlar halinde sergilenebilmektedir. Bunlar işkence, vuruş, darbe, baskı, tehdit, cinayet, terör, şantaj vb. şeklinde sıralanabilmektedir. Bazen bir kişiye, bazen de bir hayvana ya da nesneye karşı şiddet uygulanabiliyor hatta şiddeti kişinin kendisine de yöneltebilmesi mümkündür. Bu duruma öz kıyım ya da beden uzuvlarına zarar verici durumlar diyoruz. Psikoloji çerçevesinde şiddeti incelediğimizde psikiyatrik bozuklukları da unutmamak gerekir. Organik kökenli ruhsal bozukluklar örneğin, alzheimer, delirium, kişilik bozuklukları, antisosyal kişilik bozukluğu, bu kişilerde diğerlerine göre daha yüksek olabilmektedir.

    Şiddetin oluşmasında tek bir faktör etkili değildir. Burada psikososyal, psikodinamik, nörolojik ve çevresel faktörler, bebeklik döneminde ebeveyn ve çocuk arasında gerçekleşen bağlanma stili, okul ve eğitim hayatı karşılıklı etkileşim içerisindedir. Kötü bir çevrede büyümek kişide var olan şiddet potansiyelini de tetikleyebilmektedir. Aynı zamanda kültürün de şiddet üzerindeki etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Erkeklik özelliklerinin olduğundan daha fazla abartılması ve yüceltilmesi, kadının hor görülmesi, çocuk ve kadını dövmenin erkeğin hakkı olarak algılanması şiddeti tetiklemekte ve normalleştirmektedir.

    Çok fazla bilinmese de bir başka şiddet türü de psikolojik şiddettir. Eğer karşımızdaki insanda değersizlik duyguları uyandıran bir durum söz konusuysa, bu durum psikolojik şiddeti ifade eder, aynı zamanda bu kişinin bir özelliği de karşıdakini çok sık eleştirmesidir. Bu da duygusal bir şiddet şeklidir. Kıskançlık da bir duygusal şiddet çeşididir, İnsan sahip olduğu ve paylaşmak istemediği kişiyi kıskanarak ona acı çektirir; aşırı kontrol ve üzerine titreme ile kıskandığı kimseyi üzer.

    Bir bireyin, karakter yapılanmasının ilk filizlendiği birim ailedir. Birincil olarak aileye çok iş düşmektedir. Ebeveyn tutumlarının yanı sıra çocuğu yeteri derecede denetim altına almak, çocuğun sınırlarını yine onun anlayacağı bir dille ifade etmek oldukça önemlidir. Geleceğimiz olacak çocuklarımızın kendini ifade edebileceği ortamlar oluşturmalı, ifade yeteneğini güçlendirmek ve geliştirmek adına iletişim dersi adı altında bu konu hakkında bilgi verilmelidir. Kendini değerli hissetmesini sağlamak, düşüncelerinin önemli olduğunu hissettirmek çocuğa, özgüveni açısından yarar sağlayacaktır. Kim bilir, belki de böylece şiddeti hayatımızdan uzaklaştırma fırsatı bulabiliriz.

  • Efficacy of a modified sequential therapy including bismuth subcitrate as first-line therapy to eradicate helicobacter pylori in a turkish population.

    Efficacy of a modified sequential therapy including bismuth subcitrate as first-line therapy to eradicate Helicobacter pylori in a Turkish population.

    Uygun A, et al. Helicobacter. 2012.

    Authors

    Uygun A1, Ozel AM, Sivri B, Polat Z, Genç H, Sakin YS, Çelebi G, Uygur-Bayramiçli O, Erçin CN, Kadayifçi A, Emer O, Gunal A, Bagci S.

    Author information

    1

    Department of Gastroenterology, Gulhane Military Medical Academy, School of Medicine, GATA Tıp Fakultesi, General Doktor Tevfik Sağlam Caddesi Etlik, Ankara, Turkey.

    Citation

    Helicobacter. 2012 Dec;17(6):486-90. doi: 10.1111/j.1523-5378.2012.00989.x. Epub 2012 Aug 26.

    Abstract

    BACKGROUND: Eradication rates of Helicobacter pylori with standard triple therapy are not satisfactory. Sequential therapy is an alternative method to overcome this problem.

    OBJECTIVES: The aim of this study was to assess efficacy of a modified sequential therapy with the addition of a bismuth preparation, as first-line treatment in the eradication of H. pylori infection.

    MATERIALS AND METHODS: One hundred and forty-two H. pylori-positive patients were included in the study. Patients were given a 14-day sequential therapy program consisting of pantoprazole, 40 mg (b.i.d. for 14 days); colloidal bismuth subcitrate, 300 mg 4 (two tablets before breakfast and dinner, for 14 days); amoxicillin, 1 g (b.i.d.for the first 7 days); tetracycline, 500 mg (q.i.d. for the second 7 days); and metronidazole, 500 mg (t.i.d. for the second 7 days). Eradication was tested by urea breath test (UBT) 6 weeks after completion of treatment.

    RESULTS: Of the 142 patients included, 131 completed the study. “Per-protocol” and “intention-to-treat” analyses revealed high eradication rates in this group (92.0-95% CI, 87.2-96.8%, and 81.0-95% CI, 74.5-87.4%, respectively). There was no relation to sex and age with this modified sequential therapy. Compliance was satisfactory (11 patients – four women and seven men were unavailable for follow-up), and side effects were minimal (six patients had to stop treatment – metronidazole-related facial swelling and numbness on the face and hands in two patients; tetracycline-related fever and epigastric pain and nausea and vomiting in two patients; and amoxicillin-related diarrhea and vaginal discharge in two patients). These side effects were reversible and resolved after the cessation of the related medication.

    CONCLUSIONS: This 14-day modified sequential treatment, including bismuth, achieves a significantly high eradication rates in patients with H. pylori infection, with five satisfactory patient compliance and minor side effects.

    © 2012 Blackwell Publishing Ltd.

    PMID

    23067136 [Indexed for MEDLINE]

  • Tırnak Yeme Davranışının Nedenleri Neler Olabilir?

    Tırnak Yeme Davranışının Nedenleri Neler Olabilir?

    Tırnak yeme, yaşamın hangi dönemde ortaya çıkmış olursa olsun kesinlikle bir uyum ve davranış bozukluğu olarak kabul edilip, altında yatan sebepler tespit edilerek ortadan kaldırılmalıdır. Çocuklarda sıklıkla rastlanan tırnak yeme, birçok durumla beraber ortaya çıkabilir. Kız çocuklarında erkeklere oranla daha sık görülür ve ergenlik döneminde artış gösterebilir. Hatta her iki ergenden birinin tırnaklarını yediğini söyleyebiliriz.

    Fiziksel ceza uygulayan ebeveynlerin çocuklarında daha sık görülen bu davranış, stresle başa çıkma yöntemi olarak gelişiyor. Ebeveynlerinden baskı gören ve eleştirilen çocuk, stresle tırnaklarını yiyerek baş edebilmektedir. Cinsel istismara uğramış çocuklarda da en sık görülen davranışların başında tırnak yeme gelmektedir. Ailelerin bu konuda duyarlı ve tedbirli olmaları önemlidir.

    Genel olarak Tırnak yeme alışkanlığının nedenleri nelerdir diye baktığımızda, üzüntü, sıkıntı ve keder duyguları, kaygı ve gerilim duyguları, saldırganlık ve öfke duyguları, korku duyulması, güvensizlik ve değersizlik duyguları, aile içinde iletişim sorunlarının olması ve yine aile içinde otoriter ve baskıcı bir tutumun olmasını sıralayabiliriz. Tırnak yeme alışkanlığının getirdiği tehlikelere bakacak olursak uzun süre tırnak yiyen kişilerde enfeksiyon gelişimi riski fazladır, ağız ve sindirim sistemi hastalıkları sıkça görülür.

    3-4 yaşlarında çocukların tırnak yeme davranışları ebeveynler tarafından görmezden gelinebilir, çünkü genelde ailesinin dikkatini çekmek isteyen çocuklar bu alışkanlığı edinmektedir. Ancak bu davranış devam ediyorsa altında yatan nedenler acilen araştırılmalıdır. Azarlamak, eleştirmek, bağırmak ve baskı kurmak gibi tutumların olumlu sonuçlar doğurmadığı göz önünde bulundurularak, ebeveynlerin tutumlarını değiştirmeleri gerekir.

             Tırnak yeme konusunda ailelere bazı öneriler sunmak gerekirse, en başta çocuğun dikkatini başka bir yöne çekmenin tırnak yeme davranışının azalmasında etkili bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz. Çocukların 3-4 yaşına kadar bu alışkanlıkları görmezden gelindiğinde, bundan vazgeçmeleri daha kolay olabilir. Çocuklara sevgi ve şefkat göstermek gerekir, yeteri kadar ilgi görmeyen çocuklar, bunu tırnak yeme olarak dışa vurulabilir. Çocukların hangi dönemlerde tırnak yediğini belirlemeliyiz. Bu alışkanlığı yok etmek için, farklı alternatifler üretmek gerekebilir. Çocukları meşgul edecek uğraşlar bulunmalıdır. Çocuğun kendisine olan güvenin pekiştirilmesi de ayrıca önemli ve gerekir. Öncelikle onları bu alışkanlığın üstesinden gelebileceklerine inandırmalıyız. Çocuğun yaşına göre ve bilgisi dahilinde bundan vazgeçebilmesi için, tırnaklarına zararsız acı sıvılar da sürülebilir. Çocuğa kaygı ve korku oluşturacak durumlardan uzak tutulması da gerekir. 

            Çocuklara bu konuda sabırlı yaklaşmalı, onlara bu alışkanlıktan kurtulmaları için zaman tanımalıyız.

  • Low- and high-density lipoprotein subclasses in subjects with nonalcoholic fatty liver disease

    Low- and high-density lipoprotein subclasses in subjects with nonalcoholic fatty liver disease.

    Sonmez A, et al. J Clin Lipidol. 2015 Jul-Aug.

    Authors

    Sonmez A1, Nikolic D2, Dogru T3, Ercin CN3, Genc H3, Cesur M4, Tapan S5, Karslioğlu Y6, Montalto G2, Banach M7, Toth PP8, Bagci S3, Rizzo M9.

    Author information

    1

    Department of Endocrinology and Metabolic Diseases, Gulhane School of Medicine, Ankara, Turkey.

    2

    BioMedical Department of Internal Medicine and Medical Specialties, University of Palermo, Italy.

    3

    Department of Gastroenterology, Gulhane School of Medicine, Ankara, Turkey.

    4

    Department of Endocrinology, Ankara Guven Hospital, Ankara, Turkey.

    5

    Department of Medical Biochemistry, Gulhane School of Medicine, Ankara, Turkey.

    6

    Department of Pathology, Gulhane School of Medicine, Ankara, Turkey.

    7

    Department of Nephrology and Hypertension, Medical University of Lodz, Poland.

    8

    Department of Preventive Cardiology, CGH Medical Center, Sterling, IL, USA; Department of Family and Community Medicine, University of Illinois, School of Medicine, Peoria, IL, USA; Ciccarone Center for Cardiovascular Disease Prevention, Johns Hopkins University School of Medicine, Baltimore, MD, USA. Electronic address: peter.toth@cghmc.com.

    9

    BioMedical Department of Internal Medicine and Medical Specialties, University of Palermo, Italy; Euro-Mediterranean Institute of Science and Technology, Italy.

    Citation

    J Clin Lipidol. 2015 Jul-Aug;9(4):576-82. doi: 10.1016/j.jacl.2015.03.010. Epub 2015 Apr 4.

    Abstract

    BACKGROUND: Nonalcoholic fatty liver disease (NAFLD) is associated with increased cardiometabolic risk. Although dyslipidemia represents a key factor in this disease, its impact on serum levels of distinct lipoprotein subfractions is largely unknown.

    OBJECTIVE: To assess the full low-density lipoprotein (LDL) and high-density lipoprotein (HDL) profiles in patients with NAFLD.

    METHODS: Seven LDL and 10 HDL subfractions were assessed by gel electrophoresis (Lipoprint, Quantimetrix Corporation, USA) in men with biopsy proven NAFLD (simple steatosis [n = 17, age, 34 ± 7 years] and nonalcoholic steatohepatitis [NASH; n = 24, age, 32 ± 6 years]). Exclusion criteria included robust alcohol consumption, infection with hepatitis B or C virus, body mass index ≥ 40 kg/m(2), diabetes mellitus, and hypertension.

    RESULTS: Compared with simple steatosis, NASH patients had similar body mass index, homeostasis model assessment of insulin resistance index and plasma lipids, with increased levels of both aspartate aminotransferase and alanine transaminase. NASH subjects had lower levels of larger LDL1 (10 ± 4 vs 13 ± 4%, P = .010) and increased smaller LDL3 and LDL4 particles (9 ± 5 vs 5 ± 5%, P = .017 and 3 ± 3 vs 1 ± 2%, P = .012, respectively). No changes were found in the HDL subclass profile. By multiple regression analysis, we found that NASH was associated only with increased levels of LDL3 (P = .0470).

    CONCLUSIONS: The increased levels of small, dense LDL3 and LDL4 in NASH may help to at least partly explain the increased risk for atherosclerosis and cardiovascular diseases in these patients.

    Copyright © 2015 National Lipid Association. Published by Elsevier Inc. All rights reserved.

    PMID

    26228676 [Indexed for MEDLINE]

  • Karakter ve Kimlik Oluşumu

    Karakter ve Kimlik Oluşumu

    0–6 yaş bireyin gelişiminde oldukça önem taşıyan bir dönemdir ve bu dönem bedensel, duygusal, zihinsel, dil ve kişilik gelişimi açısından en hızlı gelişim yaşandığı yıllardır. Bu yıllarda bireyin edindiği kazanımlar, ileri yaşlardaki tutumlarını oluşur ve bu dönemde atılan temeller gelişerek devam eder. Bu nedenle ebeveynler ve sosyal ilişkide bulunulan diğer kişiler çocuğun yaşamında kalıcı etkiler bırakır.

    Çocuğa bu dönemde kazandırılması gereken bazı temel davranışlar vardır. Örneğin yatağını düzeltmek, dişlerini düzenli fırçalamak gibi kişisel hijyen açısından olumlu davranışlar bu dönemde kazandırılmalıdır. Kendine güvenen, bağımsız, uyumlu ve girişimci bireyler yetiştirmek için çocuğa karşılıksız sevgi gösterilmeli, başarıları ödüllendirilmeli, bedensel cezalardan kesinlikle uzak durulmalıdır.

    Etkin bir iletişim için çocuğu sakince dinlemeli her hangi bir problem yaşandığında onunla mantıklı ve açıklanabilir şekilde konuşulmalı, gerektiğinde disiplin yöntemi olarak ikna ve geçici mahrumiyet kullanılmalıdır. Tehdit etme, uyarma, rüşvet teklif etme gibi davranışlar çocukla ebeveyn arasındaki iletişimi engeller. Baskıcı ve kuralcı anneler çocukların öğrenme yetilerini azaltır ve çocukların her şeyden korkak, ürkek ve özgüveni eksik yetişmesine sebep olur.

    2 yaş civarı çocuklar kendi kimlikleriyle ilgili farkındalık geliştirmeye başlar. çocuktan bir şey yapmasını istediğimizde, ya hayır der ya da bizi görmezden gelir. Söyleneni yapması için kısa, açık ve net talimata, kararlı tutuma ihtiyacı vardır. Sözel talimat uygun davranması için yeterli olmadığında, yanına gidip göz teması kurularak ciddiyetin belirtilmesi daha uygundur.

    Genellikle hayal ile gerçeği ayırmada sorun yaşayıp, kurdukları hayalleri gerçek olarak algılarlar. Bu dönemde rüyalar da gerçek görünmektedir hatta onlar için canavarlar gerçekten yatağın altında yaşıyor gibidir. Çevreden yapılan korkutucu uyaranları gerçek olarak değerlendirirler. 

    3 yaşındaki çocuğun daha güçlü bir benlik duygusu vardır ve bağımsızlığı kaybetme endişesi olmaksızın itaat etme eğilimindedir. 3 yaş çocuğu kurallara uymaktan hoşlanır. Onun olumlu davranışlarının takdir edilmesi, zorlandığı durumlarda cesaretlendirilmesi ve pozitif yaklaşımla yönlendirilmesi, yetişkinle işbirliğine girmesine yardımcı olur.

    4 yaş ise karşı gelme yaşıdır. Çocuk isteklerine karşı gelindiğinde, yetişkinlerle kaba bir şekilde konuşabilir ve oyun arkadaşlarıyla kavga edebilir. Sınırları zorlar, yetişkin otoritesine meydan okur. Tahrik edildiğinde vurur, tekme atar, mutlu olmadığında bulunduğu ortamı terk etmek ister. Yüksek sesle ağlar, duygularında uç noktalarda dolaşan bir değişkenlik görülür. Kaba sözcükler kullanmaktan hoşlanır. 4 yaşındaki çocuk özellikle aynı cinsten olan aile bireyiyle çatışma yaşar. Bu dönemlerde yalan da çok fazla görülür. 

    5 yaş çocuğu daha sosyaldir,  kendinden emin ve uyumludur. Anne, onun için dünyanın merkezidir. Annesini memnun etmek, onun yanında olmak, ona yardımcı olmak ister. Sürekli konuşarak, bilgisini arttırmak için sorular sorar, her şeyin neden ve niçin ile ilgilenir. 

    6 yaşlarında ise çocuk, kendi duygu ve düşüncelerini ortaya koyacak girişimlerde bulunur, tembel ve kararsız davranabilir. Fakat bir kere karar verdikten sonra onu fikrinden caydırmak her zaman kolay olmaz. Bu dönemde bireysel oyunun yerini grup oyunu almıştır. Yarışma ortamlarında başarısızlığa tahammülü yoktur. Birinci olmaya ihtiyacı vardır. Arkadaş ilişkilerinde zaman zaman emreden, tartışan, korkutan veya vuran bir kişi olarak dikkati çeker. Sürekli bir şekilde dikkate alınma arzusunu yaşar. Eleştiriler karşısında çok duyarlıdır. Kolayca ağlar. Bazı sorumluluklar yüklenir, söylenenleri dikkatle dinler suçlanmak ve eleştirilmek istemez. Kendisine verilen cezalara tepki gösterir. Bu yaşlardaki çocukların başarısızlıkları üzerinde durulmamalı, başarıları ise övülmelidir. 

    Artık biliyoruz ki çocuk, bize kör bir uyumla bağlanmadığı zaman başarılı olur. Onu özgürleştirmeye çalıştığımız zaman, ona farklı düşünme olanağı, kendi değer normlarını seçme olanağı verdiğimiz zaman yetişkinliğe hazırlanmış olur. Ana-babasından gelen itici tutumlar, çocuğun kendisini değersiz bulmasıyla sonuçlanır. İstenen davranışları gösterdiğinde desteklenen çocuk, onaylanan davranışlarının hangileri olduğunu öğrenir. Bu ortam özgüvenli çocuk yetiştirmenin temelidir. 

    Günümüz şartları dikkate alındığında, kendi kendini yönetebilen, atılgan, güvenli, kendi başına karar verip sorumluluğunu üstlenebilen çocuk yetiştirmek önemlidir ve tüm bunları yaparken de doğal olunması, dürüst bir iletişim kurulması şarttır.