Yazar: C8H

  • Sıcak çarpmasına karşı 7 önlem

    Açık ve sıcak alanlarda çalışanlar dikkat!

    Sıcak çarpmasının en önemli nedeni, nemli havalarda yüksek sıcaklık altında uzun süre durmaktır. Sıcakla birlikte vücutta ısıyı dengeleyen sistem bozulmaktadır. Bu durumda vücut ısıyı atamamakta, sıcak çarpması durumu meydana gelmektedir. Sıcak çarpması en çok sıcak ortamda çalışmak zorunda olanları etkilemektedir. Açık alanda ve güneş altında çalışan inşaat işçileri, fırın çalışanları, cam işçileri, yoğun efor gerektiren bisiklet sürücüleri ve maraton koşucuları risk altındadır. Sıcak çarpmasında risk altındaki kişiler şöyle sıralanmaktadır:

    * Yaşlılar ve 5 yaş altı çocuklar

    * Kalp ve böbrek yetmezliği

    * Şeker hastalığı

    * Yüksek tansiyon

    * Gebeler

    * İdrar söktürücü, alerji, kalp, psikiyatrik ilaç kullananlar

    * Alkol bağımlıları

    * Obezite ve aşırı zayıflık

    * Cilt hastalığı olan bireyler

    Güneş yanığı vakaları artıyor

    D vitamini için güneşlenmek tavsiye edilse de güneş ışınlarının dik geldiği 10.00- 16.00 arasında güneşten koruyucu, şapka, şemsiye kullanmayanlarda güneş yanıkları, sıcak çarpması ve sıcak bitkinliği vakalarında artış görülmektedir.

    Ciltte morarma ve baş ağrısına dikkat!

    Sıcağa maruz kalmış bir bireyde bu belirtilerden birkaçı varsa sıcak çarpmasından şüphelenilmelidir:

    * Sıcak, kuru ve soluk-morumsu cilt

    * Halsizlik, bitkinlik

    * Terlemede azalma

    * Çarpıntı ve hızlı nefes alma

    * Bulantı, kusma, ishal gibi sindirim sistemi yakınmaları

    * Yüksek vücut sıcaklığı

    * Baş ağrısı

    * Kas krampları

    * Uyuklama, anlamsız konuşma, çevreyi tanıyamama, sersemlik hali

    * Kasılma

    * Bayılma ve baygınlık

    * Bilinç kaybı, koma

    Soğuk uygulama şart

    Sıcak çarpması durumunda erken müdahale, geri dönüşü olmayan böbrek ve kalp yetmezliğine ilerleyişi engellemektedir. Bunun için sıcak çarpmasında hasta serin bir ortama alınmalı ve soyularak soğuk duş yaptırılmalıdır. Ayrıca ıslak havlu ile soğuk kompres uygulanmalıdır. Hastanın bilinci açıksa şekerli ve tuzlu su içirilmeli; bilinci kapalıysa ağızdan sıvı ya da katı gıda verilmemelidir.

    Hastanın solunum yolu her zaman açık tutulmalı ve ayakları yukarı kaldırılmalıdır. Krampları engellemek ve hayati organların etkilenmemesi için hastaya masaj yapılmalıdır. Hastanın şikayetler devam ediyorsa ve ateş yüksekliği 40 dereceyi aşmışsa acilen hastaneye başvurulmalıdır.

    Sıcak çarpmasından korunmanın 7 yolu

    1.Risk grubundakiler 10.00-16.00 arası güneş altında yüksek sıcağa maruz kalmamalıdır.

    2.Sıcak havalarda açık renkli, sentetik olmayan, ince yazlık kıyafetler tercih edilmelidir.

    3.Güneş altında şapka, şemsiye ve güneş gözlüğü kullanılmalıdır.

    4.Sıcak havalarda su tüketimi artırılmalıdır.

    5.Daha sık ılık duş alınmalıdır.

    6.Yorucu fiziksel aktivitelerden uzak durulmalıdır.

    7.Hava sıcaklığının yüksek olduğu saatlerde özellikle alkollü içecekler ve ağır yemeklerden uzak durulmalıdır.

  • Psikolojik Tedavi

    Psikolojik Tedavi

    “Sizin tecrübeli bir doktor olduğunuz kadar ben de tecrübeli bir hastayım.”
    Karamazov Kardeşler/ F.M. Dostoyevski

    “Benim psikolojim bozuk. Psikiyatri hastasıyım ben.”

    Psikiyatride hastalık kavramı yoktur. Çünkü hastalık diye tıpta ancak belirli bir nedenden olan, belirli tablolar kastedilir. Hastalık kavramıyla tanımlanmamasının birinci sebebi, psikiyatrik bozukluklar, çeşitli nedenlerden, birden fazla nedenin etkileşiminden ortaya çıkabilir. Her zaman somut, belirgin etkenler söz konusu olmaz. Kişilik özellikleri, genetik faktörler, çevresel, sosyoekonomik-kültürel etmenlerin etkilerinin hangilerinin ne kadar etkili olduğu muğlaktır. İkinci sebep de aynı nedenler bir başkasını etkilemeyebilir. Aynı toplumsal olayları bir çok kişi yaşamış olsa da herkes travmatize olmayabilir; travma sonrası stres bozukluğu belirtileri göstermeyebilir. Üçüncü sebep diğer bozukluklarla birlikte görülebilir. Bir kayıp yaşayan kişi yas sürecinden sonra depresif belirtiler gösterebilir. Depresif belirtiler, yeniden başka kayıp yaşama ihtimalini yoğun yaşayan birinde kaygılı bir duruma evirilebilir. Hem depresif hem de anksiyete belirtilerini, gösterebilir; uyum bozukluğu tanısı alabilir.

    Nedenler ve sonuçlar ilişkisini sıkı sıkıya bağlamak yanlış çıkarımlar doğurabilir. Tüm bu nedenlerden dolayı nedensellik bakış açısını dışarıda tutan psikiyatride “hastalık” sözcüğü yerine “bozukluk” kelimesi tercih edilir. Pek çok zorlayıcı, sıkıntı verici durum gündelik işlevsellikte ya da kişinin yetilerinde ve kişiler arası ilişkilerinde uyum bozucu sonuçlar olması halinde “bozukluk” olarak nitelendirilebilir. Yoksa pek çok kişi aynı zorlukları, sıkıntı verici durumları yaşıyor olmalarına rağmen, yaşamlarını çok rahat sürdürebilmekte ve işlevsellikleri de bu durumdan etkilenmemektedir. Akılda tutulması gereken ölçüt, kişinin bundan “kendisinin şikâyetçi olması” ya da kamusal düzen içinde uyumsuzluk doğurucu davranışlar sergilemesidir. Adli konular haricinde, kişinin isteği olmadan “zorunlu” tedavi uygulanamaz.

    “Bana da terapi yapsana”

    Psikiyatrik ve psikolojik sıkıntılar da duygusal, zihinsel ya da davranışsal bozuklukları ortadan kaldırmayı ya da azaltmayı hedefleyen tüm teknikler ve yöntemler psikoterapi olarak tanımlanır. Kökeni Yunanca’dan gelen psikoterapi kelimesi, psycho (akıl, ruh) ve therapy (tedavi, sağaltım) kelimelerinin bileşiminden türetilmiştir. Psikoterapinin hedef kitlesi sadece psikopatolojisi olan yetişkin bireyler değildir; çocuklar, ergenler, aileler, çiftler ve çeşitli gruplar da bu hizmetten yararlanabilir.

    Psikoterapi, sadece ruh ve akıl sağlığı ile ilgili bozuklukları tedavi etmeyi amaçlamaz; aynı zamanda iş, aile, okul gibi çeşitli alanlardaki yaşam güçlüklerini çözümlemeyi, psikolojik uyumu arttırmayı ve kişisel gelişime yardımcı olmayı da hedefler. Bunu yaparken de, çeşitli yöntem ve ekollerden yararlanır.

    Psikoterapi, “zorunlu” uygulanan tedaviler olmadığı gibi standardize, yani herkese aynı şekilde uygulanabilen tedaviler de değildir. Psikiyatri için kullanılan en yaygın jargonlardan birisi “hastalık yoktur, hasta vardır.” Yani bireye özgü problemlere yine bireye özgü bilimsel metodolojik bilgi referans alınarak tedavi uygulanır. Tedavi sadece tedavi edici tekniklerin uygulandığı bir süreç değildir. Empatik yaklaşımın iyileşmeye etkisi de göz ardı edilemez. Sadece empatinin iyi olma halini sağlamadığı gibi sadece teknikler de iyi olma halini garantilemez. Terapi, empatik bir ilişkide bilimsel bilgiye dayalı tekniklerin uygulandığı süreçtir.

    “Tecrübeli hastanın” zorluklarıyla ilgili deneyimleri ve bu deneyimlerden öğrendikleri terapi ile birlikte anlamlı hale gelir. Psikoterapinin doğal bir sonucu anlamsız olanı anlamlı hale getirmektir. Ancak anladığımız şeylere “iyi” müdahale edebiliriz. Değişim, düşünerek değil ancak eylemle gerçekleşir.

  • İnatçı ağrılar

    FİBROMİYALJİ

    “BİTMEK BİLMEYEN AĞRILAR”

    Kronik yaygın vücut ağrılarınız varsa , vücudumun heryeri ağrıyor diyorsanız sizde de fibromiyalji olabilir.

    Fibromiyalji bir çeşit yumuşak doku romatizmasıdır. Hastaların ağrıları keskin spazmlar ve elektrik şokları gibi son derece ağrılı da olabilir.

    Hastalığın başlangıcı genellikle başka bir hastalık veya trafik kazası gibi fiziksel bir stres veya duygusal bir stres ile ilişkilidir.

    Ağrı kesicilere zor yanıt veren, 3 aydan uzun süren genellikle vücudun iki tarafında yaygın ağrıları olan kişilerde bu hastalık aklımıza gelebilir.

    Fibromiyaljili hastalarda göğüs ağrısı, mide ekşimesi, ağrılı adet zamanları, huzursuz bağırsak sendromu gibi… diğer hastalıklarda genellikle vardır.

    BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Kişi genellikle çok yorgundur, kendini dayak yemiş gibi hisseder,

    Hastaların %90’ından fazlasında ferahlatıcı olmayan uyku vardır. Sabah kendini dinlenmiş hissetmez ve kötü uyku kalitesi vardır.

    Depresyon eşlik edebilir.

    Kısa süreli kötü hafıza olup yeni şeyleri öğrenmede , bilgi işleme ve problem çözmede zorluk çeker.

    Genellikle hastalarda bazı diğer romatizmal hastalılarda olduğu gibi sabah sertliği vardır.

    Hastaların bir kısmı el ve ayaklarda şişkinliğinden yakınırlar.

    Karında şişkinlik, gaz, zaman zaman ishal, kabızlık ,bulantı, kusma gibi şikayetler de eşlik edebilir.

    YAPILACAK TESTLER

    Fibromiyaljili hastaların kan testlerinde genelde sorun yoktur, ancak yine de diğer hastalıkları dışlamak için kan sayımı, biyokimya testleri, sedimentasyon, CRP , tiroid fonksiyonları gibi bazı tesleri yapmakta yarar vardır.

    Yine karışabilecek boyun ağrıları , sırt ağrılarında da bazı görüntüleme yöntemleri yapılabilir.

    TANI KOYMA

    1990’larda fibromiyaljinin tanı ve sınıflandırılmasında ACR kriterleri vardı , 3 ay kronik ağrı ve 18 hassas noktanın 11 noktası ağrılı ise tanı konuyordu. Ancak 2011 de kriterler değişti ve 3 ay yaygın, kronik ağrı, ağrıyı açıklayacak bir patolojinin olmaması durumunda ,hassa ağrılı noktalara bakılmaksızın tanı konur hale geldi.

    TEDAVİ

    Fibromiyaljili hastalar genellikle kendilerini sinirli ve huzursuz hissederler. Çünkü eşleri, aileleri, işverenleri, çalışma arkadaşları onları anlamıyordur , keyifsizliklerinin nedenlerini bilmiyorlardır. O yüzden hem hastanın hem de yakın çevresinin bu yönde eğitimleri önemlidir.

    Yapılan çalışmalarda aerobik egzersiz ve vücut geliştirmenin ağrıları azaltmada oldukça yararlı olduğu görülmüştür. Isıtılmış havuz , sıcak su banyoları sıklıkla iyi gelir.

    İlaç tedavisi olarak ağrı kesiciler, antidepressanlar ve antiepileptik ilaçların iyi geldiği doğrulanmıştır. Özellikle Pregabalin Amerika Birleşik Devletlerinde FDA tarafından fibromiyaljinin tedavisinde kabul edilen ilk ilaç olup deneyimlerimizde de hastaların şikayetlerini yüksek oranda azalttığını gördük.

  • Kaygıyla Baş Etme Yöntemleri

    Kaygıyla Baş Etme Yöntemleri

    Kaygı, doğuştan sahip olduğumuz temel duygulardan biridir. Bu duygu, gelecekte karşımıza çıkabilecek tehditlere karşı hazırlıklı olmamızı ve kendimizi korumamızı sağlayan bazı mekanizmaları harekete geçirir. Bu bakımdan yaşamsal olarak kritik ve sağlıklı bir duygudur. Ancak bazen kaygı, insan yaşamında problemli bir döngüye neden olabilir. Şiddetli bir kaygı da tekrar eden ve yaşamı kısıtlayan ataklara kadar varabilir. Bu noktada sağlıklı kaygı ile sağlıksız kaygıyı ayırt etmek ve kaygının yükselmesine neden olan kişilik özelliklerimizi gözden geçirmek ataklarla başa çıkmada bizlere yardımcı olacaktır. Çünkü sağlıklı kaygı bize yardımcı olurken sağlıksız kaygı işlevimizi bozar.

    Sağlıklı kaygı ve sağlıksız kaygıyı nasıl ayırt ederiz?

    Sağlıklı kaygı, yaşamımızda olası görülen konularla ilişkilidir. İçeriğindeki olasılıklar iki elin parmağındaki sayıyı geçmeyecek kadar azdır. Bu olasılıklar konusunda kontrolümüz dahilinde olan çözümler bulabiliriz. Sağlıksız kaygıda ise yaşamımızda olma olasılığı olan ve olmayan bir çok ihtimal zihnimizden geçer. Senaryolar sonsuz sayıdadır. Çözüm bulma konusunda yapabileceğimiz bir şey yoktur. Yani tamamen bizim kontrolümüz dışındaki durumları düşünürüz. Bu sebeple düşünmenin bir faydası da yoktur.

    Bir örnekle yola çıkalım. Diyelim ki şehirlerarası bir yolculuğa kendi aracınızla çıkacaksınız.

    Sağlıklı kaygı örnekleri

    1-Arabanın bakımını yaptırmak, emniyet kemerini takmak

    2- Yanınıza yeterli düzeyde para almak

    3- Kimlik, telefon ve diğer gerekli kişisel eşyalarınızı yanınıza aldığınızdan emin olmak

    4- Otel rezervasyonunuzu yapmak

    Bu 4 alanda bir eksiklik olup olmadığı ile ilgili kaygılanmak tatilinizin yolunda gitmesine neden olur, bu sebeple sağlıklı kaygıdır. Kaygılandığınız konular muhtemel risklerle ilgili mantıklı içeriğe sahiptir. Ve bunlardan birinin eksik olduğunu fark ederseniz kontrolünüzde olduğu için bu konuda çözüm bulabilirsiniz.

    Sağlıksız kaygı örnekleri:

    1. Yolda aracıma bir tır çarparsa

    2. Aniden yolda kesici bir şey ile lastiğim patlarsa

    3. Yolda kalır, kimseye ulaşamazsam

    4. Saldırıya uğrarsam

    5. Yolda kalp krizi geçirirsem

    6. Ben yola çıktığımda ardımda bıraktığım kişilerden birinin başına kötü bir olay gelirse (hastalık-ölüm vb.)

    7. Paramı kaybedersem

    8. Yolculukta panik atak geçirirsem

    9. Otelden hastalık kaparsam

    .

    .

    .

    Sağlıksız kaygı örneklerini daha da arttırabiliriz. Gördüğünüz gibi olasılıkların sayısı sağlıklı kaygıdaki kadar az değildir. Ayrıca olma olasılığı düşük bir sürü felaket senaryosu içerir. Mantıktan uzaktır. Son olarak tamamen kontrolümüzün dışında gelişebilecek olaylardır, yani bu ihtimaller konusunda önlem almamız imkânsızdır. İçeriği abartılı felaket senaryoları ile dolu olduğu için yüksek kaygı, gerilim, huzursuzluk verir. Bu sebeple tamamen işlevsiz, hatta işlev bozan bir örüntüdür.

    Eğer kaygılandığınızı fark ederseniz, aklınızdan geçen, sizi kaygılandıran düşüncelere odaklanın. Eğer sağlıklı kaygıysa, bu kaygıyı kabul edin ve bu konuda neler yapabileceğinizi düşünün. Fakat eğer düşüncelerinizin içeriği sağlıksız kaygıya benziyorsa, bunun sağlıksız kaygı olduğunu, kontrolünüzü aşan bir şey olduğunu, bunu düşünmenin bir faydası olmadığını kendinize hatırlatın ve o düşüncelerden uzaklaşmaya çalışın. Aklınızdan bir çok kötü olasılık geçiyorsa her bir düşünceyi inceleyip gerçekçiliğini sınayamazsınız. Bu sebeple sadece sağlıksız kaygı olarak etiketleyip dikkatinizi başka bir yöne vermeye çalışın. Eğer sadece bir kötü olasılıkla çok meşgul olduğunuzu düşünüyorsanız (örneğin panik atak geçirir ve ölürsem) o zaman o düşünceye karşı mantıklı, gerçekçi düşünceler ile meydan okuyun. Örneğin: ‘’Panik atak geçirebilirim, panik atak gelirse eğer bir süre sonra geçer, panik atakların düşündüğüm gibi (ölüm, kalp krizi vb) bir zararı olmaz’’ şeklindeki bilimsel gerçekçi düşünceleri kendinize hatırlatabilirsiniz.

    Kaygı döngüsünden çıkamıyorum

    Eğer kaygı ile ilgili sürekli biçimde sorun yaşıyorsanız ve bununla kendi kendinize başa çıkmakta zorlanıyorsanız, bu durumu kabul edip bir psikiyatrist ve klinik psikologdan destek isteyiniz. Yapılan çalışmalara göre tedaviyi geciktirmek, kaygı problemlerinin kronikleşmesine neden olabilmektedir. Erken zamanda tedaviye başvurmak, çok daha kısa sürede kaygı duygusunu tanımanıza ve sağlıklı biçimde yönetebilmenize yardımcı olacaktır.

  • Soluble cd40 ligand, soluble p-selectin and von willebrand factor levels in subjects with prediabetes: the impact of metabolic syndrome.

    Clin Biochem. 2012 Jan;45(1-2):92-5. doi: 10.1016/j.clinbiochem.2011.10.022. Epub 2011 Nov 7.

    Soluble CD40 ligand, soluble P-selectin and von Willebrand factor levels in subjects with prediabetes: the impact of metabolic syndrome.

    Genc H1, Dogru T, Tapan S, Tasci I, Bozoglu E, Gok M, Aslan F, Celebi G, Erdem G, Avcu F, Ural AU, Sonmez A.

    Author information

    Abstract

    OBJECTIVES:

    The data regarding circulating levels of markers of platelet activation and endothelial function in people with prediabetes are scant. The aim of the present study was to search blood levels of soluble CD40 ligand (sCD40L), soluble P-selectin (sP-sel) and von Willebrand Factor (vWF) in subjects with prediabetes, along with the effects of the metabolic syndrome (MetS) on these markers.

    DESIGN AND METHODS:

    A total of 77 prediabetic individuals and 81 age, sex and body mass index matched healthy subjects with normal glucose tolerance (NGT) were prospectively analyzed. Anthropometric parameters, fasting plasma glucose, blood d lipid profiles and insulin resistance indexes were determined. Plasma sCD40L, sP-sel and vWF levels were measured by ELISA.

    RESULTS:

    sCD40L, sP-sel and vWF levels in the prediabetic group were similar to those in the controls. However, prediabetic subjects with the MetS had significantly higher level of sCD40L compared to those without MetS. Moreover, sCD40L level correlated significantly with waist circumference, systolic blood pressure and HDL-cholesterol level in the patient group.

    CONCLUSION:

    These data imply that MetS may contribute, at least in part, to the mechanism of platelet activation and endothelial dysfunction in people with prediabetes.

    Crown Copyright © 2011. Published by Elsevier Inc. All rights reserved.

    PMID:

    22100896

    DOI:

    10.1016/j.clinbiochem.2011.10.022

  • Agorafobi

    Agorafobi

    ‘Agora’ Antik Yunan’da ‘pazar yeri’ anlamına gelmekteydi. Agorafobi ise sıklıkla kapalı alan korkusu olarak anılmaktadır. Ancak korkulan durumlar sadece kapalı alanlarla sınırlı değildir. Agorafobi, içinden kaçılması zor durumlarda kalmaya ilişkin duyulan korku, ve bu durumlardan kaçınmayı içeren bir rahatsızlıktır.

    Ahmet 25 yaşında, makine mühendisliği öğrencisidir. Üniversite stajı için gittiği fabrikada penceresiz bir makine atölyesinde bulunması gerektiğinde kendisinde bir şeylerin ters gittiğini fark etmiştir. Mezun olabilmesi için stajını bitirmesi gerekmektedir, bu yüzden ne kadar fabrikaya gitmek istemese de mecburen orada bulunur. Ancak orada durmak zaman geçtikçe zor bir hale gelir. İçinde belirgin bir sıkıntı, göğsünde ağrı, nefes alamayacakmış gibi hissetme belirtilerini yoğun biçimde hissetmeye başlamış, ‘ölüyorum’ diye düşünerek dehşete kapılmıştır. Takip eden günlerde yerin altındaki metro istasyonlarında, AVM lerde, kalabalık açık alanlarda ve üniversite dersliğinde de aynı sıkıntıyı yaşadığını fark etmiştir. Artık hiç evden çıkmak istemez. Evden çıkacağı durumlarda da yanında birinin olmasını ister. Gittikçe içine kapandığı için sosyal hayatı, okulu ve romantik ilişkisi de bu durumdan olumsuz etkilenmeye başlamıştır.

    Ahmet tam olarak Agorafobiden muzdariptir. Tabii bir kişinin Agorafobi tanısı alması için bu belirgin sıkıntının en az 6 aydır sürüyor, belirgin sıkıntıya ve yaşamdaki işlevsellikte düşmeye neden olması gerekmektedir. Zaman zaman hepimiz bazı ortamlarda daralabiliriz, ya da anksiyete tepkileri verebilirirz. Bu doğaldır ve Agorafobi hastası olduğumuz anlamına gelmez. Agorafobi hastalarının belirgin bir kısmı Panik Ataklar yaşamışlardır. Bir kısmı ise aynı zamanda Panik Bozukluk Hastasıdır. Böyle durumlarda hastalık ‘Agorafobili Panik Bozukluk’ olarak geçer. Bazı kişiler ise hiç panik atak geçirmezler.

    Tedavi: Agorafobi tedavisinde bazı antidepresanların etkinliği görülmüştür. Buna ek olarak psikoterapi yöntemleri de tedavide bulunmalıdır. Yaygın olarak Bilişsel Davranışçı Terapiler ve EMDR yöntemleri kullanılmaktadır. Tedavi görece kısa sürelidir, ancak süre hastalığın şiddetine ve kişide diğer psikolojik rahatsızlıkların (örneğin kişilik bozuklukları) olup olmadığına göre değişkenlik gösterebilir. Agorafobi tedavi edilmezse, kişinin korkuları artma eğilimi gösterebilir. Aynı zamanda korkulan durumlardan kaçınıldığı için yaşamı oldukça daraltan bir hastalık olabilir. Bir çok Agorafobi hastası toplu taşıma ya da otomobilde kaygı yaşadıkları için bu araçları kullanmayı reddederler. Köprülerde sıkıntı yaşadıkları için Avrupa-Anadolu yakası geçişlerini yıllardır yapmayan hastalar vardır. Uçak kullanımından da endişe duyan agorafobi hastaları sıkça görülmektedir. Bu yüzden şehirlerarası seyahatleri yapamazlar ya da ciddi bir sıkıntıya katlanarak zor seyahatler geçirirler. Hayatı ciddi düzeyde etkilediği için tedavi edilmesi oldukça önemlidir.

    Korkular hayatı küçültür, insanı esaret altına alabilirler. Özgürleşmek için korkularla yüzleşmek gerekir.

  • Insulin resistance but not visceral adiposity ındex ıs associated with liver fibrosis in nondiabetic subjects with nonalcoholic fatty liver disease.

    Send to

    Metab Syndr Relat Disord. 2015 Sep;13(7):319-25. doi: 10.1089/met.2015.0018. Epub 2015 May 26.

    Insulin Resistance but Not Visceral Adiposity Index Is Associated with Liver Fibrosis in Nondiabetic Subjects with Nonalcoholic Fatty Liver Disease.

    Ercin CN1, Dogru T1, Genc H2, Celebi G1, Aslan F3, Gurel H1, Kara M4, Sertoglu E5, Tapan S6, Bagci S1, Rizzo M7, Sonmez A8.

    Author information

    Abstract

    BACKGROUND:

    Nonalcoholic fatty liver disease (NAFLD) is associated with obesity, type 2 diabetes mellitus, and dyslipidemia. It is well known that the presence of visceral fat increases the risk for metabolic complications of obesity, especially NAFLD. The visceral adiposity index (VAI), a novel marker of visceral fat dysfunction, shows a strong association with insulin resistance and also cardiovascular and cerebrovascular events. However, there is conflicting data regarding the association between VAI and NAFLD. Our aim was to assess the relationship between VAI, insulin resistance, adipocytokines, and liver histology, in nondiabetic subjects with NAFLD.

    METHODS:

    A total of 215 male patients with biopsy-proven NAFLD were included. Among this group, serum levels of adiponectin, tumor necrosis factor-α (TNF-α, interleukin-6 (IL-6), and high-sensitivity C-reactive protein (hsCRP) were measured in 101 patients whose blood samples were available.

    RESULTS:

    High gamma-glutamyl transferase (GGT), high total cholesterol (TC), high triglycerides (TGs), low high-density lipoprotein cholesterol (HDL-C), and presence of metabolic syndrome were significantly associated with higher VAI, although only higher GGT and TC were independent factors on multiple linear regression analysis. On the other hand, no significant association was found between VAI and adiponectin, TNF-α, IL-6, and hsCRP levels. The multivariate analysis of variables in patients with (n=124) and without (n=91) fibrosis showed that only higher homeostasis model assessment of insulin resistance value was independently associated with liver fibrosis.

    CONCLUSIONS:

    Our findings suggest that VAI is not related to the severity of hepatic inflammation or fibrosis in nondiabetic patients with NAFLD. The lack of association between the adipocytokines and VAI also implies that the VAI may not be a significant indictor of the adipocyte functions.

    PMID:

    26011302

    DOI:

    10.1089/met.2015.0018

  • Depresyon

    Depresyon

    Kendinizi son zamanlarda üzüntülü bir duygu içinde mi hissediyorsunuz?

    Normalde ilginizi çeken şeylere ilginiz azaldı mı? Hiçbir şeyden keyif alamıyor musunuz?

    Yorgunluk, odaklanma güçlükleri, uyku ve iştah problemleri mi yaşıyorsunuz?

    Değersizlik ve suçluluk duygularının etkisinden kurtulmakta güçlük çekiyor musunuz?

    Günlük işlevinizde (Ev işleri, okul ya da işte) düşüş var mı?

    Tüm bunları iki haftadan uzun süredir, neredeyse her gün ve gün boyu yaşıyor musunuz?

    Bu sorulara cevabınız ‘evet’ ise Depresyonda olabilirsiniz.

    Depresyonu tanımlarken Depresif hissetmek ile ayrımını yapmak gerekir. Hepimiz zaman zaman yukarıdaki belirtileri kendimizde görebiliriz. Bu yaşamın getirdiği güçlüklere verdiğimiz doğal bir tepkidir ve genellikle gün içinde geçer ya da birkaç gün sürüp biter. Buna ‘Depresif Duygulanım’ deriz. Bu depresyonda olduğumuz anlamına gelmez. Ancak bazen bu belirtilerin çoğunun haftalarca, ya da aylarca sürdüğü olur. Bu durumda Depresyonda olduğumuzu düşünebiliriz ve bir uzmandan destek almamız gerekebilir.

    Major Depresyonun DSM-5 tanı kriterleri şunlardır:

    İki haftadan uzun süren üzüntülü ruh hali, ilgi ve zevk kaybına ek olarak aşağıdaki belirtilerin en az beş tanesinin eşlik ettiği psikolojik hastalıktır.

    1. Çok fazla ya da çok az uyuma

    2. Hareketlerde yavaşlama, ya da aşırı hızlanma

    3. Kilo kaybı ya da kilo alma, iştahta değişim

    4. Enerji kaybı

    5. Değersizliklik ya da aşırı suçluluk hissi

    6. Odaklanma, düşünme ya da karar alma güçlüğü

    7. Tekrar eden ölüm ya da intihar düşünceleri

    Not: Belirtiler, sevdiğimiz birini kaybettiğimizde içinde bulunduğumuz yas tepkilerinden bağımsızdır.

    Depresyonun Nedenleri: Yapılan araştırmalar depresyonda genetik etkilerin önemine vurgu yapıyor. İkiz çalışmalarında, ikizlerden birinde depresyon tanısı konduğunda, diğer ikizde de depresyonun görülme oranının %37 olduğu görülmüş. Buna ek olarak nöro-biyolojik bazı değişikliklerin depresyon ile ilişkili olduğu bulunmuş ve bu konudaki araştırmalar devam etmektedir. 

    Ancak biyolojik olarak yatkınlık olsun ya da olmasın, bir kişide depresyon görülebilir. Stresli yaşam olayları depresyonun en büyük nedenlerindendir. Yapılan araştırmalarda, iş kaybı, önemli bir ilişkinin ya da romantik ilişkinin kaybedilmesi depresyonun en sık nedenlerinden olarak görülmektedir. Uzun süreli stres yaratan durumlar (yoksulluk, ilişki problemleri, mobbing vs) depresyonu başlatan yaşam olaylarındandır. Peki stresli yaşam olayları bazı kişilerde depresyona neden olurken diğerlerinde niye olmaz? Burada da kişilerin strese verdikleri tepki farklılıkları yatar. Bazı kişiler (biyolojik yatkınlık, sosyal destek eksikliği ya da psikolojik olarak) strese tepki vermede diğerlerine göre daha zayıf olabilirler. Aynı zamanda gelişimsel faktörler de önemlidir. Aile içerisinde duygusal çatışmalara maruz kalmış, düşmanca tavırlar görmüş, duyguları engellenmiş kişilerin depresyona girme oranlarının %70 oranında yüksek olduğu görülmüştür. Depresyona neden olan bir neden ise, kişilik özelliklerimiz ve olumsuz düşünme eğilimlerimizdir.

    Depresyonun tedavisi: Antidepresan tedavilerine ek olarak psikoterapi depresyonda oldukça etkilidir. Psikoterapi ile depresyona neden olan faktörler incelenir ve onları değiştirme yolunda çalışmalar yapılır. Eğer ağır düzeyde depresyon varsa ve kişinin davranışları kısıtlandıysa davranışsal aktivasyon tekniği ile işlevsel davranış becerileri kazandırılır. Olumsuz çarpıtılmış düşünceler incelenerek sağlıklı bakış açıları geliştirilir. Depresyona neden olan travmatik anılar anı çalışmaları veya EMDR teknikleri ile yeniden sağlıklı bir forma dönüştürülür. Bunlara ek olarak, danışanın hem yaşamını hem de tedavi motivasyonunu olumsuz etkileyen karamsarlığa karşı umutlu hissetmesi için motivasyonel teknikler uygulanır.

    Bu belirtiler bende var, peki ne yapmalıyım?

    Eğer kendinizde depresyon belirtilerinin olduğunu düşünüyorsanız, öncelikle bir dahiliye uzmanına görünüp gerekli tıbbi tetkikleri yaptırmanız faydalı olacaktır. Bazen metabolik değişiklikler depresif belirtiler yaşamamıza neden olabilir. Tıbbi herhangi bir neden yoksa ile bu belirtilerin giderilmesi, tekrar umutlu, keyifli ve sağlıklı hissedebilmeniz için psikiyatrik bir muayeneden geçmeli ve psikoterapi desteğine başvurmanız gerekmektedir. Depresyon tıbbi ve psikolojik bir rahatsızlıktır ve kendi kendine geçmeyebilir. Kendinizi desteksiz bırakmamanız, yardım istemeniz oldukça önemlidir.

    Umudunuzun yoldaşınız olması dileğiyle…

  • The relationship of circulating fetuin-a with liver histology and biomarkers of systemic inflammation in nondiabetic subjects with nonalcoholic fatty liver disease.

    audi J Gastroenterol. 2015 May-Jun;21(3):139-45. doi: 10.4103/1319-3767.157556.

    The relationship of circulating fetuin-a with liver histology and biomarkers of systemic inflammation in nondiabetic subjects with nonalcoholic fatty liver disease.

    Celebi G1, Genc H, Gurel H, Sertoglu E, Kara M, Tapan S, Acikel C, Karslioglu Y, Ercin CN, Dogru T.

    Author information

    Abstract

    BACKGROUND/AIMS:

    Fetuin-A, a glycoprotein with anti-inflammatory properties, plays an important role in counter-regulating inflammatory responses. It has also been associated with insulin resistance and metabolic syndrome. We aimed to investigate circulating concentrations of fetuin-A and its possible association with hepatic and systemic inflammation in nondiabetic subjects with nonalcoholic fatty liver disease (NAFLD).

    PATIENTS AND METHODS:

    We included 105 nondiabetic male subjects with NAFLD [nonalcoholic steatohepatitis (NASH, n = 86) and simple steatosis (SS, n = 19)]. Plasma levels of fetuin-A and markers of inflammation [high-sensitive C reactive protein (hsCRP), tumor necrosis factor alpha (TNF-α), interleukin-6 (IL-6), and adiponectin] were measured by enzyme-linked immunosorbent assay method. Insulin sensitivity was determined by homeostasis model assessment of insulin resistance (HOMA-IR) index.

    RESULTS:

    Fetuin-A was negatively correlated with age (r = -0.27, P = 0.006), however there was no association between fetuin-A and body mass index, waist circumference (WC), glucose, insulin, HOMA-IR, lipid parameters, and inflammatory markers. In addition, no significant association was observed between fetuin-A and histological findings including liver fibrosis.

    CONCLUSION:

    This study demonstrated that plasma fetuin-A levels are not correlated with the hepatic histology and systemic markers of inflammation in nondiabetic subjects with NAFLD. Our data also suggested that age is significantly associated with fetuin-A in this clinically relevant condition.

    PMID:

    26021772

    PMCID:

    PMC4455143

    DOI:

    10.4103/1319-3767.157556

    [Indexed for MEDLINE]

    Free PMC Article

  • Zihin Kendiliğinden Gülümsemez, Gıdıklamak Lazım!

    Zihin Kendiliğinden Gülümsemez, Gıdıklamak Lazım!

    Beynimizle ilgili her geçen gün yapılan çalışmalar bizim Düşünce, Duygu ve Davranışlarımıza ışık tutuyor. Beynimizi yine kendi beynimizle anlamak da bir o kadar zorlaştırıyor işi, ama bizim hayatımızı merakımız belirlediği için, ilgi duyanlar için birkaç şey yazmak istedim.

    Hem muhteşem bir donanım; yetişkin bir kişide 100 milyar nöron olduğunu düşünürsek ve de bağlantılarının bildiğimiz sayı sistemi ile ölçemeyeceğimiz bir kapasitede olduğu gerçeği ile ( Galaksideki yıldızlardan daha çok). Lucy filminde söylendiği şekliyle devasa bir enformasyon ağının sahibiyiz ama neredeyse hiç erişimimiz yok!!Hem de hala atalarımızdan kalma sürüngen beynimiz devrede olduğu için işler iyice karışıyor. Belki de biz hayatımızı bu karmaşıklığı çözmek için geçiriyoruz bu koskoca evrende kısacık yaşantımızı.

    Algılamamız sınırlı, kıyas ve zıddiyet temelli, duyularımızla hareket ediyoruz ki henüz fark etmediğimiz pek çok duyumuz devrede. Bu karmaşık metabolizmada hiç farkında olmadan yaşamak çok etkili ve güçlü bir silahı çocuğa teslim etmek gibi aslında. O yüzden tüm Kadim Öğretiler, Bilim, Felsefe , Din ve Psikoloji aynı şeyi söylüyor aslında. KENDİNİ BİL. Bunun için ilk şart kendini merak etmek, o yüzden merak bizi yönlendiriyor dedim. Neyi merak ediyorsak Ona yönelip Ona dönüşüyoruz, sohbetimiz de O oluyor, soframız da, dostluklarımız da, okuduklarımız da, izlediklerimiz de, tam da hayatımızın merkezinde. 

    Psikoloji sanıldığı gibi bunların romantik bir şekilde ele alındığı bir bilim değildir. Tam tersine oluşum nedenleri, köklerini inceleyen, incelerken de pek çok bilimden yararlanan pozitif bir bilimdir. Beyin tüm karmaşıklığına rağmen bir organdır ve neyi çalıştırdığımızla ilgili gelişir ya da gelişmez hatta “KULLANILMAYAN BEYİN GERİ ALINIR.”O yüzden mutluluk kendiliğinden üzerimize konan bir kelebek bile olsa beynimizde bir takım merkezleri harekete geçirmemiz gerekir. Beyni olan canlıları sınıflandırırken hareket eden canlılar diye tanımlanır, yani anı yaşayabilen; çünkü hareket andadır. Hareket şart bir bitkiden farkımız olması için, farkında olmak şart bir kaplumbağadan farkımız olması için . Farkındalıkla yaşayabilmek, insan olmaya doğan İnsansı tarafımızı eğitebilme dileğiyle.